Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Hasretle Beklenen Mübarek Misafir

Gündem 05.02.2026 - 23:09, Güncelleme: 05.02.2026 - 23:09
 

Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Hasretle Beklenen Mübarek Misafir

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Allah’ım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” niyazı, Ramazan ayına duyulan derin özlemi ve bu mübarek zaman diliminin mümin gönüllerindeki müstesna yerini en veciz şekilde ifade eder. Asırlardır dillerden düşmeyen bu dua, Ramazan’a kavuşmayı bir sevinçten öte, ilahî bir lütfa erişme bilinci hâline getirmiştir.
 Zira Ramazan, Allah’ın rahmetiyle yılda bir kez ihsan edilen; hasretle beklenen, ulaşıldığında ise gönüllere huzur ve saadet bahşeden mübarek bir misafirdir. Onu böylesine kıymetli kılan hususların başında ise İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan oruç gelir. Bu düşüncelerle Ramazan ayının faziletini ve oruç ibadetinin hikmetini dile getirerek, gönüllerden gönüllere uzanan o kadim hitapla yazımı takdim ediyorum: “Hoş geldin ya Şehri Ramazan.” Ramazan ayı öyle bir aydır ki gelişi, memleketin her köşesinde hissedilir. Bir yanda oruçlar tutulur, diğer yanda teravih namazlarıyla geceler nurlanır. Televizyon ve radyo programları, evlerde ve camilerde yankılanan Kur’an tilavetleri, toplumun her kesimini kuşatan manevi bir iklim oluşturur. Kur’an-ı Kerim’in bu ayda nazil olması hasebiyle “Kur’an ayı” olarak anılan Ramazan, adeta hayata bambaşka bir renk katar. Hem bireysel dünyamıza hem de toplumsal yaşantımıza tesir ederek kardeşlik, komşuluk, birlik ve muhabbet duygularını kuvvetlendirir. Başta oruç olmak üzere eda edilen ibadetler, insana Allah’ı hatırlatır; insanın başıboş yaratılmadığını ve ilahî irade olmaksızın, nimetler içinde dahi olsa, gerçek anlamda hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini idrak ettirir. Zaman zaman “Oruç tutmanın Allah’a ne faydası var?” yahut “Allah kullarının neden aç kalmasını ister?” gibi sorularla karşılaşırız. Bu sorulara daha önce pek çok cevap verilmiş olsa da “Et tekraru ahsen velev kâne yüz seksen” sırrınca, hakikati hatırlatmak ve diri tutmak adına yeniden üzerinde durmakta fayda vardır. Bu noktada sizleri, oruçlu geçirilen günleri hatırlamaya davet ediyorum. İftar vaktinde bir yudum suyun ya da bir lokma ekmeğin ne denli lezzetli geldiğini düşünelim. Günlük hayatta farkına varmadan israf edilen onca nimetin kıymeti, ancak bu açlık tecrübesiyle daha berrak bir şekilde anlaşılmaz mı? Oruç, nimetler denizi içinde yüzdüğümüzü ve bu nimetleri bizlere ihsan edeni hatırlamanın en etkili yollarından biridir. Zira hiç açlıkla imtihan olmayan bir insanın, sahip olduklarının değerini hakkıyla idrak etmesi ve şükrünü layıkıyla eda etmesi ne kadar mümkündür? Oruç, yalnızca yoksulların değil; zenginlerin de eda ettiği bir ibadettir. Bu yönüyle, imkân sahiplerini imkânsızlık içindekilerin hâlini anlamaya sevk eder. Böylece dinin bir diğer mühim emri olan zekât ve sadaka ibadetleri anlam kazanır; insanlar arasındaki muhabbet bağları güçlenir. Veren el vicdanen huzura kavuşurken, alan el de birçok sıkıntıdan kurtulur. Üstelik verilen mal bereketlenir, kalplerdeki haset ve bencillik gibi menfi duygular zamanla silinip gider. Neticede toplumda şefkat ve merhamet duyguları yaygınlaşır; sosyal hayatta arzu edilen güzellikler kendiliğinden tezahür eder. Orucun hikmetini yalnızca sosyal hayata indirgemek eksik olur; zira onun bireysel hayatta da derin tesirleri vardır. Her şeyden önce oruç, nefis terbiyesinde en müessir vasıtalardan biridir. Rivayet edildiğine göre nefis, türlü şekillerde terbiye edilmeye çalışıldığında kibirli tavrını sürdürmüş; ancak aç bırakıldığında aczini idrak ederek, “Sen âlemlerin Rabbisin, ben ise âciz bir nefsim” demek zorunda kalmıştır. İşte oruç, insanı ibadetten alıkoymak isteyen mağrur nefse indirilen en tesirli darbedir. Sadece dili değil, bütün duyguları kuşatan bu ibadet, insana ne kadar zayıf, muhtaç ve aciz olduğunu derinden hissettirir. Şefkat ve merhamet duygularının en yoğun şekilde hissedildiği anların çoğu zaman oruçlu olunan vakitler olması da bunun açık bir göstergesidir. Bununla birlikte oruç, yalnızca ruhu değil bedeni de terbiye eden bir ibadettir. Ölçüsüz tüketimin ve aşırılığın yaygınlaştığı bir çağda, oruç insanı yeme-içme hususunda itidale davet eder; bedene dinlenme imkânı sunar. Böylece insan, hem manen hem de bedenen bir arınma sürecine girer. Şefkat ve merhamet duygularının en ziyade hissedildiği vakitlerin çoğu zaman oruçlu olunan anlar olması da bu ibadetin insan üzerindeki derin tesirini açıkça göstermektedir. Ramazan’ı yalnızca aç kalmak olarak ifade etmek, hem bu mübarek aya karşı bir haksızlık hem de onu basite indirgemek olur. Zira oruç, insanın sadece midesiyle değil; bütün uzuvlarıyla eda etmesi gereken kapsamlı bir ibadettir. Oruç tutan kişiden beklenen, bu ibadeti bir bütün hâlinde yaşamasıdır. Bu da gözünü haramdan sakınmayı, kulağını boş ve faydasız sözlerden uzak tutmayı, hayalini menfi düşüncelerle kirletmemeyi ve dilini yalan, gıybet ve kötü sözlerden muhafaza etmeyi gerektirir. Ancak bu şekilde tutulan bir oruç, hakiki manada kemale ermiş olur. Ramazan orucunun, midenin dinlenmesi ve bedenin sıhhat bulması açısından da mühim faydalar barındırdığı inkâr edilemez bir hakikattir. Sağlığımızı bozan unsurların başında; ölçüsüz yemek, yenilenleri hazmetmeden yeniden yemek, acıkmadan sofraya oturmak ve tıka basa doymak gelmektedir. Bu sebeplerden kaynaklanan pek çok hastalık saymak mümkündür. Nitekim mide, birçok hastalığın da kaynağı olarak görülmektedir. Öyleyse bu midenin de bir dinlenmeye, bir tatile ihtiyacı yok mudur? Sürekli çalışan bir makine gibi, ona hiç ara vermeden yüklenmek ne kadar doğrudur? İşte Ramazan ayı, tam da bu noktada mideye hakkını iade eden ilahî bir vesiledir. Üstelik bu dinlenme yalnızca mideyle sınırlı kalmaz. Midenin sürekli çalışması sebebiyle ona yardımcı olmak zorunda kalan diğer organlar da Ramazan sayesinde kendi vazifelerine daha rahat yönelme imkânı bulur. Zahiren oruçlu kimse bitkin ve yorgun görünse de hakikatte oruç vesilesiyle beden adeta bir tamir ve yenilenme sürecine girer; sıhhat bulur ve dengelenir. Son olarak, Ramazan ayının bizlere kazandırdığı mühim bir haslete daha dikkat çekmek isterim ki bu da sabır ve tahammül duygularıdır. Bilindiği üzere, insanın başına gelen hadiselerde yaşadığı en büyük imtihan, çoğu zaman sabır ve tahammülü yerli yerince kullanamamaktan kaynaklanmaktadır. Hâlbuki sabır ve tahammül, bizlere Allah tarafından yeterli ölçüde verilmiştir. Nitekim Yüce Allah, “Allah hiç kimseye taşıyamayacağından fazlasını yüklemez” buyurarak bu hakikati açıkça beyan etmektedir. Bu ayet, sabır ve tahammül duygularının insanda mevcut olduğunu ve geliştirilmeye müsait bulunduğunu göstermektedir. Sabır ve tahammül noktasında kemale eren insanların, hayatın hadiseleri karşısındaki duruşları, olaylara bakışları ve değerlendirme biçimleri bambaşka bir mahiyet kazanır. İşte Ramazan ayı, bu duyguları insana kazandırma ve olgunlaştırma hususunda benzeri olmayan bir mektep gibidir. Bu yönüyle Ramazan, yalnızca bir ibadet ayı değil; insanı hem ruhen hem bedenen hem de ahlaken inşa eden müstesna bir rahmet iklimidir. Dünya meşgalelerinden bir nebze uzaklaşıp uhrevî kazançlar için tohumların ekildiği bu mübarek ayda, nice ilahî müjdeler de bizleri bekler. Duaların reddedilmediği, sevapların kat kat yazıldığı, rahmet ve mağfiret kapılarının ardına kadar açıldığı Ramazan, müminler için eşsiz bir fırsat mevsimidir. Öyleyse bu mübarek misafiri sadece açlıkla değil; sabırla, şükürle, ibadetle ve güzel ahlakla karşılamak gerekir. Rabbim bizleri Ramazan’ın kıymetini bilen, onun feyzinden ve bereketinden hakkıyla istifade edebilen kullarından eylesin. Gönüllerimizi dirilten, kalplerimizi arındıran bu rahmet ayına bir kez daha muhabbetle sesleniyoruz: Hoş geldin ya Şehri Ramazan.  
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Allah’ım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” niyazı, Ramazan ayına duyulan derin özlemi ve bu mübarek zaman diliminin mümin gönüllerindeki müstesna yerini en veciz şekilde ifade eder. Asırlardır dillerden düşmeyen bu dua, Ramazan’a kavuşmayı bir sevinçten öte, ilahî bir lütfa erişme bilinci hâline getirmiştir.

 Zira Ramazan, Allah’ın rahmetiyle yılda bir kez ihsan edilen; hasretle beklenen, ulaşıldığında ise gönüllere huzur ve saadet bahşeden mübarek bir misafirdir. Onu böylesine kıymetli kılan hususların başında ise İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan oruç gelir. Bu düşüncelerle Ramazan ayının faziletini ve oruç ibadetinin hikmetini dile getirerek, gönüllerden gönüllere uzanan o kadim hitapla yazımı takdim ediyorum: “Hoş geldin ya Şehri Ramazan.”

Ramazan ayı öyle bir aydır ki gelişi, memleketin her köşesinde hissedilir. Bir yanda oruçlar tutulur, diğer yanda teravih namazlarıyla geceler nurlanır. Televizyon ve radyo programları, evlerde ve camilerde yankılanan Kur’an tilavetleri, toplumun her kesimini kuşatan manevi bir iklim oluşturur. Kur’an-ı Kerim’in bu ayda nazil olması hasebiyle “Kur’an ayı” olarak anılan Ramazan, adeta hayata bambaşka bir renk katar. Hem bireysel dünyamıza hem de toplumsal yaşantımıza tesir ederek kardeşlik, komşuluk, birlik ve muhabbet duygularını kuvvetlendirir. Başta oruç olmak üzere eda edilen ibadetler, insana Allah’ı hatırlatır; insanın başıboş yaratılmadığını ve ilahî irade olmaksızın, nimetler içinde dahi olsa, gerçek anlamda hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini idrak ettirir.

Zaman zaman “Oruç tutmanın Allah’a ne faydası var?” yahut “Allah kullarının neden aç kalmasını ister?” gibi sorularla karşılaşırız. Bu sorulara daha önce pek çok cevap verilmiş olsa da “Et tekraru ahsen velev kâne yüz seksen” sırrınca, hakikati hatırlatmak ve diri tutmak adına yeniden üzerinde durmakta fayda vardır. Bu noktada sizleri, oruçlu geçirilen günleri hatırlamaya davet ediyorum. İftar vaktinde bir yudum suyun ya da bir lokma ekmeğin ne denli lezzetli geldiğini düşünelim. Günlük hayatta farkına varmadan israf edilen onca nimetin kıymeti, ancak bu açlık tecrübesiyle daha berrak bir şekilde anlaşılmaz mı? Oruç, nimetler denizi içinde yüzdüğümüzü ve bu nimetleri bizlere ihsan edeni hatırlamanın en etkili yollarından biridir. Zira hiç açlıkla imtihan olmayan bir insanın, sahip olduklarının değerini hakkıyla idrak etmesi ve şükrünü layıkıyla eda etmesi ne kadar mümkündür?

Oruç, yalnızca yoksulların değil; zenginlerin de eda ettiği bir ibadettir. Bu yönüyle, imkân sahiplerini imkânsızlık içindekilerin hâlini anlamaya sevk eder. Böylece dinin bir diğer mühim emri olan zekât ve sadaka ibadetleri anlam kazanır; insanlar arasındaki muhabbet bağları güçlenir. Veren el vicdanen huzura kavuşurken, alan el de birçok sıkıntıdan kurtulur. Üstelik verilen mal bereketlenir, kalplerdeki haset ve bencillik gibi menfi duygular zamanla silinip gider. Neticede toplumda şefkat ve merhamet duyguları yaygınlaşır; sosyal hayatta arzu edilen güzellikler kendiliğinden tezahür eder.

Orucun hikmetini yalnızca sosyal hayata indirgemek eksik olur; zira onun bireysel hayatta da derin tesirleri vardır. Her şeyden önce oruç, nefis terbiyesinde en müessir vasıtalardan biridir. Rivayet edildiğine göre nefis, türlü şekillerde terbiye edilmeye çalışıldığında kibirli tavrını sürdürmüş; ancak aç bırakıldığında aczini idrak ederek, “Sen âlemlerin Rabbisin, ben ise âciz bir nefsim” demek zorunda kalmıştır. İşte oruç, insanı ibadetten alıkoymak isteyen mağrur nefse indirilen en tesirli darbedir. Sadece dili değil, bütün duyguları kuşatan bu ibadet, insana ne kadar zayıf, muhtaç ve aciz olduğunu derinden hissettirir. Şefkat ve merhamet duygularının en yoğun şekilde hissedildiği anların çoğu zaman oruçlu olunan vakitler olması da bunun açık bir göstergesidir.

Bununla birlikte oruç, yalnızca ruhu değil bedeni de terbiye eden bir ibadettir. Ölçüsüz tüketimin ve aşırılığın yaygınlaştığı bir çağda, oruç insanı yeme-içme hususunda itidale davet eder; bedene dinlenme imkânı sunar. Böylece insan, hem manen hem de bedenen bir arınma sürecine girer. Şefkat ve merhamet duygularının en ziyade hissedildiği vakitlerin çoğu zaman oruçlu olunan anlar olması da bu ibadetin insan üzerindeki derin tesirini açıkça göstermektedir.

Ramazan’ı yalnızca aç kalmak olarak ifade etmek, hem bu mübarek aya karşı bir haksızlık hem de onu basite indirgemek olur. Zira oruç, insanın sadece midesiyle değil; bütün uzuvlarıyla eda etmesi gereken kapsamlı bir ibadettir. Oruç tutan kişiden beklenen, bu ibadeti bir bütün hâlinde yaşamasıdır. Bu da gözünü haramdan sakınmayı, kulağını boş ve faydasız sözlerden uzak tutmayı, hayalini menfi düşüncelerle kirletmemeyi ve dilini yalan, gıybet ve kötü sözlerden muhafaza etmeyi gerektirir. Ancak bu şekilde tutulan bir oruç, hakiki manada kemale ermiş olur.

Ramazan orucunun, midenin dinlenmesi ve bedenin sıhhat bulması açısından da mühim faydalar barındırdığı inkâr edilemez bir hakikattir. Sağlığımızı bozan unsurların başında; ölçüsüz yemek, yenilenleri hazmetmeden yeniden yemek, acıkmadan sofraya oturmak ve tıka basa doymak gelmektedir. Bu sebeplerden kaynaklanan pek çok hastalık saymak mümkündür. Nitekim mide, birçok hastalığın da kaynağı olarak görülmektedir. Öyleyse bu midenin de bir dinlenmeye, bir tatile ihtiyacı yok mudur? Sürekli çalışan bir makine gibi, ona hiç ara vermeden yüklenmek ne kadar doğrudur? İşte Ramazan ayı, tam da bu noktada mideye hakkını iade eden ilahî bir vesiledir.

Üstelik bu dinlenme yalnızca mideyle sınırlı kalmaz. Midenin sürekli çalışması sebebiyle ona yardımcı olmak zorunda kalan diğer organlar da Ramazan sayesinde kendi vazifelerine daha rahat yönelme imkânı bulur. Zahiren oruçlu kimse bitkin ve yorgun görünse de hakikatte oruç vesilesiyle beden adeta bir tamir ve yenilenme sürecine girer; sıhhat bulur ve dengelenir.

Son olarak, Ramazan ayının bizlere kazandırdığı mühim bir haslete daha dikkat çekmek isterim ki bu da sabır ve tahammül duygularıdır. Bilindiği üzere, insanın başına gelen hadiselerde yaşadığı en büyük imtihan, çoğu zaman sabır ve tahammülü yerli yerince kullanamamaktan kaynaklanmaktadır. Hâlbuki sabır ve tahammül, bizlere Allah tarafından yeterli ölçüde verilmiştir. Nitekim Yüce Allah, “Allah hiç kimseye taşıyamayacağından fazlasını yüklemez” buyurarak bu hakikati açıkça beyan etmektedir. Bu ayet, sabır ve tahammül duygularının insanda mevcut olduğunu ve geliştirilmeye müsait bulunduğunu göstermektedir.

Sabır ve tahammül noktasında kemale eren insanların, hayatın hadiseleri karşısındaki duruşları, olaylara bakışları ve değerlendirme biçimleri bambaşka bir mahiyet kazanır. İşte Ramazan ayı, bu duyguları insana kazandırma ve olgunlaştırma hususunda benzeri olmayan bir mektep gibidir. Bu yönüyle Ramazan, yalnızca bir ibadet ayı değil; insanı hem ruhen hem bedenen hem de ahlaken inşa eden müstesna bir rahmet iklimidir. Dünya meşgalelerinden bir nebze uzaklaşıp uhrevî kazançlar için tohumların ekildiği bu mübarek ayda, nice ilahî müjdeler de bizleri bekler. Duaların reddedilmediği, sevapların kat kat yazıldığı, rahmet ve mağfiret kapılarının ardına kadar açıldığı Ramazan, müminler için eşsiz bir fırsat mevsimidir. Öyleyse bu mübarek misafiri sadece açlıkla değil; sabırla, şükürle, ibadetle ve güzel ahlakla karşılamak gerekir. Rabbim bizleri Ramazan’ın kıymetini bilen, onun feyzinden ve bereketinden hakkıyla istifade edebilen kullarından eylesin. Gönüllerimizi dirilten, kalplerimizi arındıran bu rahmet ayına bir kez daha muhabbetle sesleniyoruz: Hoş geldin ya Şehri Ramazan.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1 )

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Haci YILDIZ
(06.02.2026 10:30 - #358)
Maşallah maşallah
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.