Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Edepli Bir Ömrün Sessiz Vedası: Hazal Abla

Gündem 29.05.2026 - 12:40, Güncelleme: 29.05.2026 - 12:40
 

Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Edepli Bir Ömrün Sessiz Vedası: Hazal Abla

Edepli Bir Ömrün Sessiz Vedası: Hazal Abla
Dünya, gürültüyle yürüyenlerin olduğu kadar, varlığını derin bir sessizlikle tahkim edenlerin de yurdudur. Bazı insanlar bu yeryüzü sahnesine sadece nezaketle dokunur, incitmeden yaşar ve geride kırık bir kalp bırakmadan sessizce sırlanır. Tıpkı köyümüzün o en müstesna, en mazlum gelini Hazal Abla gibi… Urfa’nın o kadim, bağrı yanık topraklarından kopup gelen bir gelindi o. Ömrünü Hamis Emmi’nin ikinci eşi olarak bu köyün toprağına, suyuna harmanladı. Biz onu hep Hazal Abla bildik, öyle hitap ettik. Oysa hakikat, insan terk-i diyar eyledikten sonra taşlara kazınan o son kelimede gizliymiş; asıl isminin “Gazal” olduğunu, o fani dünyadan baki dünyaya açılan kapının başındaki mezar taşından öğrendik. İsimler değişir, suretler eskir ama ruhun bıraktığı o asil koku asla kaybolmaz. Sezai Karakoç’un o derin mısralarında buyurduğu gibi: "Kaderin üstünde bir kader vardır / Göklerden gelen bir karar vardır / Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır."   İşte Gazal Abla da kendi ömür mimarisini sessizce, tevekkülle inşa eden bir derviş gönüllüydü. Onun köye adım attığı o yıllar, Anadolu'nun bağrında bir kederin çığlığı gibi yankılanan, dilden dile dolaşan bir türkünün popüler olduğu dönemlerdi. "İstedim vermediler, sen fakirsin dediler, aldılar Hazal'ımı, bir zengine verdiler" dizeleriyle başlayan; "Le Hazal canım Hazal, seni seviyorum, sana kurbanım, hayranım" nakaratıyla kalpleri titreten o meşhur türkü, neredeyse her evde hüzünle dinlenirdi. Türkünün sonunda Hazal’ın gelinlik giymesi ve yaşadığı sıkıntılar, "Giyinmiş karaları, sızlar eski yaraları, sürünüyormuş Hazal" sözleriyle hüzünlü bir son bulurdu. Hazal Abla, işte adeta kendi kaderinin ve isminin habercisi olan bu mahzun türkünün köy kahvelerinde, düğünlerde, evlerin radyolarında en çok çalındığı, gönülleri sızlattığı o garip dönemde köye gelin gelmişti. Sanki o meşhur türkü, Urfa'dan gelen bu sessiz gelinin ömründeki o hüzünlü, vakur ve dertli yanın ilk habercisi gibiydi. Hatta bu türkünün Hazal abla için yazıldığını sanırdık çocukluk halimizde……   Bir haneye ikinci eş olarak gelmek, hayatın en çetin imtihanlarından biridir kuşkusuz. İnsan kalbinin ve nefsinin en çok zorlandığı bu eşikte, Hazal Abla ile Hamis Emmi’nin ilk eşi Senem Teyze, adeta dünyaya bir insanlık dersi verdiler. Aralarında ne bir kıskançlık, ne bir kırgınlık peydah oldu. Birbirlerine öyle bir bağlandılar ki, gören aralarındaki münasebeti kuma değil, hakiki bir gelin-kaynana, bir ana-kız bağı sanırdı. Onların bu muazzam uyumu ve asaleti, günümüz dünyasının hırslarına karşı sessiz bir bildiri gibiydi. Nezaketle, zarafetle örülmüş bir sessizlik, her türlü fırtınayı dindirmeye muktedirdir. İsmet Özel’in şu çarpıcı tespiti sanki onların bu vakur duruşunu özetler gibidir: "İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam / bu sözün sözler kapısı olduğunu büyüyünce anladım." Onlar da bu kapıdan girmiş, birbirlerinin eksikliğini tamamlayan iki sırdaş, iki omuzdaş olmuşlardı. Hazal Abla, o bildiği sessiz, sakin ikliminde, kendi işinde gücünde, sadece evlatlarını iyi birer insan olarak yetiştirmenin derdiyle yandı tutuştu. Ne bir gün sesini yükseltti, ne bir gün kaderinden şikayetçi oldu. Sonra bir gün, hayatın rüzgarları onları köyden uzağa, başka bir memlekete savurdu. Gitmek, insanın mekânını değiştirir ama gönül coğrafyasındaki sevdiklerini asla unutturmaz. Hazal Abla’nın kalbinde bizim evimizin, bilhassa da annemin yeri bambaşkaydı. Annemin adı kendi annesinin adıydı: Güley. Belki de bu isim benzerliğinin getirdiği o gizli, mukaddes anne kokusundandır diye düşünürüm hep; anneme karşı içinde hep tarifsiz bir yakınlık taşırdı. Köye her gelişi, aslında kendi özlemine, kendi geçmişine bir yolculuk gibiydi. Sık sık bize gelir, annemin yanına diz kırar, saatlerce dertleşirdi. İki kadının o derin, fısıltılı konuşmaları, dünyalık bir gıybetin değil, ruhun ruhu teselli etme makamıydı. Nurullah Genç’in o latif mısraları, bu dostluğun ve dertleşmenin ruhunu ne güzel taşır bugüne: "Gül kurur, yazı unutulur, zaman eskir / Ama kalpte yeşeren sevgi her daim taze kalır." Onların dertleşmeleri de o kalpte yeşeren, zamanın eskitemediği cinsten mukaddes bir emanetti. Köyümüzün tarihinde pek çok insan geldi geçti; kimisi arkasında gürültüler, davalar bıraktı, kimisi hırslarıyla, kibirleriyle ve adaletsizlikleriyle  anıldı. Fakat Hazal Abla… O, kimseyle kırgın olmadı, kimseyle dargın kalmadı. Kendi halinde, edepli, mazlum ve mağrur bir Anadolu kadını olarak yaşadı. Hayatı bir derviş teslimiyetiyle karşıladı ve bu dünyadaki imtihanını tamamlayıp sessizce aramızdan ayrıldı. Arkasında bir ah, bir sitem bırakmadı. Sadece mezar taşında parıldayan o gerçek ismi, “Gazal” ismi ve hafızalarımızda hiç eskimeyecek olan o narin, mazlum ve  vakur silueti kaldı. Onun aziz hatırasını yâd ederken, şairin şu sözleriyle uğurluyoruz onu sonsuzluğa: "Geldiler, kalpleri sükûnetle doluydu; gittiler, arkalarında sadece iyiliğin o serin rüzgarını bıraktılar..." Mekanın cennet, ruhun şâd olsun H(G)azal Abla… Bil ki, senin o edepli ve sessiz duruşun asla unutulmadı……
Edepli Bir Ömrün Sessiz Vedası: Hazal Abla

Dünya, gürültüyle yürüyenlerin olduğu kadar, varlığını derin bir sessizlikle tahkim edenlerin de yurdudur. Bazı insanlar bu yeryüzü sahnesine sadece nezaketle dokunur, incitmeden yaşar ve geride kırık bir kalp bırakmadan sessizce sırlanır. Tıpkı köyümüzün o en müstesna, en mazlum gelini Hazal Abla gibi…

Urfa’nın o kadim, bağrı yanık topraklarından kopup gelen bir gelindi o. Ömrünü Hamis Emmi’nin ikinci eşi olarak bu köyün toprağına, suyuna harmanladı. Biz onu hep Hazal Abla bildik, öyle hitap ettik. Oysa hakikat, insan terk-i diyar eyledikten sonra taşlara kazınan o son kelimede gizliymiş; asıl isminin “Gazal” olduğunu, o fani dünyadan baki dünyaya açılan kapının başındaki mezar taşından öğrendik. İsimler değişir, suretler eskir ama ruhun bıraktığı o asil koku asla kaybolmaz. Sezai Karakoç’un o derin mısralarında buyurduğu gibi:

"Kaderin üstünde bir kader vardır / Göklerden gelen bir karar vardır / Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır."

 

İşte Gazal Abla da kendi ömür mimarisini sessizce, tevekkülle inşa eden bir derviş gönüllüydü.

Onun köye adım attığı o yıllar, Anadolu'nun bağrında bir kederin çığlığı gibi yankılanan, dilden dile dolaşan bir türkünün popüler olduğu dönemlerdi. "İstedim vermediler, sen fakirsin dediler, aldılar Hazal'ımı, bir zengine verdiler" dizeleriyle başlayan; "Le Hazal canım Hazal, seni seviyorum, sana kurbanım, hayranım" nakaratıyla kalpleri titreten o meşhur türkü, neredeyse her evde hüzünle dinlenirdi. Türkünün sonunda Hazal’ın gelinlik giymesi ve yaşadığı sıkıntılar, "Giyinmiş karaları, sızlar eski yaraları, sürünüyormuş Hazal" sözleriyle hüzünlü bir son bulurdu.

Hazal Abla, işte adeta kendi kaderinin ve isminin habercisi olan bu mahzun türkünün köy kahvelerinde, düğünlerde, evlerin radyolarında en çok çalındığı, gönülleri sızlattığı o garip dönemde köye gelin gelmişti. Sanki o meşhur türkü, Urfa'dan gelen bu sessiz gelinin ömründeki o hüzünlü, vakur ve dertli yanın ilk habercisi gibiydi. Hatta bu türkünün Hazal abla için yazıldığını sanırdık çocukluk halimizde……

 

Bir haneye ikinci eş olarak gelmek, hayatın en çetin imtihanlarından biridir kuşkusuz. İnsan kalbinin ve nefsinin en çok zorlandığı bu eşikte, Hazal Abla ile Hamis Emmi’nin ilk eşi Senem Teyze, adeta dünyaya bir insanlık dersi verdiler. Aralarında ne bir kıskançlık, ne bir kırgınlık peydah oldu. Birbirlerine öyle bir bağlandılar ki, gören aralarındaki münasebeti kuma değil, hakiki bir gelin-kaynana, bir ana-kız bağı sanırdı.

Onların bu muazzam uyumu ve asaleti, günümüz dünyasının hırslarına karşı sessiz bir bildiri gibiydi. Nezaketle, zarafetle örülmüş bir sessizlik, her türlü fırtınayı dindirmeye muktedirdir. İsmet Özel’in şu çarpıcı tespiti sanki onların bu vakur duruşunu özetler gibidir:

"İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam / bu sözün sözler kapısı olduğunu büyüyünce anladım."

Onlar da bu kapıdan girmiş, birbirlerinin eksikliğini tamamlayan iki sırdaş, iki omuzdaş olmuşlardı. Hazal Abla, o bildiği sessiz, sakin ikliminde, kendi işinde gücünde, sadece evlatlarını iyi birer insan olarak yetiştirmenin derdiyle yandı tutuştu. Ne bir gün sesini yükseltti, ne bir gün kaderinden şikayetçi oldu.

Sonra bir gün, hayatın rüzgarları onları köyden uzağa, başka bir memlekete savurdu. Gitmek, insanın mekânını değiştirir ama gönül coğrafyasındaki sevdiklerini asla unutturmaz. Hazal Abla’nın kalbinde bizim evimizin, bilhassa da annemin yeri bambaşkaydı.

Annemin adı kendi annesinin adıydı: Güley. Belki de bu isim benzerliğinin getirdiği o gizli, mukaddes anne kokusundandır diye düşünürüm hep; anneme karşı içinde hep tarifsiz bir yakınlık taşırdı. Köye her gelişi, aslında kendi özlemine, kendi geçmişine bir yolculuk gibiydi. Sık sık bize gelir, annemin yanına diz kırar, saatlerce dertleşirdi. İki kadının o derin, fısıltılı konuşmaları, dünyalık bir gıybetin değil, ruhun ruhu teselli etme makamıydı.

Nurullah Genç’in o latif mısraları, bu dostluğun ve dertleşmenin ruhunu ne güzel taşır bugüne:

"Gül kurur, yazı unutulur, zaman eskir / Ama kalpte yeşeren sevgi her daim taze kalır."

Onların dertleşmeleri de o kalpte yeşeren, zamanın eskitemediği cinsten mukaddes bir emanetti.

Köyümüzün tarihinde pek çok insan geldi geçti; kimisi arkasında gürültüler, davalar bıraktı, kimisi hırslarıyla, kibirleriyle ve adaletsizlikleriyle  anıldı. Fakat Hazal Abla… O, kimseyle kırgın olmadı, kimseyle dargın kalmadı. Kendi halinde, edepli, mazlum ve mağrur bir Anadolu kadını olarak yaşadı. Hayatı bir derviş teslimiyetiyle karşıladı ve bu dünyadaki imtihanını tamamlayıp sessizce aramızdan ayrıldı.

Arkasında bir ah, bir sitem bırakmadı. Sadece mezar taşında parıldayan o gerçek ismi, “Gazal” ismi ve hafızalarımızda hiç eskimeyecek olan o narin, mazlum ve  vakur silueti kaldı.

Onun aziz hatırasını yâd ederken, şairin şu sözleriyle uğurluyoruz onu sonsuzluğa: "Geldiler, kalpleri sükûnetle doluydu; gittiler, arkalarında sadece iyiliğin o serin rüzgarını bıraktılar..."

Mekanın cennet, ruhun şâd olsun H(G)azal Abla… Bil ki, senin o edepli ve sessiz duruşun asla unutulmadı……

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.