Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Heybesinde Hikmet Taşıyan Ârif: Şıh Mehmet Vural

Gündem 28.02.2026 - 15:42, Güncelleme: 28.02.2026 - 15:42
 

Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Heybesinde Hikmet Taşıyan Ârif: Şıh Mehmet Vural

Bazı çınarlar vardır; kökleri toprağın derinliklerinde, dalları ise gökyüzünün sükûnetindedir. Onlar bir meclise girdiğinde sadece gölgeleriyle değil, beraberlerinde getirdikleri o ağırbaşlı edep ve nezaketle odayı doldururlar.
 İslahiye ve Nurdağı yöresinin, köklü Mamehaseler sülalesinin o kendine has üslubuyla devleşen ismi Şıh Mehmet Vural, tam da böyle "hal diliyle" konuşan bir gönül insanıydı. Biz onu; koltuğunun altına sığdırdığı o meşhur çantasıyla, o çantadan yayılan taze çekilmiş kahve ve pipo tütünü kokusuyla, bir de her cümlesini bir inci tanesi gibi dizdiği o derin sohbetleriyle tanıdık. Şıh Mehmet amca, bir insanın yanında sadece eşya değil, nasıl koca bir zarafet ve birikim taşıyabileceğinin en canlı timsaliydi. Ünlü düşünür Sadi Şirazi’nin dediği gibi: "İnsan, ancak diliyle tanınır; fakat o dilin altında koca bir dünya gizlidir." İşte o dünya, Şıh Mehmet amcanın o küçük çantasında, o sessiz vakur duruşunda saklıydı. Şıh Mehmet amca denince gözümün önüne gelen ilk kare, o koltuğunun altına ayrılmaz bir parça gibi yerleşmiş kol çantasıydı. O çanta sadece kişisel eşyaların taşındığı bir kap değil, adeta onun kendine ait dünyasını her yere taşıdığı bir hüviyet cüzdanıydı. Misafirliğe geldiğinde kimseden hizmet beklemez, nezaketini bir an olsun elden bırakmazdı. Bir çocuk merakıyla izlerdik onu; bir küçük tüp, bir cezve ve biraz su isterdi. Kendi özel çekilmiş kahvesini o çantadan çıkarır, suyunu kendi ölçer, kahvesini büyük bir dikkatle pişirirdi. O kahve pişerken odaya yayılan koku, sadece bir içeceğin değil, bir âdâbın, edebin  ve asaletin kokusuydu. Mehmet Akif Ersoy'un "İnsan odur ki, bırakır eser; eser bırakmayanın yerinde yeller eser" sözü sanki onun bu halini anlatır. Şıh Mehmet amca, her misafirliğinde odaya sinen o kahve kokusuyla bile bir asalet eseri bırakırdı. Kahvesini afiyetle içtikten sonra yine o çantadan piposunu çıkarır, tütününü usulünce basardı. Kahve ve pipo kokusunun birbirine karıştığı o anlarda, oda sanki dünyadan kopup başka bir huzur iklimine bürünürdü. Onun sohbeti, sıradan bir lakırdı değildi. Şıh Mehmet amca "boşa sıkan avcı" misali havadan konuşmaz; her kelimesini tartar, her cümlesini bir hikmete bağlardı. O konuşmaya başladığında odadaki her ses kesilir, gencinden yaşlısına herkes bu bilge adamın ağzından dökülecek mısraları beklerdi. Mevlana Celaleddin Rumi der ya: "Sözden ağız kokusu gelir; sükûttan ise ruhun kokusu." Şıh Mehmet amca hem sözüyle hem de o vakur sükûtuyla ruhumuzu doyururdu. Yumuşak, tatlı ve olgun bir konuşma üslubu vardı; şakalarıyla kırıp dökmez, esprileriyle her yaştan insanı mest ederdi. Oğlu Tevfik abiden (ki kendisi eniştemizdir) duyduğumuz o gizli şiir defteri, kim bilir içinde daha ne fırtınalar barındırıyordu. Şıh Mehmet amca, sanata ve şiire o kadar tutkundu ki, özellikle İbrahim Tatlıses’e ve onun sesine büyük bir hayranlık duyardı. Hatta zaman zaman kendi kaleme aldığı şiirlerini mektuplarla ona gönderdiğinden bahsederdi. Belki bugün bizler hangi mısraların onun kaleminden döküldüğünü tam olarak bilemiyoruz; belki o şiirler bugün milyonların dilinde "anonim" birer ezgi olarak dolaşıyor... Ama biz biliyoruz ki; o derin ruhun, o ince zekânın o türkülerde mutlaka bir izi, bir gizli imzası vardır.   Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi: "Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış, marifet buymuş, gerisi çelik çomakmış." Şıh Mehmet amca da sanatını ve sözünü hep o yüce marifeti aramak için kullandı. Onun o meşhur defteri bir gün gün yüzüne çıkar mı bilinmez, ancak o mektuplara sığdırdığı duygular İslajiye ve Nurdağı’nın rüzgârlarında yankılanmaya devam ediyor. O, toplumun her kesimi tarafından dinlenen, her sözünden ibret alınan arif bir insandı.   Hayata veda ederken bile bizlere şiirle veda etmeyi, son bir ders bırakmayı ihmal etmedi. Mezar taşında kendi kaleminden çıkan o vasiyet gibi mısralar, bugün bile oradan geçenlere rehberlik ediyor:  "Çok kimselere şiir yazdım    Bu da benim için    Öyle bakıp boş geçme    Ey ihvan-ı din, bir Fatiha ihsan eyle ki   Her musibette olasın emin"            Şıh Mehmet Vural Şıh Mehmet amca bu dünyadan heybesi dolu, alnı ak ve ardında binlerce güzel şahitlik bırakarak geçti. Yunus Emre’nin "Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil" sözü sanki onun için söylenmişti. Bedeni aramızdan ayrılsa da, o güzel hatıraları ve bıraktığı hikmetli izler bizlerle yaşamaya devam edecek. İnsanların nerede ismi geçse hürmetle andığı, sohbetinden ibret aldığı o kibar insan... Rabbim mekânını cennet, ruhunu şad eylesin. Nurdağı ve İslahiye bölgesi, onun gibi kibar, arif ve toplumun kalbinde taht kurmuş insanları her zaman özlemle ve büyük bir hürmetle anacaktır…..
Bazı çınarlar vardır; kökleri toprağın derinliklerinde, dalları ise gökyüzünün sükûnetindedir. Onlar bir meclise girdiğinde sadece gölgeleriyle değil, beraberlerinde getirdikleri o ağırbaşlı edep ve nezaketle odayı doldururlar.

 İslahiye ve Nurdağı yöresinin, köklü Mamehaseler sülalesinin o kendine has üslubuyla devleşen ismi Şıh Mehmet Vural, tam da böyle "hal diliyle" konuşan bir gönül insanıydı.

Biz onu; koltuğunun altına sığdırdığı o meşhur çantasıyla, o çantadan yayılan taze çekilmiş kahve ve pipo tütünü kokusuyla, bir de her cümlesini bir inci tanesi gibi dizdiği o derin sohbetleriyle tanıdık. Şıh Mehmet amca, bir insanın yanında sadece eşya değil, nasıl koca bir zarafet ve birikim taşıyabileceğinin en canlı timsaliydi. Ünlü düşünür Sadi Şirazi’nin dediği gibi: "İnsan, ancak diliyle tanınır; fakat o dilin altında koca bir dünya gizlidir." İşte o dünya, Şıh Mehmet amcanın o küçük çantasında, o sessiz vakur duruşunda saklıydı.

Şıh Mehmet amca denince gözümün önüne gelen ilk kare, o koltuğunun altına ayrılmaz bir parça gibi yerleşmiş kol çantasıydı. O çanta sadece kişisel eşyaların taşındığı bir kap değil, adeta onun kendine ait dünyasını her yere taşıdığı bir hüviyet cüzdanıydı. Misafirliğe geldiğinde kimseden hizmet beklemez, nezaketini bir an olsun elden bırakmazdı. Bir çocuk merakıyla izlerdik onu; bir küçük tüp, bir cezve ve biraz su isterdi.

Kendi özel çekilmiş kahvesini o çantadan çıkarır, suyunu kendi ölçer, kahvesini büyük bir dikkatle pişirirdi. O kahve pişerken odaya yayılan koku, sadece bir içeceğin değil, bir âdâbın, edebin  ve asaletin kokusuydu. Mehmet Akif Ersoy'un "İnsan odur ki, bırakır eser; eser bırakmayanın yerinde yeller eser" sözü sanki onun bu halini anlatır. Şıh Mehmet amca, her misafirliğinde odaya sinen o kahve kokusuyla bile bir asalet eseri bırakırdı. Kahvesini afiyetle içtikten sonra yine o çantadan piposunu çıkarır, tütününü usulünce basardı. Kahve ve pipo kokusunun birbirine karıştığı o anlarda, oda sanki dünyadan kopup başka bir huzur iklimine bürünürdü.

Onun sohbeti, sıradan bir lakırdı değildi. Şıh Mehmet amca "boşa sıkan avcı" misali havadan konuşmaz; her kelimesini tartar, her cümlesini bir hikmete bağlardı. O konuşmaya başladığında odadaki her ses kesilir, gencinden yaşlısına herkes bu bilge adamın ağzından dökülecek mısraları beklerdi. Mevlana Celaleddin Rumi der ya: "Sözden ağız kokusu gelir; sükûttan ise ruhun kokusu." Şıh Mehmet amca hem sözüyle hem de o vakur sükûtuyla ruhumuzu doyururdu. Yumuşak, tatlı ve olgun bir konuşma üslubu vardı; şakalarıyla kırıp dökmez, esprileriyle her yaştan insanı mest ederdi.

Oğlu Tevfik abiden (ki kendisi eniştemizdir) duyduğumuz o gizli şiir defteri, kim bilir içinde daha ne fırtınalar barındırıyordu. Şıh Mehmet amca, sanata ve şiire o kadar tutkundu ki, özellikle İbrahim Tatlıses’e ve onun sesine büyük bir hayranlık duyardı. Hatta zaman zaman kendi kaleme aldığı şiirlerini mektuplarla ona gönderdiğinden bahsederdi. Belki bugün bizler hangi mısraların onun kaleminden döküldüğünü tam olarak bilemiyoruz; belki o şiirler bugün milyonların dilinde "anonim" birer ezgi olarak dolaşıyor... Ama biz biliyoruz ki; o derin ruhun, o ince zekânın o türkülerde mutlaka bir izi, bir gizli imzası vardır.

 

Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi: "Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış, marifet buymuş, gerisi çelik çomakmış." Şıh Mehmet amca da sanatını ve sözünü hep o yüce marifeti aramak için kullandı. Onun o meşhur defteri bir gün gün yüzüne çıkar mı bilinmez, ancak o mektuplara sığdırdığı duygular İslajiye ve Nurdağı’nın rüzgârlarında yankılanmaya devam ediyor. O, toplumun her kesimi tarafından dinlenen, her sözünden ibret alınan arif bir insandı.

 

Hayata veda ederken bile bizlere şiirle veda etmeyi, son bir ders bırakmayı ihmal etmedi. Mezar taşında kendi kaleminden çıkan o vasiyet gibi mısralar, bugün bile oradan geçenlere rehberlik ediyor:

 "Çok kimselere şiir yazdım

   Bu da benim için

   Öyle bakıp boş geçme

   Ey ihvan-ı din, bir Fatiha ihsan eyle ki

  Her musibette olasın emin"

           Şıh Mehmet Vural

Şıh Mehmet amca bu dünyadan heybesi dolu, alnı ak ve ardında binlerce güzel şahitlik bırakarak geçti. Yunus Emre’nin "Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil" sözü sanki onun için söylenmişti. Bedeni aramızdan ayrılsa da, o güzel hatıraları ve bıraktığı hikmetli izler bizlerle yaşamaya devam edecek. İnsanların nerede ismi geçse hürmetle andığı, sohbetinden ibret aldığı o kibar insan...

Rabbim mekânını cennet, ruhunu şad eylesin. Nurdağı ve İslahiye bölgesi, onun gibi kibar, arif ve toplumun kalbinde taht kurmuş insanları her zaman özlemle ve büyük bir hürmetle anacaktır…..

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.