Fesih Bozan Yazdı: ABD-İran Savaşı’nda Gerçek Galip Kim?
Fesih Bozan Yazdı: ABD-İran Savaşı’nda Gerçek Galip Kim?
ABD-İran Savaşı’nda Gerçek Galip Kim?
ABD ve İsrail’in işgal ve sömürü için yıllardır Ortadoğu’da sürdürdüğü gerilimler, çatışmalar ve savaşlar; Gazze’deki soykırımın ardından, son olarak hukuksuz bir şekilde İran’a savaş açılmasıyla yeni bir boyuta taşındı. Ancak İran’ın güçlü ve tavizsiz bir şekilde karşılık vermesi üzerine, ABD’nin adeta "bükemediği eli öpmesi" olarak değerlendirilebilecek bir anlaşma zeminine gelindiği görülüyor.
ABD ile İran arasında, kamuoyuna yansıyan maddeler çerçevesinde bir anlaşmaya varılırsa, (ki bunlar henüz iddia, 19.6.2026 Cuma günü Cenevre’de imzaların atılması bekleniyor) önümüzdeki dönemin en çok tartışılacak sorusu şu olacak: Bu savaşın gerçek galibi kim?
ABD ve İsrail’in Hedefleri Nelerdi, Ne Gerçekleşti?
Yola çıkarken ABD ve İsrail ittifakının İran’a yönelik net hedefleri vardı:
- İran’da bir rejim değişikliğini gerçekleştirmek,
- İran’ın zengin petrol kaynaklarına el koymak veya doğrudan kontrol etmek,
- Ülkenin nükleer programını tamamen tasfiye etmek,
- Bölgesel caydırıcılığı olan füze programını kontrol altına almak,
- Küresel ticaretin şah damarı olan Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek.
Ancak hesap edemedikleri bir şey vardı: İran’ın sert bir kaya gibi çıkması, her şeye rağmen onurlu ve dik duruşu, ABD’nin "birkaç haftada işi bitiririm" şeklindeki emperyalist kibrini yerle bir etti. Savaşın sonunda bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı.
Uluslararası siyaset ve savaş doktrini açısından bakıldığında bu sonuç, ABD adına stratejik bir fiyaskodur. Çünkü savaşı başlatan bir aktör ilan ettiği hedefleri gerçekleştirememişse mağlup; saldırıya uğrayan ülke ise tüm baskılara rağmen düşmana istediklerini vermemiş ve kırmızı çizgilerini korumuşsa galip sayılır.
İran’ın Kazanımı: Dik Duruş ve Avantajlı Konum
Savaşların gerçek bilançosu yalnızca askeri sonuçlarla ölçülemez. Ekonomik maliyetler ve kazanımlar, bölgesel yansımaları ve uluslararası diplomasi üzerindeki etkiler de değerlendirilmelidir.
Şayet bu barış anlaşması kamuya yansıyan iddialar çerçevesinde masada nihayete ererse; İran, büyük bedeller ödemiş olsa da temel ilkelerinden ödün vermediği için bu süreçten diplomatik ve askeri bir zaferle çıkmıştır denilebilir.
Kamuya yansıyan maddelerin (tabii bunlar henüz iddia seviyesinde) satır araları bu zaferi netçe ortaya koyuyor:
- Füze Programı ve Bölgesel Destek: İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki direniş gruplarına verdiği lojistik/stratejik destek, müzakerelerin gündeminden tamamen çıkarılmıştır. Washington ve Tel Aviv bu maddeyi kabul etmek zorunda kalmıştır.
- Nükleer Faaliyetler: Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamındaki "nükleer silah üretmeme" taahhüdü dışında, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin akıbeti ve sivil nükleer haklar yine müzakerelerin ve İran’ın inisiyatifine bırakılmıştır.
- Ekonomik ve Finansal Kazanımlar: Batı dünyasında dondurulmuş olan 24 milyar dolarlık fonun serbest bırakılması, petrol ihracatına yönelik yaptırımların askıya alınması ve en az 300 milyar dolarlık devasa bir yeniden yapılanma planının devreye sokulacağı iddiası, İran açısından çok ciddi birer ekonomik kazanımdır.
Ortadoğu’nun Geleceği: Yeni Bir Dengenin Eşiği
Bu anlaşma gerçekleşirse, Ortadoğu’da dengelerin yeniden kurulacağının açık bir habercisidir:
Bölgesel Güç Olarak İran: Askeri caydırıcılığını tescil ettiren ve ekonomik rahatlamasını sağlamış olacak bir İran, bölgedeki nüfuz mücadelesinde eskisinden çok daha güçlü bir aktör olarak öne çıkacaktır.
ABD’nin Azalan Rolü: ABD’nin bölgeden kademeli olarak güç çekmesi ve İran’ın iç işlerine müdahale etmeme taahhüdü verdiği iddiası, ABD’nin Ortadoğu’daki hegemonya döneminin son bulacağı ve körfez ülkeleri üzerindeki etkisinin artık ciddi şekilde sorgulanacağının göstergesidir.
İsrail’in Çıkmazı ve Küresel Siyonizm
İsrail, bu anlaşmanın bir tarafı olmadığını, Lübnan ile Gazze’deki vahşi saldırılarını sürdüreceğini ilan etmiştir. Anlaşma metni İsrail’de büyük bir öfke, tepki ve korkuyla karşılanmış; tüm Siyonist yetkililer bu mutabakatın "kendilerini bağlamadığını" belirterek süreci sabote edeceklerini göstermiştir.
Zaten hiç kimse, İsrail’in doğrudan içinde olsun ya da olmasın, uluslararası hiçbir anlaşmaya ve hukuki metne uymayacağını çok iyi bilmektedir.
Onurlu Duruşun Zaferi ve Müslümanların Sorumluluğu
Bu anlaşma, İran’ın onurlu direnişinin bir sonucu olarak, emperyalist hedeflere karşı kazanılmış çok önemli bir diplomatik zaferdir. Ancak karşımızda duran ABD ve İsrail blokunun sözünde durmayacağı, ilk fırsatta arkadan vuracağı, İsrail’in Lübnan ve Filistin’e saldırılarının süreceği ve ABD’nin buna göz yumacağı gerçeği asla unutulmamalı, askeri ve siyasi tedbirleri hiçbir zaman elden bırakılmamalıdır.
Şu gerçekler bir kez daha hafızalara kazınmalıdır:
- Varılan anlaşmanın maddeleri net bir şekilde göstermiştir ki; ABD ve İsrail hak, hukuk, adalet, insanlık veya uluslararası teamülleri tanımaz. Onlar Merhum Erbakan Hocamızın tabiriyle ancak ve ancak "güçten" anlar. İran güçlü bir savunma ve dik duruş sergilenmeseydi bu aşamaya gelinmez ve İran’a hayat hakkı tanınmazdı.
- Tüm Müslümanlar ve bölge halkları bilmelidir ki, ABD ve İsrail bölgedeki fitnenin, terörün ve gözyaşının başıdır. İslam coğrafyasının barışı, refahı, izzeti ve tam bağımsızlığı; emperyalist şer odaklarının başı olan ABD ve İsrail’le işbirliği yapmakta değil, Müslüman ülkelerin kendi aralarında kuracağı D-8 gibi güçlü ve samimi ittifaklardadır.
D-8 Ruhunu Yeniden Canlandırmak
Tarih göstermektedir ki uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar veya kalıcı düşmanlıklar değil, kalıcı çıkarlar vardır. Bu nedenle bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ekonomik, siyasi ve savunma iş birliklerini güçlendirmeleri, dış müdahalelere karşı en etkili güvence olacaktır.
Tam da merhum Necmettin Erbakan Hocamızın vizyonuyla kurulan D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın kuruluş yıl dönümünün idrak edildiği bu günlerde, D-8; kuruluş amaç ve hedefleri doğrultusunda acilen ve çok daha aktif hâle getirilmelidir. NATO, Dünya Bankası ve IMF gibi Batı merkezli küresel güç ve sömürü mekanizmalarına karşı, D-8 gibi alternatif yapılarla durmak artık bir tercih değil, İslami ve insani bir zorunluluktur.
Son olarak şunu da hatırlatmak isterim: Müslüman ülkelerin vatandaşları da artık bir uyanış gerçekleştirmelidir. Kendi coğrafyalarında emperyalizmin taşeronluğunu yapan, dışa bağımlı işbirlikçi lider ve partileri seçmekten vazgeçmeli; gerçek anlamda yerli ve millî olan lider ve partileri desteklemeli ve iktidara taşımalıdır.
Peki, vatandaş; ABD ve İsrail ile el altından iş birliği yapan, küresel sermayeye hizmet eden liderleri nasıl tanıyacak? Elbette meydanlarda atılan hamasi nutuklardan, duygusal ve sahte sözlerden değil; icraatlarından, imzaladıkları anlaşmalardan ve durdukları taraftan tanıyacaktır. Örneğin, Trump'a “dostum”, Trump'ın da onlara “dostum” dediği; İsrail ile ticari ve siyasi ilişkilerini kesmeyen liderlerin işbirlikçi olduğunu kanıtlamaz mı? Bu liderleri tanımak için daha ne yapmalarını bekliyoruz?
Müslüman, Allah'ın “Akletmez misiniz, düşünmez misiniz?” emri gereğince, liderlerinin söylediklerini ve yaptıklarını sorgulamalı, değerlendirmeli ve kıyaslamalıdır ki doğruyu bulabilsinler.
Vesselam.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



