Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Şatırhöyük’ün Tozlu Yollarında Üç Güzel İz: Paşo Çerçi, Kuru Şıho ve Mehmet Tekağaç
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Şatırhöyük’ün Tozlu Yollarında Üç Güzel İz: Paşo Çerçi, Kuru Şıho ve Mehmet Tekağaç
Zaman, önüne kattığı her şeyi eskiten acımasız bir rüzgâr gibi esse de, bazı yüzler ve bazı anlar vardır ki hafızanın kuytusunda hep taze, hep pırıl pırıl kalır. Tıpkı Şatırhöyük köyünün o tozlu yollarından geçip çocukluğumuzun kalbine dokunan o güzel adamlar gibi...
Paşo Çerçi, adeta bir masal kahramanı gibi girerdi köyün kapısından. Yanında sadık dostu, o heybetli çerçi atı... Atının sırtında iki büyük sandık taşırdı. Biri rızkı, diğeri ise bizim çocukluk hayallerimizdi. Paşo Çerçi, sadece bir tüccar değil, aynı zamanda bir nezaket ve güven timsaliydi. Güneşin yakıcı sıcağından korunmak için başına taktığı kasketinin altına o meşhur mendilini yerleştirir, öylece dolaşırdı köyü. O mendil, sadece sıcağa karşı bir siper değil, onun titizliğinin ve tertemiz dünyasının da bir simgesiydi.
Paşo Çerçi’nin sandıklarında neler yoktu ki? Makara iplikleri, renkli danteller, kıtır kıtır leblebiler, çekirdekler... Ama bizim aklımızda en çok yer eden o meşhur lokumları ve kırmızıdan parlayan horoz şekerleriydi. O lokumlar, ince bir kâğıda, sonra sert bir kartona sarılırdı. Biz çocuklar o kâğıdı sabırsızlıkla açtığımızda, karşımıza sadece o leziz lokum değil, bir de "çarpım tablosu" çıkardı.
Abdurrahim Karakoç der ya;
"Beden ölür, çürür, cana bakın siz. Kim kiminle yürür, ona bakın siz. Bırakın dönsün dönme dolaplar, haktan, hakikatten yana bakın siz."
İşte Paşo Çerçi’nin davası da buydu belki; hem karnımızı doyurmak hem de zihnimize bir nebze ışık tutmak. Atını Hoca Dedem’in evinin arkasındaki ağaca bağlar, öğle yemeği için dedeme konuk olurdu. Mütedeyyin bir adamdı; atına yük olmaktan haya eder, köyden çıkana dek atına binmezdi. Üstelik o sadece eşya satmaz, köyler arası bir vicdan köprüsü kurardı. Bir aile kız alıp vereceği zaman önce Paşo’ya danışır, onun "olur"una güvenirdi. Onun tek bir sözü, bir yuvanın temeli olurdu.
Ve sonra, aynı toprağın bir başka nahif fidanı: Kuru Şıho. İsmiyle müsemma, öyle zayıftı ki Kuru Şıho... Üzerinde Şatırhöyük’ün o bol ve renkli şalvarı, sırtında kahverengi ceketiyle bir ömür koşturup dururdu. Hayvan alım satımı yapardı. O zayıf bedeniyle koca buzağıların peşinden koştururken, hayvanların arasında sıkışıp kalmasın diye hep arkalarından izlerdi onları. Çoğu zaman toz duman içinde sadece o savrulan kahverengi şalvarı görünürdü. Duyduğumuza göre bu işten hiç kâr etmez, hatta borçlanırmış; ama dürüstlüğünden hiç ödün vermezmiş. İngiltere’deki evlatları döner, babalarının borcunu kapatır, onun tertemiz adını kimseye mahcup etmezlerdi.
Şatırhöyük’ün bu dürüstlük abidesi isimlerine bir de büyük tüccar Mehmet Tekağaç’ı eklemek gerekir. O dönem pamuk ticaretiyle uğraşan, civar köylerde çok iyi tanınan bir isimdi. Bir yıl biz de pamuğumuzu ona vermiştik ancak paramızı henüz almamıştık. Derken bir fısıltı yayıldı: "Mehmet Tekağaç iflas etti, kimse ona ulaşamıyor!"
Köyde elektriğin olmadığı, yokluğun kol gezdiği o sert kış gecelerinden biriydi. Gece saat bir sularında kapımızın önüne bir araba yanaştı. Babam evde yoktu; annemle ben ürpererek uyandık. Kapı çalındı, annem "Kim o?" dedi. Derinden, vakur bir ses cevap verdi: "Ben Tekağaç, Mehmet Tekağaç..." İflas ettiği, kaçtığı söylenen o adam, gecenin yarısında, karanlığı yırtıp kapımıza gelmişti. Pamuğumuzun parasını kuruşu kuruşuna getirdi ve o zor günümüzde bizi dar boğazdan kurtardı. Sonradan duyduk ki İngiltere’ye gitmiş, orada işlerini yoluna koymuş ve köyünün gençlerine, evlatlarına kucak açmış; onlara iş kurmalarında, hayata tutunmalarında bir baba gibi kol kanat germiş.
Turgut Uyar’ın dizeleri sanki bu üç güzel adamın ömrünü özetler:
"Herkes ne zaman ölür; elbet gülünün dikeni dalına değdiği zaman..."
Onlar kimsenin dalına değmediler, kimsenin ahını almadılar. Paşo Çerçi lokumuyla zihnimizi, Kuru Şıho dürüstlüğüyle gönlümüzü, Mehmet Tekağaç ise iflasın eşiğinde bile gösterdiği o sarsılmaz karakteriyle insanlığımızı besledi.
Şatırhöyük bugün belki o eski günlerin sesinden uzak ama bu üç güzel adamın bıraktığı iz, o toprağın derinliklerinde hala taze. Onlar, cebi boşalsa da onuru dik tutmanın kitabını yazanlardandı. Eğer aramızdan ayrıldılarsa rahmetle, hayattalarsa sağlıkla anıyoruz. Bizim çocukluğumuza bu güzel renkleri ve erdemleri kattıkları için onlara minnettarız….

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

