Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Bilginin Gölgesinde İnsan

Gündem 04.06.2026 - 15:27, Güncelleme: 04.06.2026 - 15:27
 

Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Bilginin Gölgesinde İnsan

Bilginin Gölgesinde İnsan
Zamanın birinde bir adam, beş metre uzaktan iğnenin deliğinden ipliği geçirmeyi başarmış. Bu mahareti görenler hayrete düşmüş, onu alkışlamış ve büyük bir başarı olarak anlatmaya başlamışlar. Hikâye anlatır ki bu haber padişahın kulağına kadar gitmiş. Adam huzura çağrılmış ve aynı mahareti padişahın önünde de göstermiş. Bunun üzerine padişah tek bir soru sormuş: “Bunu öğrenmek için ne kadar zaman harcadın?” Adam gururla cevap vermiş: “On beş yıl efendim.” Padişahın cevabı ise şaşırtıcı olmuş: “Öyleyse ona on beş yıl zindan cezası verin.” Bu hikâyede cezalandırılan şey maharet değildir. Hikâye aslında başarı ile hikmet arasındaki farkı anlatır. Çünkü mesele iğnenin deliğinden ipliği geçirmek değil, insan ömrünün ne uğruna harcandığıdır. Bugün sosyal medya, dijital dünya ve yapay zekâ çağında karşı karşıya kalınan mesele de budur. İnsanlık tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar hızlı bilgiye ulaşamadı. Hiçbir dönemde bu kadar görünür olamadı. Ancak bu hız ve görünürlük, bazen daha çok konuşup daha az düşünme tuzağını da beraberinde getirebiliyor. Sosyal medya görünürlük sağlıyor.Yapay zekâ hız sağlıyor. Algoritmalar dikkat sağlıyor. Bilinçli kullanılmadığında bu araçlar insana yön vermek yerine, çoğu zaman sürekli bir şeyler yapması, üretmesi, paylaşması ve görünmesi gerektiği hissini uyandırabiliyor. Sanki insanın değeri ürettikleriyle, paylaştıklarıyla ve aldığı alkışlarla ölçülüyormuş gibi bir algı oluşabiliyor. Oysa insan ruhu alkışla değil, anlamla beslenir. Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, hareketi gelişim sanmasıdır. Sürekli meşgul olmak, sürekli üretmek ve sürekli görünmek çoğu zaman ilerlemek olarak kabul edilir. Halbuki her hareket bir ilerleme değildir. Bir insan bütün ömrünü bir maharet geliştirmeye adayabilir. Sonunda hayranlık uyandırabilir. Fakat aynı zamanda ömrünü kaybetmiş de olabilir. Bu yüzden mesele neyin başarıldığı değil, ne uğruna başarıldığıdır. Tam da burada sıkça yanlış anlaşılan bir hadis akla gelir: “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” Bu söz çoğu zaman daha çok üretmek, daha çok kazanmak, daha çok büyümek ve daha çok görünmek şeklinde yorumlanır. Oysa burada işaret edilen şey performans değil, tekâmüldür.   Mesele her gün daha fazla iş bitirmek değildir. Mesele her gün biraz daha olgunlaşmaktır. Dün yapılan işe saplanıp kalmamaktır. Dün alınan alkışı bugünün putuna dönüştürmemektir. Bir işi tamamlayınca ona bağlanmadan yeni bir ufka yürüyebilmektir. Çünkü insanı büyüten şey başarıları değil, başarılarının ötesine geçebilmesidir. Tasavvufun üzerinde durduğu mesele de budur. Hakiki yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur. Daha çok görünmek değil, daha çok görmek meselesidir. Daha çok duyulmak değil, daha çok duymak meselesidir. Daha çok konuşmak değil, hakikati işitecek kadar susabilmektir. Dijital dünyanın oluşturduğu psikolojik iklim, farkında olmadığımızda bizi bu dengeden uzaklaştırabilir. Bilgi çoğaldıkça hikmetin de çoğalacağı düşünülür. Oysa her bilgi insanı olgunlaştırmaz. Çünkü bilgiyle kurulan ilişki bilinçten yoksun olduğunda, bilgi insanı özgürleştirmek yerine yönlendirmeye başlar. Eskiden insanlar aynı hakikati farklı tecrübelerden süzerek konuşurdu. Bugün ise milyonlarca insan aynı kaynaklardan besleniyor, aynı kavramlarla düşünüyor ve aynı cümlelerle konuşuyor. Bu durum, bilinçli bir süzgeçten geçirilmediğinde bilgi çoğalırken bakış açıları daralabiliyor. Farklılık azalıyor. Hayret duygusu kayboluyor. İnsanlar aynı olaylara aynı tepkileri vermeye başlıyor. Böylece düşünce zenginleşmiyor; standartlaşıyor. Bir başka sorun da bilginin kişiselleştirilmesidir. Genel olarak verilen bir bilgi, çoğu zaman bireysel algılanıyor. Ortaya konulan bir eleştiri kişisel saldırı gibi hissediliyor. Söylenen her söz kişinin kendi değeriyle ilişkilendiriliyor. Böylece bilgi, hakikati aramanın aracı olmaktan çıkıp kişinin kendisini yargıladığı bir aynaya dönüşüyor.Daha da önemlisi, bilgi arttıkça tevazu azalabiliyor.Çünkü günümüz dünyası öğrenmekten çok bildiğini hissetmeye teşvik edebiliyor insanı.Oysa hakiki ilim insana büyüklük hissi vermez.Aksine bilmediği şeylerin büyüklüğünü gösterir.Hayret duygusu kaybolduğunda tevazu da kaybolur.Tevazu kaybolduğunda öğrenme durur.Öğrenme durduğunda ise hüküm verme başlar.Bunun sonucunda ortak konuşma alanları da daralır. Paylaşım azalır. Sohbet yerini tartışmaya bırakır. Birlikte düşünme kültürü yerini birbirini doğrulama veya birbirini reddetme kültürüne bırakır.Ve süreç burada bitmez.Eğer dikkatimizi yönetmeyi öğrenemezsek, insana önce neye dikkat edeceği gösterilir. Sonra neye öfkeleneceği öğretilir. Ardından neyi seveceği belirlenir. Sonrasında neyi düşünmesi gerektiği fısıldanır. En sonunda ise kişi kendi düşüncelerini ürettiğini zannederken başkalarının kurduğu yollar üzerinde yürümeye başlar. İrade tamamen kaybolmaz. Fakat yönünü kaybedebilir. Bu yüzden çağın en büyük meselesi bilgi eksikliği değil, bilgiyi bilinçli bir düşünmeyle harmanlayamama eksikliğidir. Mesele bilgiye ulaşamamak değildir. Bilgi seline rağmen kendi özgün düşüncesini koruyabilmektir. Bir diğer önemli yanılgı da bilginin bir metaya dönüşmesidir. Oysa bilgi ile emek aynı şey değildir. Emek karşılık bulmalıdır. Bir insanın yıllarca okuyarak, araştırarak, tecrübe ederek elde ettiği birikimin elbette bir değeri vardır. Fakat değerli olan bilginin kendisi değil, ona ulaşmak için verilen emektir. Çünkü bilgi insanın mülkü değildir. İnsan onu üretmez; keşfeder. İnsan onu yaratmaz; kendisine açılan kadarını fark eder. Bu yüzden bilgi paylaşıldıkça çoğalır. Saklandıkça eksilir. Bugün dijital dünyada birçok kişi bilgiden çok dikkat çekmeye odaklanabiliyor. Oysa dikkat ile bilgi aynı şey değildir. Bilgi insanı derinleştirir. Dikkat insanı görünür kılar. Bilgi yön verir. Dikkat sahne verir. Sahne büyüdükçe insan büyümez. Bazen yalnızca gölgesi büyür. Belki de bu yüzden o eski hikâye hâlâ güncelliğini koruyor. Çünkü asıl soru şudur: Kaç kişinin alkışladığı mı önemlidir, yoksa ömrün ne uğruna harcandığı mı? İğnenin deliğinden ipliği geçirmek büyük bir maharet olabilir. Fakat insanın, çağın getirdiği bu muazzam dijital imkânların ve gürültünün içinden kendi hakikatini, iradesini bilinçle geçirebilmesi çok daha büyük bir başarıdır. Zira günün sonunda insanın hesabı, ekranlarda ne kadar göründüğünden değil; ömrünü neye adadığından sorulacaktır.
Bilginin Gölgesinde İnsan

Zamanın birinde bir adam, beş metre uzaktan iğnenin deliğinden ipliği geçirmeyi başarmış. Bu mahareti görenler hayrete düşmüş, onu alkışlamış ve büyük bir başarı olarak anlatmaya başlamışlar.

Hikâye anlatır ki bu haber padişahın kulağına kadar gitmiş. Adam huzura çağrılmış ve aynı mahareti padişahın önünde de göstermiş. Bunun üzerine padişah tek bir soru sormuş:

“Bunu öğrenmek için ne kadar zaman harcadın?”

Adam gururla cevap vermiş:

“On beş yıl efendim.”

Padişahın cevabı ise şaşırtıcı olmuş:

“Öyleyse ona on beş yıl zindan cezası verin.”

Bu hikâyede cezalandırılan şey maharet değildir. Hikâye aslında başarı ile hikmet arasındaki farkı anlatır. Çünkü mesele iğnenin deliğinden ipliği geçirmek değil, insan ömrünün ne uğruna harcandığıdır.

Bugün sosyal medya, dijital dünya ve yapay zekâ çağında karşı karşıya kalınan mesele de budur.

İnsanlık tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar hızlı bilgiye ulaşamadı. Hiçbir dönemde bu kadar görünür olamadı. Ancak bu hız ve görünürlük, bazen daha çok konuşup daha az düşünme tuzağını da beraberinde getirebiliyor.

Sosyal medya görünürlük sağlıyor.Yapay zekâ hız sağlıyor. Algoritmalar dikkat sağlıyor.

Bilinçli kullanılmadığında bu araçlar insana yön vermek yerine, çoğu zaman sürekli bir şeyler yapması, üretmesi, paylaşması ve görünmesi gerektiği hissini uyandırabiliyor. Sanki insanın değeri ürettikleriyle, paylaştıklarıyla ve aldığı alkışlarla ölçülüyormuş gibi bir algı oluşabiliyor.

Oysa insan ruhu alkışla değil, anlamla beslenir.

Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, hareketi gelişim sanmasıdır. Sürekli meşgul olmak, sürekli üretmek ve sürekli görünmek çoğu zaman ilerlemek olarak kabul edilir. Halbuki her hareket bir ilerleme değildir.

Bir insan bütün ömrünü bir maharet geliştirmeye adayabilir. Sonunda hayranlık uyandırabilir. Fakat aynı zamanda ömrünü kaybetmiş de olabilir.

Bu yüzden mesele neyin başarıldığı değil, ne uğruna başarıldığıdır.

Tam da burada sıkça yanlış anlaşılan bir hadis akla gelir:

“İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”

Bu söz çoğu zaman daha çok üretmek, daha çok kazanmak, daha çok büyümek ve daha çok görünmek şeklinde yorumlanır.

Oysa burada işaret edilen şey performans değil, tekâmüldür.

 

Mesele her gün daha fazla iş bitirmek değildir.

Mesele her gün biraz daha olgunlaşmaktır.

Dün yapılan işe saplanıp kalmamaktır.

Dün alınan alkışı bugünün putuna dönüştürmemektir.

Bir işi tamamlayınca ona bağlanmadan yeni bir ufka yürüyebilmektir.

Çünkü insanı büyüten şey başarıları değil, başarılarının ötesine geçebilmesidir.

Tasavvufun üzerinde durduğu mesele de budur.

Hakiki yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur.

Daha çok görünmek değil, daha çok görmek meselesidir.

Daha çok duyulmak değil, daha çok duymak meselesidir.

Daha çok konuşmak değil, hakikati işitecek kadar susabilmektir.

Dijital dünyanın oluşturduğu psikolojik iklim, farkında olmadığımızda bizi bu dengeden uzaklaştırabilir.

Bilgi çoğaldıkça hikmetin de çoğalacağı düşünülür. Oysa her bilgi insanı olgunlaştırmaz.

Çünkü bilgiyle kurulan ilişki bilinçten yoksun olduğunda, bilgi insanı özgürleştirmek yerine yönlendirmeye başlar.

Eskiden insanlar aynı hakikati farklı tecrübelerden süzerek konuşurdu. Bugün ise milyonlarca insan aynı kaynaklardan besleniyor, aynı kavramlarla düşünüyor ve aynı cümlelerle konuşuyor.

Bu durum, bilinçli bir süzgeçten geçirilmediğinde bilgi çoğalırken bakış açıları daralabiliyor.

Farklılık azalıyor.

Hayret duygusu kayboluyor.

İnsanlar aynı olaylara aynı tepkileri vermeye başlıyor.

Böylece düşünce zenginleşmiyor; standartlaşıyor.

Bir başka sorun da bilginin kişiselleştirilmesidir.

Genel olarak verilen bir bilgi, çoğu zaman bireysel algılanıyor. Ortaya konulan bir eleştiri kişisel saldırı gibi hissediliyor. Söylenen her söz kişinin kendi değeriyle ilişkilendiriliyor.

Böylece bilgi, hakikati aramanın aracı olmaktan çıkıp kişinin kendisini yargıladığı bir aynaya dönüşüyor.Daha da önemlisi, bilgi arttıkça tevazu azalabiliyor.Çünkü günümüz dünyası öğrenmekten çok bildiğini hissetmeye teşvik edebiliyor insanı.Oysa hakiki ilim insana büyüklük hissi vermez.Aksine bilmediği şeylerin büyüklüğünü gösterir.Hayret duygusu kaybolduğunda tevazu da kaybolur.Tevazu kaybolduğunda öğrenme durur.Öğrenme durduğunda ise hüküm verme başlar.Bunun sonucunda ortak konuşma alanları da daralır. Paylaşım azalır. Sohbet yerini tartışmaya bırakır.

Birlikte düşünme kültürü yerini birbirini doğrulama veya birbirini reddetme kültürüne bırakır.Ve süreç burada bitmez.Eğer dikkatimizi yönetmeyi öğrenemezsek, insana önce neye dikkat edeceği gösterilir.

Sonra neye öfkeleneceği öğretilir.

Ardından neyi seveceği belirlenir.

Sonrasında neyi düşünmesi gerektiği fısıldanır.

En sonunda ise kişi kendi düşüncelerini ürettiğini zannederken başkalarının kurduğu yollar üzerinde yürümeye başlar.

İrade tamamen kaybolmaz. Fakat yönünü kaybedebilir. Bu yüzden çağın en büyük meselesi bilgi eksikliği değil, bilgiyi bilinçli bir düşünmeyle harmanlayamama eksikliğidir.

Mesele bilgiye ulaşamamak değildir.

Bilgi seline rağmen kendi özgün düşüncesini koruyabilmektir.

Bir diğer önemli yanılgı da bilginin bir metaya dönüşmesidir.

Oysa bilgi ile emek aynı şey değildir.

Emek karşılık bulmalıdır.

Bir insanın yıllarca okuyarak, araştırarak, tecrübe ederek elde ettiği birikimin elbette bir değeri vardır.

Fakat değerli olan bilginin kendisi değil, ona ulaşmak için verilen emektir.

Çünkü bilgi insanın mülkü değildir.

İnsan onu üretmez; keşfeder.

İnsan onu yaratmaz; kendisine açılan kadarını fark eder. Bu yüzden bilgi paylaşıldıkça çoğalır.

Saklandıkça eksilir. Bugün dijital dünyada birçok kişi bilgiden çok dikkat çekmeye odaklanabiliyor. Oysa dikkat ile bilgi aynı şey değildir. Bilgi insanı derinleştirir.

Dikkat insanı görünür kılar. Bilgi yön verir. Dikkat sahne verir. Sahne büyüdükçe insan büyümez.

Bazen yalnızca gölgesi büyür. Belki de bu yüzden o eski hikâye hâlâ güncelliğini koruyor.

Çünkü asıl soru şudur:

Kaç kişinin alkışladığı mı önemlidir, yoksa ömrün ne uğruna harcandığı mı?

İğnenin deliğinden ipliği geçirmek büyük bir maharet olabilir.

Fakat insanın, çağın getirdiği bu muazzam dijital imkânların ve gürültünün içinden kendi hakikatini, iradesini bilinçle geçirebilmesi çok daha büyük bir başarıdır.

Zira günün sonunda insanın hesabı, ekranlarda ne kadar göründüğünden değil; ömrünü neye adadığından sorulacaktır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.