Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Her Karanlığın Ardında Bir Yusuf Sabahı Vardır
Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Her Karanlığın Ardında Bir Yusuf Sabahı Vardır
Her gecenin bir sabahı, her kışın ise mutlaka bir baharı vardır. Umutların sönmeye yüz tuttuğu, hayallerin yarım kaldığı anlarda insan, bir anda imdadına yetişen ve zaman ihtiyarladıkça eskimek yerine daha da tazelenen hakikatlere sığınma ihtiyacı hisseder.
İşte tam da böyle anlarda zihnimde ilk yankılanan söz, Peygamber Efendimiz’in hicret esnasında Hz. Ebu Bekir’e söylediği o teselli dolu hitaptır: “Lâ tahzen! İnnallahe meânâ.” Yani, “Üzülme; şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”
Ardından, İnşirah Suresi’nin kalplere ferahlık veren o müjdesi kulaklarımda çınlar: “Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır.” Bu ilahî hitaplar, insanın iç dünyasında sönmeye yüz tutmuş kandilleri yeniden tutuşturur; kararan ufuklara bir aydınlık serper. Derken, peygamber kıssaları bir bir zihnimde canlanır. Her biri, imtihanın içinden süzülerek gelen bir sabır ve tevekkül dersi gibi kalbime dokunur. Böylece sabra olan inancım derinleşir, tevekkül duygum kök salar ve hayatla olan bağlarım yeniden kuvvet kazanır.
Belki bütün peygamberlerin kıssalarına bir bir temas etmeye imkân bulamayız; lâkin “ahsenü’l-kasas” olarak anılan Yusuf Peygamber’in hayatını, sabrın ve tahammülün en berrak timsali olarak ele almak mümkündür. Zira onun kıssası, yalnızca bir hayat hikâyesi değil; imtihanla yoğrulan bir ruhun, tevekkülle nasıl yüceldiğinin en latif beyanıdır.
Öyleyse söze, gönülleri teskin eden Mevlana’nın “Lâ Tahzen” hitabıyla başlayalım; ardından bu hakikatin ete kemiğe bürünmüş hâli olan Yusuf Peygamber ile sözümüzü derinleştirelim…
Lâ Tahzen! (Üzülme)
İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!
Rahman, “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak!
“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki; sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider…
Bir zamanlar, Yusuf Peygamber, kardeşlerinin kıskanç bakışları arasında büyüyen bir çocuktu. Babası Yakup Peygamber, onun yüzünde başka bir ışık görür, kalbinde saklı bir kaderin izlerini hissederdi. Bir gece Yusuf, göğün sırlarını omuzlarında taşır gibi bir rüya gördü: yıldızlar, güneş ve ay ona doğru eğiliyor, sessizce bir hakikati fısıldıyordu. Babası bu rüyayı duyunca, sanki bir tohumun toprağa düşüşünü görmüş gibi derinleşti; çünkü bazı rüyalar sadece görülen değil, yaşanacak olanın da habercisiydi.
Fakat her ışık, karanlığı da uyandırır. Yusuf’un kardeşleri, babalarının sevgisini paylaşamayıp içlerinde büyüttükleri gölgeyle onu bir kuyuya attılar. Kuyu, sadece bir çukur değildi; insanın en yalnız kaldığı, sesinin kendine bile yabancılaştığı bir derinlikti. Yusuf orada, taşların soğukluğu ile göğün sıcak vaadi arasında beklerken, aslında kaderin ipliği örülüyordu. Bir kervan gelip onu buldu; kimine göre bir tesadüf, hakikatte ise yazılmış bir yoldu bu. Onu alıp Mısır’a götürdüler.
Mısır’da Yusuf’un hayatı, bir saray kapısında yeni bir sayfa açtı. Bir devlet büyüğü onu satın aldı; Yusuf artık köleydi ama ruhu hür kalmayı biliyordu. Güzelliği, sadece yüzünde değil, ahlakında da parlıyordu. Bu güzellik, evin hanımının kalbinde bir yangın başlattı. Zeliha, Yusuf’a yaklaşmak istedi; fakat Yusuf, bir insanın kendine karşı verdiği en zor savaşı kazandı: nefsine boyun eğmedi. Bunun bedeli ise zindan oldu.
Zindan… Kimi için son, kimi için başlangıçtır. Yusuf için bir mektepti. Orada insanların rüyalarını yorumladı, umutlarını tamir etti. Bir mahkûmun rüyası, bir gün sarayın kapısını aralayacak anahtara dönüştü. Nihayet Mısır’ın hükümdarı da bir rüya gördü; kimsenin çözemediği bu sembolleri Yusuf çözdü: bolluk ve kıtlık, bereket ve imtihan birbirini takip edecekti. Yusuf’un bilgeliği onu zindandan çıkarıp ülkenin hazinelerinin başına getirdi.
Yıllar geçti. Tarlalar bereketle doldu, ambarlar dolup taştı. Ardından kıtlık geldi; toprak sustu, rüzgâr bile yorgun esmeye başladı. İşte o günlerde, vaktiyle Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri, açlığın gölgesinde onun kapısına geldiler. Yusuf onları tanıdı; fakat onlar onu tanıyamadı. Hayat bazen insanı öyle değiştirir ki, yüz aynı kalsa da kader bambaşka bir suret çizer.
Yusuf, kardeşlerine hemen kendini tanıtmadı. Onları sınadı, kalplerini yokladı. Küçük kardeşi Bünyamin’i yanına aldı; çünkü geçmişin en saf hatırası oydu. Sonunda bir gün, yılların suskunluğu çözüldü. Yusuf kimliğini açıkladı. Kardeşlerinin yüzüne utanç, kalbine pişmanlık çöktü. Ama Yusuf’un kalbi kin tutmadı. Çünkü o, kuyuda sabrı öğrenmişti.
Bir başka yerde, yaşlı bir baba vardı. Yakup Peygamber, yıllarca oğlunun hasretiyle gözyaşı dökmüş, gözleri görmez olmuştu. Ona gönderilen bir gömlek, sadece bir kumaş parçası değildi; umudun yeniden doğuşuydu. Gömleğin kokusu, bir ömrün özlemini taşıyordu. Gözleri açıldı, kalbi dirildi.
Sonunda aile yeniden bir araya geldi. Çocukken görülen rüya, yıllar sonra hakikate dönüştü: herkes Yusuf’un etrafında toplandı. Ama bu sadece bir yükseliş hikâyesi değildi; bir insanın kuyudan saraya uzanan yolculuğuydu.
Bir de Züleyha cihetinden bakalım. Bu kıssa sadece Yusuf’un yükselişi değildi. Züleyha’nın da nefsani duygulardan sıyrılarak hakikate doğru yol almasıydı. Yusuf zahiren zindanda olsa da Züleyha, içindeki zindanında esir olmuştu. Vicdan azabına eş yanıp yanıp kavrulmuştu. Bu sabrının neticesinde Yusuf vesilesiyle hakikate vasıl olmuştu.
Bu hikâye bize şunu fısıldar:
Bir kuyuya düşmek, kaybolmak değildir, bazen yükselmenin ilk adımıdır.
Bir zindana girmek, bitmek değildir.
Bir iftiraya uğramak, hakikatin parlamasına vesiledir.
Bir rüya… Eğer hakikatten doğmuşsa, eninde sonunda sahibini bulur.
Ve bir aşk… Eğer arınırsa, insanı bir insandan alıp hakikate götürür.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

