Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Çoban Omar Kiya'nın Sessiz Vedası
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Çoban Omar Kiya'nın Sessiz Vedası
Yaylacık köyünde zaman, takvimlerin ciddiyetine boyun eğmezdi. Burada zamanı Omar tayin ederdi.
Omar.
Asıl adı Ömer’di, ama ona halk ağzının sıcaklığıyla "Omar" denilirdi. Vücudunu saran o eski, yün ceket, yüzündeki güneş yanığı çizgiler, burun ucundaki belirgin beni ve gözlerindeki o daimi, şaşkın masumiyet, ona bir bilge edası katardı. Köylüler, onun saflığını ve işindeki sadakati onurlandırmak istercesine, biraz da şakayla karışık, ona "Kiya" lakabını takmışlardı; yani köyün kahyası, sorumlusu. O da, bu unvanı, saflığı ve iyilik dolu meczup mizacıyla o kadar hak ederdi ki.
Omar’ın takvimi, bir buzağının doğumuyla başlar, bir sonrakinin dünyayı selamlayışıyla sona ererdi. Bir inek sancılandığında, Omar’ın yüzünde hem bir endişe hem de bir şölen telaşı belirirdi. Geceyi ahırda geçirir, taze doğmuş bir buzağının sıcak, ıslak sesi havayı doldurduğunda, fısıldardı: "İşte, bir yıl daha başladı."
Güneş doğuşuyla başlar, batışıyla biterdi onun saati. Öyle sade, öyle saf bir döngüydü ki hayatı, modern dünyanın saatlerine ve telaşına en ufak bir yer bırakmazdı.
Omar’ın hayvan sevgisi, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, neredeyse dinsel bir boyuttaydı.
Gün ağarmadan, henüz yıldızlar tam sönmemişken, bir gölge gibi tek tek evleri dolaşır, her ahırın kapısını usulca tıklatır, kokusundan tanıdığı inekleri sessizce toplardı. Hayvanlar, onun ayak sesine ve yün ceketinin kokusuna o kadar alışmışlardı ki, sahibinin çağırmasına gerek kalmadan, kuyruklarını sallayarak onu takip ederlerdi.
O, sadece bir çoban değildi; hayvanların tercümanıydı. Bir inek böğürdüğünde, sese bakıp, "Aha, bu Güley bacının ineği Nermin, otu beğenmedi" derdi. Bir buzağı huysuzlandığında, annesinin yanına gidip fısıldar, onu sakinleştirirdi.
Öğle vaktinde, hayvanlar meralarda dinlenirken, Omar da boş durmazdı. Çevredeki hayvan dışkılarını, yani tezekleri bir araya toplar, özenle kuruturdu. Her gün bir haneye tahsis ettiği bu bereketli yakıt, onun emeğinin karşılığıydı. Bu, sadece bir ücret değil, toprağın köy halkına sunduğu bir döngünün tamamlanmasıydı: Hayvanlar otu yer, karşılığında köyün kışını ısıtan ateşi verirdi. Omar bu döngünün bekçisiydi.
Omar’ın tek gözlü yuvası, köyün en mütevazı yapısıydı. Kerpiçten sıvası çamurdan yapılmış, penceresi olmayan, yağmurda tavanından damlayan bu kulübe, karısı Fadıma ile paylaştıkları kaleleriydi.
Fadıma da, tıpkı Omar gibi, bu dünyanın telaşından uzak, tertemiz bir ruhtu. O da kendine has bir sevgi beslerdi: Kedilere. Evin bir köşesi, beş altı garip kediye tahsis edilmişti. Bu kedi ordusu, sığınağın nemli, ahır kokulu sıcaklığında, bir arada yaşardı.
İkisi de, küçümseme anlamında değil, bilakis kalp saflığı anlamında "saf insan"dı. Onlar için mutluluk, sıcak bir gün güneşte oturmak, karnı doymuş bir hayvanın huzurunu seyretmekti.
Omar’ın kazandığı paranın onun için hiçbir değeri yoktu. Aldığı buğdayı Fadıma kullanırdı, ama paraları... O, banka nedir bilmezdi. Kâğıt paraları, duvarındaki yarıklara, kerpiç çatlaklarının içine sıkıştırırdı.
"Kiya," diye sorardı bazen köylüler, "O parayı ne yapacaksın?"
Omar omuz silkerek tebessüm ederdi. Onun için önemli olan, o kâğıt değil, sabah güneşinin sıcaklığıydı.
Yıllar sonra o ev yıkıldığında, duvarların içinden farelerin kemirdiği, çoğu tedavülden kalkmış bir tomar para çıktı. Bir servet değildi, ama Omar’ın bu dünyaya olan saf güveninin, maddiyata hiç değer vermeyişinin en hüzünlü nişanesiydi
Ve sonra, o beklenmedik sabah geldi.
Güneş, her zamankinden daha parlak doğmuştu, ancak köyde bir şeyler eksikti. Ahırlardan gelen sesler, bir rutinle değil, bir şaşkınlıkla, bir huzursuzlukla yükseliyordu.
İnekler ahırdaydı.
Herkes hayret etti. Yıllardır bir tek gün şaşmayan Omar, ilk defa görevini yapmamıştı. Böğürtülerin şiddeti artınca, köylüler telaşla birbirine baktı. "Omar’a bir şey mi oldu?"
Koşarak Omar’ın tek gözlü yuvasına gittiler. Kapı aralık, içerisi sessizdi.
Ne Omar, ne de Fadıma içerideydi. Eşyaları olduğu gibi duruyordu; duvardaki eski lambası, yerdeki hasır minderi... Sadece, bir köşede, o beş altı garip kedi, terkedilmenin verdiği acıyla birbirine sokulmuş, ürkek gözlerle gelenlere bakıyordu.
Ne bir not, ne bir iz, ne bir haber... İki saf ruh, bir gecede köyden silinip gitmişti. Omar, kendi takviminde son bir buzağı doğurmadan, köyünden sessiz ve şaşkın vedasını etmişti.
Sonradan duyduklarına göre, uzaktan akrabaları gelmiş, onların saflığından endişe duyarak, onları dağların ardındaki bir başka yere götürmüşlerdi. Onları kurtarmışlar mıydı, yoksa onları ait oldukları topraklardan mı koparmışlardı, kimse bilemedi.
Yıllar geçti. Köydeki çoban değişti, ineklerin sesleri aynı kaldı ama o eski, bilgece huzur yoktu. Omar, bir efsaneye, bir hatıraya dönüşmüştü.
Çok uzun zaman sonra, dağların arkasından, hüzünlü ve soğuk bir haber ulaştı: Omar, uzakta, bambaşka bir dağ köyünde yine çobanlık yaparken, kışın en sert günlerinden birinde, donarak vefat etmişti.
Onu, o çok sevdiği hayvanlarının yanında, karların arasında bulmuşlardı.
Hayvan sevgisi denildiğinde, aklıma hep o geliyor. İneklerin doğumunu yılbaşı sayan, parayı duvara sıkıştıran, hayatı tüketmek yerine yaşamak üzerine kurulu olan o garip ve güzel insan.
Omar, bir öykünün satırlarına sığmayacak kadar derin bir huzur felsefesiydi. O, bize hayatın anlamının hızda, telaşta veya takvim yapraklarında olmadığını fısıldadı ve dönmemek üzere gitti. O, çocukluğumuzun en hüzünlü ve en güzel figürlerinden biriydi.
Ruhu şad, toprağı bol olsun.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

