Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Nurdağı Kavşağının Çınarları: Mustafa Çite ve Taksici Doğan
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Nurdağı Kavşağının Çınarları: Mustafa Çite ve Taksici Doğan
Nurdağı Kavşağının Çınarları: Mustafa Çite ve Taksici Doğan
"Yollar, sadece asfaltın ve toprağın birbirine bağladığı çizgiler değildir; yollar; insanı insana, anıyı zamana ve vefayı kalbe bağlayan en kadim köprülerdir."
Anadolu’nun sırtını dağlara yaslamış, yolların kesiştiği, tozun toprağın insan ruhunu olgunlaştırdığı öyle köşe başları vardır ki, oradan geçen her araba sadece bir motor sesi çıkarmaz; bir dönemin ruhunu, bir coğrafyanın hınzır ama merhametli tebessümünü taşır. Nurdağı’nda, Adana yolu kavşağı da işte öyle bir medeniyet kavşağıydı. Orası sadece bir taksi durağı değil; darlığın genişliğe, yorgunluğun muhabbete dönüştüğü, insanlığın hâlâ taştan ve demirden ağır bastığı bir "vefa ocağı" idi.
Sezai Karakoç’un dediği gibi: "Gül yetiştiren adamların ikliminde, yollar da insanı onurla yürütür."
O ocağın iki ateş Yüreklisi vardı: Mustafa Çite ve Taksici Doğan.

Çocukluğun ve gençliğin belleğinde bazı simalar vardır ki, zaman onları eskitemez; aksine, yıllar geçtikçe birer anıt gibi büyütür içimizde. Taksici Doğan başkaydı. Bizim köyün insanının buralardaki sığınağı, dert ortağı, gizli yoldaşıydı. Uzun boylu, heybetli duruşuyla köy yollarının tozunu tunç gibi göğüslerdi. Altında beyaz, binek tipi bir Toros vardı. O yıllarda köy yolları asfaltın konforundan bihaber, keskin taşlı, derin çukurlu, kışın çamur deryası, yazın toz bulutuydu. Ama Toroslar o coğrafyanın fatihiydi. O dönemin zorlu şartlarında o arabalar tank gibi sağlam, yürekleri ise dağlar kadar genişti. Taksici Doğan, o bozuk yolların piriydi; direksiyonu tutuşundaki maharet, sanki bir arabayı değil, köyün bütün yükünü, sevincini ve tasasını o zarif ama mukavemetli makinayla taşıdığı izlenimini verirdi.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ne güzel hatırlattığı gibidir: "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında; yollar bizi zamanın ve mekânın en güzel hatırasında buluşturur."
Kavşağın diğer yakasında ise Mustafa Çite gülümserdi. Kısa boylu, hafif göbekli, yüzünden güller açan, cefa çekmiş ama cefayı neşeye tahvil etmiş o mübarek insan... O da steyşın tipi Toros’uyla, geniş bagajıyla sadece insanları değil, nice umutları, nice çeyizleri, hastaları ve gurbetçi hayallerini taşıdı. Mustafa Çite, taksicilik mesleğinin onurunu omuzlarında bir nişan gibi taşıdı. Paranın insanı bozmadığı, emeğin alnındaki terle ölçüldüğü o altın devirde, direksiyon sallayarak çocuklarını üniversite okuttu. Bir babanın evlatları için çırpınışının en muteber, en alın teri kokan destanıdır onun hikayesi. O, güzel ve iyi bir adamdı; tanrı misafiri gibi binenlerin kalbinde taht kuran, gördüğü her yüzde insanlık erdemini hatırlatan bir dervişti âdeta.
Bugün modern dünyanın tüketim çarkları arasında kaybolan en büyük değer nedir diye sorsalar, sanırım "güven" ve "vicdan" deriz. O günlerin Nurdağı’nda, Adana yolu kavşağındaki o iki taksicinin kalbinde para, hayatın hâkimi değil, sadece tekerleğin dönmesi için gereken bir teferruattı.
İnsanlar ceplerinde kuruşlukları sayarak binmezdi onların arabalarına. Nice yoksul köylünün, hastanın, talebenin cebinde beş kuruşu olmadığı halde o Torosların arka koltuğuna kurulduğunu, inerken söyledikleri o efsane cümleyle kulaklarımızda çınlar:
"Paran mı yok? Olsun, sen canını sıkma! Gideceğin yere götürürüz, nasıl olsa ödersin bir ara..."
Cahit Sıtkı Tarancı’nın mısralarındaki gibi: "Geniş, sevinçli bir boşlukta ulur gâyeler / Hayatın başka bir hüznü vardır bu yollarda..."
Bu, bir ticaretin değil, bir insanlık aktinin ta kendisiydi. Paraya değer vermeyen, insanı her şeyin üstünde tutan o asil duruş, o kavşağı adeta bir adalet ve merhamet adasına çevirmişti. Ne esnafın kibri ne de paranın eziciliği vardı o tebessümlü yüzlerde. Güvenin veresiye defterine yazılmadığı, doğrudan yüreklere kazındığı zamanlardı.
Zaman aktı, yollar değişti. Eskiden o tozlu, topraklı, yürek zıplatan köy yolları bugün pırıl pırıl asfaltlara bıraktı yerini. İnsanlar konforlu, yumuşak süspansiyonlu, modern araçlarla süzülüyor artık aynı güzergâhlarda.
Necip Fazıl’ın dizesindeki hakikat gibi: "Yollar yürümekle biter, ömür tükenir ama izler kalır: Sakarya Türküsü misali, yokuşlar kaybolur, insan kalır."
Ve bu zaman akışının içinde güzel bir vefa nişanesi olarak Mustafa Çite, hâlâ direksiyon başında, hâlâ o yollarda yaşamaya, o kavşağın hafızasını tazelemeye devam ediyor. Altındaki araç değişti; belki artık daha nazik, daha konforlu bir otomobille süzülüyor yollarda ama yüreğindeki o eski esnaf neşesi, o cefakâr duruş ve o güleryüzlülük hiç değişmedi. O, geçmişin kadirşinaslılığı bugüne taşıyan canlı bir tarih gibi hâlâ yolların akışına omuz veriyor.
Taksici Doğan ise şimdilerde ne yapıyor, o beyaz Toros’un rüzgârı hangi dağın ardında esiyor bilinmez; ama çocukluğumuzun ve gençliğimizin en saf hatıralarında, o uzun boylu, vakar sahibi adamın silueti dün gibi taze. Belki elleri artık direksiyonda değil ama bıraktığı o insanlık mirası, Nurdağı kavşağının rüzgârında hâlâ yankılanıyor.
Nurdağı’nın yollarından geçen, o toprağa ve insana iz bırakan Mustafa Çite’ye bin selam olsun; Taksici Doğan’ın aziz hatırasına ve o güzel günlerin hatırına bin rahmet... Sizler sadece birer taksici değil, bu coğrafyanın yollarını insanlık sevgisiyle asfaltlayan birer gönül mimarıydınız…..
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



