Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Kalpteki Muhabbetin İlahî Menşei
Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Kalpteki Muhabbetin İlahî Menşei
Aşk, insan ruhunun en keskin ve en yakıcı istidadıdır; fakat başıboş bırakılmış bir ateş değil, yönü tayin edilmesi gereken bir kuvvettir. İnsana verilen muhabbet kabiliyeti, fânî varlıklara bağlandığında daralır; bâkî olana yöneldiğinde ise genişler, derinleşir ve saflaşır.
Bu bakışta aşk, tek başına övülen bir duygu değildir; istikametine göre ya insanı yücelten ya da onu ıztıraba sürükleyen bir imtihandır. Buna Kur’an-ı Kerim’de Ahsenül’l-kısas olarak adlandırılan Yusuf Suresi’ndeki kıssayı örnek verebiliriz. Züleyha’nın Yusuf peygambere olan aşkı ve bu aşkın neticesinde çekmiş olduğu ıstıraplar…
Beşerî aşk çoğu zaman bir mecaz köprüsü gibidir. İnsan, sevme ihtiyacıyla yaratılmıştır; kalbi boşluk kabul etmez. Fakat fıtratındaki sınırsız muhabbet istidadını sınırlı ve fânî bir varlığa teksif ettiğinde, o geniş istidat dar bir kalıba sıkışır. Sevilen değişir, eskir, uzaklaşır ya da ölür; fakat kalpteki sevme ihtiyacı devam eder. İşte bu noktada aşk, lezzetten çok elem üretmeye başlar. Çünkü kalp, fânîde bekayı aramıştır; bu arayış ise kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı doğurur. Belki de şarkı ve türkülerdeki ayrılık, hasret ve elem verici güftelerin yer alması bunun en vurucu yansıması olarak görülebilir.
Meşru zeminden kopmuş bir sevginin insana sunduğu tadın aldatıcı olduğu söylenebilir. Haram dairede filizlenen muhabbet, ilk anda damağa değen tatlı bir bal gibidir; fakat içinde kıskançlığın yakıcı ateşini, ayrılığın kaçınılmaz sızısını ve karşılık bulamamanın onur kırıcı hüznünü saklar. Seven, hem sahip olma hırsıyla daralır hem kaybetme korkusuyla titrer; üstelik beklediği mukabeleyi göremediğinde kalbi daha da incinir. Böylece kısa ve cüz’î bir haz, ruhu zehirleyen bir eleme dönüşür. Görünüşte lezzet olan şey, hakikatte kalbe yük olan bir ıstıraba inkılap eder; insan, bir anlık tat uğruna uzun sürecek bir iç daralmasını satın almış olur. Üstelik bununla da kalmayıp neticesinde insanı bir ömür vicdan yüküne koyabilecek ve geri dönüşü olmayacak facialara kadar uzanabilir.
Beşerî aşkın en büyük eksisi, sevilen varlığa haddinden fazla mânâ yüklemektir. Seven kişi, sevdiğini adeta mutlaklaştırır; ona sonsuzluk atfeder, kusursuzluk vehmeder. Oysa insan sınırlıdır. Bu yanlış nispet hem seveni hem de sevileni yorar. Seven, sürekli bir kaybetme endişesi taşır; sevilen ise taşınamayacak bir anlamın ağırlığı altında kalır. Böylece aşk, huzur vermek yerine kalbi tedirgin eden bir bağımlılığa dönüşebilir. İlişkilerin kısa sürmesi ve erken ayrılıkların yaşanması da bu sebepten ötürü olamaz mı? Nitekim ilk zamanlar mutlaklaştırdığımız, kusursuz gördüğümüz birinin farklı yönlerine şahit olduğumuzda ne hissettiğimizi bir düşünelim. Aslında insan fıtratında olabilecek, sıradan sıfatlara sahip olduğu bilincine vardığımızda onu, ne kadar yücelttiğimizi fark ederiz. Ayrıca çok sevdiğimiz ve sonsuzluk atfettiğimiz bir kişiyi kaybettiğimizde “olamaz, bunun gerçekleşmesi mümkün değil” diyerek hayatımızın kararması da bunu açıklamaz mı? Evet, insan fanidir ama fani olanı istemez. Ona “istemek” duygusu verilmiş ve elbette isteyecektir. Ancak fani olmasına rağmen bir yar-ı bâki isteyecektir. Yine her yönüyle aciz olduğu halde insan, aciz olanı istemez. Bütün acziyetten müstesna bir yârin hayalini kuracaktır.
Aşk, başıboş bir duygu değil; İlâhî isimlerin insandaki akislerinden biri olarak da ele alınır. İnsanın kalbine yerleştirilen muhabbet istidadı, kendi kendine var olmuş bir meyil değildir; o, ezelî bir Cemal’in gölgesidir. Güzelliğe karşı duyulan hayranlık, kemale karşı hissedilen iştiyak ve iyiliğe yönelen sevgi, aslında kalpte parlayan Cemîl isminin bir yansımasıdır. İnsan güzel olanı sever; çünkü bütün güzelliklerin kaynağı olan İlâhî Cemal, fıtratına bu meyli yerleştirmiştir. Aşkın bir başka cephesi ise Vedûd ismiyle irtibatlandırılır. Sevmenin ve sevilmenin hakikî menbaı, sevilmeyi isteyen bir kalpten ziyade, sevmeyi murad eden bir Kudret’tir. İnsan sever; çünkü sevdirilmiştir. Kalpteki muhabbet ateşi, kendine ait bir kıvılcım değil; Vedûd olan Zât’ın tecellisinden düşen bir nurdur. Bu yüzden aşk, doğru istikamette kullanıldığında kişiyi mahlûka esir etmez; bilakis mahlûk üzerinden Hâlık’a ulaştırır. Sevilen, bir ayna olur; aynadaki güzellik ise aynaya değil, onda tecelli eden isme aittir.
Aşk, yönünü bulduğunda insanı yükselten bir merdiven olabilir. Sevilenin fânî yüzünden bâkî olan mânâya geçebilen kişi, aşkını ıztıraptan kurtarır. Böylece sevgi bir bağımlılık değil, bir marifet kapısı hâline gelir. Kalp tek bir fânîye değil, bütün güzelliklerin kaynağına yönelir. O zaman ayrılık mutlak bir kayıp olmaktan çıkar; her şeyin ardında devam eden bir rahmet ve hikmet görülür. Bunun en güzel örneği ise Züleyha’nın Yusuf Peygamber vasıtasıyla Allah’a ulaşması ya da Mecnun’un Leyla üzerinden aşkı hakikiye yönelmesi olabilir. Ya da yaratılanın, Yaradan’dan ötürü sevilmesine kapı aralar. Kişi tefekkür bilinciyle hareket ederek bütün güzellikleri Yaradan’nın bir cilvesi olarak telakki eder. Yusuf peygamber güzel ise onu yaratan ne kadar güzeldir der gibi…
Neticede aşk, insana verilmiş büyük bir sermayedir. Yanlış yerde harcanırsa tükenir ve yakar; doğru istikamette kullanılırsa genişler ve nurlanır. Şefkat ise bu sermayenin daha selametli bir kullanım biçimidir: talep etmeyen, incitmeyen, bağlarken esir etmeyen bir sevgi… İnsan kalbi fânîde boğulmak yerine bâkîye yöneldiğinde, aşk da şefkate dönüşür; yakıcı bir ateş olmaktan çıkar, aydınlatan bir nur hâline gelir. Sonuçta çizilen bu çerçevede aşk, insanı yutan bir girdap değil; doğru okunursa İlâhî isimlere açılan bir penceredir. Cemîl’in güzelliğini, Vedûd’un sevgisini, Rahmân’ın merhametini ve Bâkî’nin sonsuzluğunu kalpte hissettiren bir istidattır. Fânîde takılı kalırsa elem üretir; fakat esmâya yönelirse insanı marifete ve huzura taşır. Böylece aşk, mahlûka saplanan bir bağ olmaktan çıkar; Hâlık’a uzanan nuranî bir yol hâline gelir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

