Gurbette Bir Garip, Başkentte Bir Derviş
Gurbette Bir Garip, Başkentte Bir Derviş
Evlat, dünya dediğin bir gölgeliktir. Kimisi o gölgede uyur kalır, kimisi gölgeyi mülk sanır. Ama bazıları vardır ki, güneşin yakıcılığına talip olur; yeter ki hakikat aydınlansın. İşte Muhsin Başkan, o güneşin altında dimdik duranlardandı.
Ankara, ağır bürokrasinin, "asık suratlı" devletin ve kalıplara hapsedilmiş zihinlerin merkezidir. O kente giden çok olur ama o kentten "kendi kalarak" çıkan azdır. O, Ankara’ya yenilmedi. Neden biliyor musun? Çünkü o, sırtını Meclis’in kulislerine değil, Tacettin Dergahı’nın manevi iklimine yaslamıştı. Siyaseti bir makam kavgası değil, bir i'lâ-yi kelimetullah davası bildi. Bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur’an; bir ayağı Anadolu’da, diğeri dünyayı kuşatan bir vizyonda... O, modern zamanın dervişiydi.
Şarkışla’nın Ayazında Pişen İrade
Peki, bu çelikten irade nereden geliyordu? Sivas’ın Şarkışla’sına gitmelisin bunun için. Toprağın sert, insanın mert olduğu o coğrafyaya... Küçük Muhsin, o kerpiç evlerde, helal lokmanın kutsiyetini, komşu hakkını ve vatan sevdasına abdestli başlamayı öğrendi.
"Efendim," dersen bana, "bir insan nasıl bu kadar tavizsiz olur?" Cevabı sadeliktedir evlat. O, lüks salonların değil, Anadolu’nun tozlu yollarının çocuğuydu. Fikirleri şahsi ihtiraslardan değil, milletin sinesinden süzülüp gelmişti. Gençlik yıllarında sokakların barut koktuğu dönemde bile o, "eller silah değil, kalem tutmalı" diyerek bir nesli sağduyuya çağırdı. Kökü mazide olan bir atiydi o.
Medrese-i Yusufiye – Zindanı Nur Eylemek
Şimdi kulak ver... Bir yiğidi en çok ne acıtır? İşkence mi? Hayır. Bir yiğidi en çok, sevdiği vatanın zindanlarında haksız yere yatmak acıtır. C-5 koğuşlarının soğuk duvarları dile gelse de anlatsa... Ama o ne yaptı? Küsmedi. "Devletime küsmem, milletime darılmam" dedi.
Zindanı, bir çilehaneye çevirdi. Orası onun için artık cezaevi değil, Medrese-i Yusufiye idi. Namaz seccadesini gözyaşlarıyla ıslatırken, nefsini o daracık hücrede terbiye etti. Yusuf aleyhisselam gibi kuyuda sabretti ki, Mısır’a sultan olan bir gönle sahip olsun. O günlerde yazdığı "Üşüyorum" şiiri, aslında bir üşüme değil, sonsuzluğa doğru kanat çırpan bir ruhun titreyişiydi. Gençliğin en güzel yıllarını o taş duvarlar arasında bıraktı ama imanını asla teslim etmedi.
Siyasetin Ak Saçlı Alpereni – Nizam-ı Alem
Zindandan çıktıktan sonra önünde iki yol vardı: Ya sistemin çarklarına girip "uyumlu" bir siyasetçi olacaktı ya da hak bildiği yolda tek başına da olsa yürüyecekti. O, gül bahçesine girmeyi seçti. Ama dikensiz bir gül bahçesi değil; "Gül"ün (s.a.v) hatırına çileye talip olanların bahçesi.
Büyük Birlik Partisi’ni kurarken derdi koltuk değildi. "Müslüman Türk’ün dünyaya adalet dağıttığı o nizamı yeniden nasıl kurarız?" derdi buydu. O, haksız bir davada kalabalıklarla yürümektense, haklı bir davada tek başına yürümeyi şeref bildi. 28 Şubat’ın o karanlık, tank sesli günlerinde "Namlusunu milletine çevirmiş tanka selam durmam!" diyen o gür ses, sadece bir siyasetçinin değil, bir milletin vicdanının haykırışıydı.
Sonsuzluğun Sahibi’ne Kanat Çırpış
Ve o meşum gün... 25 Mart. Keş Dağı’nın zirvesinde bir helikopter enkazı ve günlerce süren o sağır edici sessizlik. Bütün bir millet ekran başında, dualarla "üşüyordu". O, çok sevdiği karların üzerinde, tertemiz bir sayfaya şehadetini imzaladı.
Tasavvuf ehli der ki; "Ölüm, sevgilinin sevgiliye kavuşmasıdır." O, ömrü boyunca o vuslatın hazırlığını yapmıştı zaten. Dağların doruğunda, sessizliğin ortasında, sadece Rabbine sığınarak yürüdü öte aleme. Arkasında ne hanlar ne saraylar bıraktı; sadece lekesiz bir isim ve milyonlarca yetim kalmış "Alperen" bıraktı. O gün gökyüzü ağlıyordu ama o, "Gül" bahçesine yürüyordu.
Ey Genç! Miras Sende, Pusula Onda
Bak evlat, hikaye burada bitmiyor. Aksine, o karların altından fışkıran çiçekler gibi yeniden başlıyor. Muhsin Başkan sana ne bıraktı biliyor musun? Bir duruş bıraktı.
- Pazarlıksız sevmek: Vatanı, bayrağı ve milleti hiçbir dünyalık menfaat gözetmeden sevmek.
- Dik durmak: Rüzgara göre eğilmemek, güce tapmamak.
- Gönül adamı olmak: Siyaseti de ticareti de ilmi de sadece Allah rızası için yapmak.
Sen şimdi modern dünyanın gürültüsünde yolunu mu kaybediyorsun? Ankara’nın kalabalığında ruhun mu daralıyor? Dön bak o karlı dağlara. Dön bak Tacettin Dergahı’ndaki o mütevazı kabre. O, orada sadece bir beden olarak yatmaz; bir fikir, bir iman, bir aksiyon olarak yaşar.
Şimdi sıra sende. Onun üşüdüğü yerde senin yüreğin yanmalı. Onun bıraktığı bayrağı, "Nizam-ı Alem" ülküsüyle daha ileriye taşımalısın. Okuduğun her kitapta, attığın her adımda "Muhsinî bir duruş" sergilemelisin. Unutma; dünya yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferdir ama sadece inananlar için.
Mekânı cennet, makamı âli, komşusu Resulullah olsun. Selam olsun Ankara’ya yenilmeyen o yiğit adama...
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

