Mehmet Sönercan Yazdı: Gönlün ve Dilin Dua Kapısı: Hayal
Mehmet Sönercan Yazdı: Gönlün ve Dilin Dua Kapısı: Hayal
Ramazan ayı, insanın yalnızca midesini değil, hayalini de oruca çağırır. Çünkü insan sadece yediğiyle değil, düşündüğüyle, kurduğu cümleyle ve zihninde büyüttüğü tasavvurlarla da beslenir. Hayal çoğu zaman çocukça bir kaçış gibi görülür. Oysa hayal, insanın varlıkla kurduğu en derin temas yollarından biridir. Akıl düşünür, kalp hisseder, ruh yönelir; hayal ise hepsini birbirine bağlar.
Dilsiz bir varlıktır hayal; konuşamaz ama yön gösterir.
Bir bakıma hayal, gönlün dile açılan kapısıdır.
Hayal dediğimiz şey;
Çocukça bir kaçış değil,
Ontolojik bir mertebe,
İdrakin zorunlu aracı,
Hakikatle temasın sembolik alanıdır.
İnsanın iç dünyasında üç büyük merkez vardır: akıl, kalp ve ruh. Akıl hakikati tartar, kalp onu hisseder, ruh ona yönelir. Hayal ise bu üç merkez arasında köprü kurar. Bu noktada Batı felsefesi de benzer bir çerçeve sunar: Kant’a göre hayal gücü, akıl ve duyular arasında bir köprüdür; yalnızca çılgın bir düş değildir, aklın kavrayışı için gerekli bir araçtır ve anlamlı düşünceyi mümkün kılar. Akıl kuru bir hesap makinesine döndüğünde hayal onu canlandırır; kalp suskunlaştığında hayal ona dil verir; ruh yönünü şaşırdığında hayal ona ufuk çizer. Bu yüzden hayal ne tamamen serbest bırakılacak bir başıboşluk ne de bastırılacak bir zaaftır. Hayal, terbiye edilmesi gereken bir kudrettir.
Tam bu noktada Bediüzzaman Said Nursî, hayalin kaderini insanın terbiyesiyle ilişkilendirir. Onun çizdiği çerçeve nettir: Hayal ya akla hizmet eder ya da onu yanıltır. Başka bir ifadeyle hayal, ya tefekküre açılır ya da vehme dönüşür. Eğer hayal nefsin arzularına bağlanırsa kuruntu üretir; eğer hakikate yönelirse dua olur. Bu yüzden hayal, insanın iç dünyasında ya kapıyı göğe açar ya da karanlığa.
Bugün modern insanın en büyük problemlerinden biri, hayalin yönünü kaybetmesidir. Ekranların işgal ettiği zihin, artık hayal kurmuyor; hayale maruz kalıyor. Reklamlar onun yerine düşlüyor, diziler onun yerine duygulanıyor, algoritmalar onun yerine yön tayin ediyor. Böylece hayal, akla hizmet etmekten çıkıp arzuların hizmetkârı hâline geliyor. Sonuçta insan, kendi kurmadığı hayallerin esiri oluyor.
Ramazan ise bu esareti kıran bir zaman dilimidir. Oruç, yalnızca açlık değildir; yön değiştirmedir. Mide susarken hayal konuşur. Gündüz açlığı, gece duasına dönüşür. Sahur ile iftar arasında insan sadece suyu değil, anlamı da bekler. Ramazan, hayalin istikametini yeniden tayin eder: Nefisten Hakk’a doğru.
Dua burada devreye girer. Dua yalnızca dudaktan çıkan kelimeler değildir. Dua, kalbin hayalle kurduğu cümledir. İnsan bazen ne isteyeceğini bilemez ama hayali bilir. Hayal ederken aslında yönelir. Korkularımızı hayal ederiz, umutlarımızı hayal ederiz, kurtuluşumuzu hayal ederiz. Ve bütün bu hayaller bilinçli hâle geldiğinde dua olur. Çünkü dua, insanın aczini fark edip yönünü tayin etmesidir. Hayal ise bu yönelişin dilidir.
Ramazan gecelerinde kurulan sahur sofraları, yalnızca mideyi değil, hayali de besler. “Keşke daha iyi bir insan olsam” cümlesi bir hayaldir. “Bu yıl kalbimi temizlesem” düşüncesi bir hayaldir. “Şu kırgınlığı affedebilsem” temennisi bir hayaldir. Ama bunlar nefsin oyuncağı değil, ruhun çağrısıdır. İşte bu noktada hayal, tefekküre dönüşür. İnsan kendi iç âlemini seyretmeye başlar.
Akıl bu seyirde pusuladır. Kalp bu seyirde motordur. Ruh bu seyirde hedeftir. Hayal ise bu yolculuğun rüzgârıdır. Rüzgâr olmazsa gemi yürümez. Ama rüzgâr kontrolden çıkarsa gemi savrulur. Hayal de böyledir: Akılla yönetilirse istikamet kazandırır; nefsin eline geçerse insanı uçurumlara sürükler.
Ramazan’ın bize kazandırdığı en büyük şeylerden biri de hayali disipline etmektir. Gözün orucu, kulağın orucu, dilin orucu olduğu gibi hayalin de orucu vardır. Kötüyü kurmamak, çirkini beslememek, karamsarlığı büyütmemek… Çünkü hayal beslendiği şeyin çocuğudur. Karanlıkla beslenirse karanlık üretir; nurla beslenirse nur üretir.
Belki de bu yüzden dua, Ramazan’da daha derin hissedilir. Çünkü hayal, arınmış bir kalple birleşir. İnsan bir şeyi istemeden önce onu hayal eder. Hayal, isteğin rahmidir. Dua ise onun doğumudur. Bir toplum neyi hayal ediyorsa, onu dua eder; neyi dua ediyorsa, bir gün onu yaşar.
Bugün bireysel hayallerimiz kadar toplumsal hayallerimiz de yorgun. Umudu kaybeden bir hayal, en büyük yoksulluktur. Ramazan, bu yoksulluğa karşı bir ikramdır. “Yeniden düşünebilirsin” der. “Yeniden yönel” der. “Yeniden iste” der. Çünkü hayal olmadan dua olmaz; dua olmadan da diriliş olmaz.
Sonuçta şunu söyleyebiliriz:
Hayal, gönlün dilidir.
Dua, hayalin edebe bürünmüş hâlidir.
Ramazan ise bu dili terbiye eden mekteptir.
Eğer hayalimizi aklın rehberliğine, kalbin nezaketine ve ruhun istikametine verirsek; hayal kurmak bir kaçış değil, bir yükseliş olur.
Ve belki de insan, tam burada insan olur:
Düşünerek aklıyla,
Hissederek kalbiyle,
Yönelerek ruhuyla
ve hayal ederek…
Çünkü gönlün ve dilin kapısı hayaldir.

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

