Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: En Çok Konuşan Değil, En Çok Dinleyen Kazanır
Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: En Çok Konuşan Değil, En Çok Dinleyen Kazanır
En Çok Konuşan Değil, En Çok Dinleyen Kazanır
İnsan önce konuşmayı mı öğrendi, yoksa dinlemeyi mi? Belki de medeniyetin hikâyesi bu sorunun cevabında saklıdır.
İnsan ilk sözü bir okulda öğrenmedi. Bir kitabın sayfalarında da bulmadı. İlk söz, ateşin etrafında doğdu. Henüz şehirler kurulmamış, yüksek duvarlar örülmemiş, kapılar kilitlenmemişti. İnsan göğe bakarak yaşıyor, toprağa basarak düşünüyordu.
Akşam olunca bir ateş yakılırdı. O ateş yalnızca soğuğu uzaklaştırmak için değildi; insanları birbirine yaklaştırmak içindi. Ateşin çevresinde en yaşlı konuşur, en küçük dinlerdi. Sonra sıra küçüğe gelir, bu kez en yaşlı onu dikkatle dinlerdi. Çünkü bilirlerdi ki bir topluluğu ayakta tutan ateş değil, ateşin etrafında kurulan muhabbettir.
Belki de bu yüzden eski Türklerde "ocak" yalnızca ateş yakılan yer değildi. Ocak; neslin devamı, hatıranın mekânı ve duanın yükseldiği yerdi. Bugün hâlâ birine dua ederken "Ocağı tütsün." deriz. Hiç düşündük mü, neden "Evi olsun." demeyiz de "Ocağı tütsün." deriz?
Çünkü evi duvarlar inşa eder; ocağı ise insanlar yaşatır. Ocağın tütmesi, aynı sofrada buluşan, aynı ekmeği paylaşan ve en önemlisi birbirinin sesine kulak veren insanların varlığıdır.
Belki de iletişim dediğimiz şey tam olarak budur. Aynı kelimeleri konuşabilmek değil, aynı hakikatin etrafında oturabilmektir.
Modern psikoloji, insanın en temel ihtiyacının görülmek ve anlaşılmak olduğunu söylüyor. Kadim irfan ise bunu yüzyıllar önce tek cümleyle ifade etmişti: "Hatır sormak."
Ne zarif bir ifadedir bu...
Eskiler kapıyı çaldığında önce "Hatırın nasıl?" diye sorardı. Çünkü bilirlerdi ki insanın asıl evi bedeni değil, gönlüdür. İşi bozulanın çaresi bulunur; fakat hatırı kırılanın ilacı kolay bulunmaz.
Dinlemek de tam burada başlar. Dinlemek yalnızca sözü işitmek değildir. Karşımızdakine, "Varlığın benim için kıymetlidir." hissini verebilmektir. Çünkü insan, önce duyulduğunda konuşur; anlaşıldığında ise gönlünü açar.
Dinlemek: Görmenin Başka Bir Hâli
Peygamber Efendimiz’in aile hayatına ve insanlarla kurduğu ilişkiye baktığımızda, dinlemenin ne kadar derin bir anlam taşıdığını görürüz.
O, insanları sadece kulağıyla dinlemezdi. Bütün varlığıyla dinlerdi. Karşısındaki konuşurken yüzünü ona çevirir, sözünü kesmez, muhatabına kendisini değerli hissettirirdi. Çünkü biliyordu ki insan önce görülmek ister, sonra anlaşılmak, ardından değişmeye ve gelişmeye hazır hâle gelir. Bir çocuğa yaklaşırken onun seviyesine iner, onun dünyasına girerdi. Bir insanın yaşına, makamına ya da durumuna göre değil; taşıdığı insanlık değeriyle ilgilenirdi. Çünkü insanı onurlandırmak, iletişimin en temel ahlâkıdır.
Bugün gelişim psikolojisi, özellikle çocuklarla kurulan iletişimde göz hizasının, beden yöneliminin ve güven veren bir yaklaşımın bağ kurmayı güçlendirdiğini söylüyor. Bir çocuğun karşısına eğilmek, ona yalnızca fiziksel olarak yaklaşmak değildir; onun dünyasına "Sen önemlisin." mesajı vermektir.
Asırlar önce bunun adı bilim değildi; bunun adı üsluptu.
Ehil insanlar, "Nazar, kelâmdan önce gelir." der. Çünkü bazen bir bakış, uzun cümlelerin anlatamadığını anlatır. Bir annenin evladına bakışı, bir babanın omza koyduğu el, bir dedenin torununu sessizce dinleyişi… Bunların hiçbiri sadece bir davranış değildir. Bunlar insanın hafızasında ömür boyu kalan görünmez izlerdir.
Çünkü insan hafızasında çoğu zaman söylenen bütün cümlelerden önce, kendisine nasıl hissettirildiğini taşır. Kaçımız büyüklerimizin bütün nasihatlerini kelimesi kelimesi hatırlıyoruz? Ama kaçımız bize nasıl baktıklarını unutabiliyoruz?
İnsanın gönlünde kalan, çoğu zaman sözün kendisi değil; sözün içindeki sevgidir.
- Ortak sofralardır hatırlanan,
- Birlikte içilen çaydır,
- Kapıdan girerken verilen samimi bir selâmdır,
- Birinin gerçekten "Nasılsın?" diye sormasıdır.
Çünkü hatır sormak, sadece bir soru değildir. Karşımızdaki insanın varlığına yer açmaktır.
Pasif Bir Sessizlik Değil, Canlı Bir Eşlik: Aktif Dinleme
Dinlemek pasif bir eylem ya da sadece susmak değildir.
Tepkisiz, duvarsı bir sessizlik karşı tarafta "Yok sayılma" hissi yaratarak öfkeyi artırabilir. Dinleme, kaskatı durmak değil; "Seni duyuyorum, buradayım" mesajını veren canlı ve aktif bir süreç olmalıdır.
Bu süreçte dinleyen kişi, sadece duymakla kalmayıp karşı tarafın cümlesini özetleyerek geri vermelidir.
"Anladığım kadarıyla seni en çok yoran şey bu olmuş..." diyebilmek, muhatabına cümlenin ve duygunun adresine ulaştığını hissettirir.
Dinlemenin olumlu etkileri tam da burada ortaya çıkar. Kişi kendisini yargılanmış, küçümsenmiş veya sürekli eleştirilmiş hissettiğinde zihni savunmaya geçer. Savunmaya geçen insan artık anlamaya değil, kendisini korumaya odaklanır. Bu yüzden ailelerde, dostluklarda ve toplumlarda birçok sorun konuşmanın azlığından değil; gerçek anlamda dinlemenin yokluğundan büyür.
Bazen insanın ihtiyacı bir çözüm değil, bir eşliktir. Sürekli tavsiye vermek yerine önce duyguyu görmek gerekir:
- "Bunu yaşamak senin için zor olmuş olmalı."
- "Böyle hissetmeni anlayabiliyorum."
Bu cümleler sorunu hemen çözmeyebilir; fakat insanın kendisini yalnız hissetmesini engeller.
İyi Bir Dinleyici Nasıl Olur?
- Anlamak için dinlemek gerekir: Çoğu insan karşısındakini dinlerken aslında kendi vereceği cevabı hazırlar. Oysa gerçek dinleme, zihni susturup karşımızdaki insanın dünyasına kısa bir süre misafir olmaktır.
- Yargılamadan dinlemek gerekir: İnsan kendini güvende hissettiği yerde açılır. Suçlanacağını düşünen kişi, kalbinin kapılarını kapatır. Hz. Musa’nın Firavun’a gönderilirken aldığı ilahi öğütte olduğu gibi: "Onunla yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya korkar." (Tâhâ, 44). Burada dikkat çeken şey, muhatabın kim olduğundan önce iletişim dilinin nasıl olması gerektiğidir. Sertlik bazen direnci artırır; hikmetli ve yumuşak bir üslup ise kapı açar.
- Beden diliyle dinlemek gerekir: Dinlemek sadece kulakla olmaz. Göz teması kurmak, telefonu bırakmak, sözünü kesmemek, sessizliğe izin vermek ve duyguyu yansıtan ifadeler kullanmak... Bütün bunlar karşı tarafa şu mesajı verir: "Sen benim için önemlisin."
İletişimin İki Ucu: Anlatmak ve Dinlemek
İletişim tek kişilik bir sergileme alanı değildir. İyi bir dinleyicinin var olabilmesi için, kendini savunmaya geçirmeden ifade edebilen bir anlatıcıya da ihtiyaç vardır. Dinlemeyi kolaylaştırmak, doğru ve yapıcı bir dille ifade etmekle başlar. Sitemle, suçlamayla başlayan bir söze kulak kabartmak zordur; fakat samimiyetle açılan bir kalbe kapı kapatmak aynı derecede güçtür.
Öte yandan, bir evde sürekli bir taraf dinliyor, diğer taraf dökülüyorsa orada denge bozulur. İletişim, ruhların birbiriyle beslendiği çift yönlü bir akıştır. Biri sürekli yükünü boşaltan, diğeri ise sürekli o yükü göğüsleyen olduğunda muhabbetin ocağı zamanla soğur.
Zira dinlemek niyetle başlar, doğru teknikle sürdürülür, sorumluluk ve öz-düzenleme ile korunur.
Kaybettiğimiz Şey Belki de Dinlemek
Bugün ailelerimizin yaşadığı en büyük eksikliklerden biri sevgisizlik değil; birbirimizin iç dünyasına yeterince dokunamamaktır.
Çocuklarımızın notlarını biliyoruz ama kaygılarını her zaman bilmiyoruz. Eşimizin sorumluluklarını görüyoruz ama yorgunluğunu bazen fark etmiyoruz. Anne babamızın ihtiyaçlarını takip ediyoruz ama sessizliklerinin ardındaki duyguları duyamıyoruz.
Belki de iletişim krizimizin sebebi konuşmayı bilmememiz değildir. Belki de asıl mesele, dinlemeyi unutmuş olmamızdır.
Çünkü insan konuşarak kendini anlatır; fakat dinlendiğinde kendini ait hisseder.
Ve belki de bir evde en çok konuşan değil, en çok dinleyen kazanır.
Çünkü bazen bir insanı değiştiren şey söylediğimiz en doğru söz değil; ona kendisini değerli hissettiren en samimi dinleyiştir.

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



