Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Gerçek ile Korku Arasında: Modern İnsanın Görünmeyen Tapınakları

Gündem 01.04.2026 - 19:11, Güncelleme: 01.04.2026 - 19:14
 

Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Gerçek ile Korku Arasında: Modern İnsanın Görünmeyen Tapınakları

Put Kavramının Dönüşümü
İnsan, tarih boyunca putları kırdığını zannetti. Oysa putlar yıkılmadı; sadece biçim değiştirdi. Bir zamanlar taş, çamur ve tahtadan yapılmış heykeller vardı. Bugün ise onların yerini düşünceler, korkular, arzular ve ideolojiler aldı. Modern insan kendini özgür ve akılcı sayıyor; fakat nefsi, kaygıları, onay ihtiyacı ve kontrol arzusu onun görünmez bağları hâline gelmiş durumda. Kimse artık “tapıyorum” demiyor. Ama vazgeçemediği, onsuz var olamayacağını düşündüğü her şey karşısında sessiz bir teslimiyet yaşıyor. Asıl soru şu: İnsan gerçekten putları yıktı mı, yoksa sadece onlara daha sofistike isimler mi verdi? Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav), ahir zamanda insanların farkına varmadan bağlandıkları putlar edineceğini haber verir. Bu putlar artık sadece taş ve tahtadan değildir; kimi zaman makam, kimi zaman onay, kimi zaman korku, kimi zaman da insanın kendi zihnidir. Fakat modern insanın en derin kör noktalarından biri şudur: Artık putlar sadece düşünceler değildir. İnsanlar ve eşyalar da putlaşabilir. Bir insanı kaybetme korkusuyla kendini kaybetmek… Bir ilişkiyi sürdürmek uğruna hakikatinden vazgeçmek… Bir eşyaya, bir hatıraya, bir mekâna tutunarak zamanı durdurmaya çalışmak…Bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında “tapınma” gibi görünmez. Ama içeride sessiz bir cümle dolaşır:“Onsuz ben kimim?”İşte bu soru, bağımlılığın en saf hâlidir. Bunu hayatın içinden küçük örneklerde görmek zor değil:Bir insan, yıllarca mutlu olmadığı bir ilişkide kalır. Gitmek ister ama gidemez. Çünkü aslında o kişiyi değil, “terk edilen olmama” kimliğini korumaya çalışıyordur. Bir başkası, artık ona hizmet etmeyen bir eşyayı atamaz. Eski bir defter, bir kıyafet, bir hediye… Çünkü o eşya sadece bir nesne değil, geçmişteki bir “ben”in taşıyıcısıdır. Bir diğeri, sürekli başarılı olmak zorundadır. Dinlenemez, yavaşlayamaz. Çünkü başarısızlık ihtimali, onun için sadece bir sonuç değil, “değersiz biri olma” tehdididir. Ve bir başkası… Herkes tarafından sevilmek ister. Birinin onayını kaybettiğinde içi daralır. Çünkü o onay, onun için bir duygu değil, varoluşunun teminatı hâline gelmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama hepsinin kökünde aynı bağ vardır: İnsan, bir şeye tutunarak kendini tanımlar. İnsan bazen birini sevmez; onda eksik parçasını taşır. Bazen bir eşyayı saklamaz; onda geçmişteki bir “ben”i korur. Bu yüzden ayrışamaz. Bu yüzden bırakamaz. Çünkü bıraktığında sadece bir şeyi değil, kendi hakkında kurduğu hikâyeyi de kaybedeceğini zanneder. Bugün terapi odalarına giren birçok insanın görünmez yükü de budur. Çoğu zaman bir sorunla değil, bir “put” ile gelirler:“Başarılı olmalıyım.” “Herkes beni sevmeli.” “Güçlü görünmeliyim.” “Kontrol bende olmalı.” “Onsuz yaşayamam.” “Bunu kaybedersem ben de dağılırım.”Bu cümleler masum görünür. Ama kişi kimliğini bunların üzerine kurduysa, artık onlar bir düşünce değil; varoluşsal bir bağımlılık hâline gelmiştir. Terapi çoğu zaman bu içsel putları yıkma sürecidir. Ve evet… Bu yıkım acı verir. Çünkü yıkılan sadece bir düşünce değildir. Yıkılan, o düşüncenin üzerine inşa edilmiş benliktir. Modern hayatın kaygı, belirsizlik ve gelecek korkusuyla birleşen anlam boşluğu da bu putları besler. İnsan, değersizlik hissini başarıyla, sevgisizlik korkusunu onayla, belirsizliği kontrolle doldurmaya çalışır. Ama her dolduruş, yeni bir bağımlılık üretir. Ve en derin bağımlılık şudur: İnsanın, kendisini bir şeye tutunmadan var edemeyeceğine inanması. Francis Bacon yüzyıllar önce zihnin hakikati çarpıtan dört putundan söz etmişti: kabile, mağara, çarşı ve tiyatro putları… İnsan gerçeği doğrudan göremez; çünkü zihni zaten eğrilmiş bir aynadır. Bugün buna bir şey daha eklemek gerekiyor: Bağlanma putu. İnsan artık sadece yanlış düşünmez; yanlış bağlanır. Daha da geriye gittiğimizde, Hz. İbrahim’in kıssasında çok derin bir sembol görürüz. Küçük putları kırıp baltayı en büyük putun eline bıraktığında, aslında sadece taşları parçalamıyordu. O, şu soruyu görünür kılıyordu: “Kendini bile savunamayan bir şeye nasıl teslim oluyorsunuz?” Bu soru bugün de geçerli. İnsanın içinde birçok küçük put vardır: onay ihtiyacı, korku, kıskançlık, terk edilme endişesi, sahip olma arzusu… Ama hepsinin arkasında daha büyük bir put durur: merkezde olma arzusu, yani nefsin kendisi. İnsan birini bırakamadığında çoğu zaman o kişiyi değil, kendi merkezde olma ihtiyacını bırakamaz. Bir eşyayı atamadığında, çoğu zaman o eşyayı değil, geçmişteki benliğini bırakamaz. Ve tam bu noktada insan kendine şu soruyu sorar: “Bu giderse ben kalır mıyım?”Çünkü insan, bir şeyi bırakırken aslında sadece onu değil; onunla birlikte taşıdığı kimlik etiketlerini de bırakacağını hisseder. Kendisini “başarılı”, “güçlü”, “vazgeçilmez”, “terk edilmeyen” gibi sıfatlarla tanımlar. Zamanla bu etiketler benliğin yerini alır ve onları kaybetmek, bir eksilme değil, neredeyse bir dağılma gibi algılanır. Oysa asıl yüzleşme burada başlar: Etiketler soyulduğunda geriye ne kalır? İnsan bu soruyla, sahte benlik ile öz benlik arasındaki o ince çizgiye gelir. Tutunduğu her şey birer benlik uzantısıysa, onları bırakmak bir kayıp değil; bir arınmadır. Ve çoğu zaman insan, tam da bu soyulma anında fark eder: Kalan şey eksilmiş bir “ben” değil, ilk kez sadeleşmiş bir “ben”dir. Sonuçta mesele şudur: Put her çağda vardır. Şekil değiştirir, isim değiştirir; ama insanın tutunma ihtiyacı değişmez. Eğer bu tutunma hakikate yönelmezse, bir insana, bir eşyaya, bir fikre ya da bir korkuya yönelir.Ve belki de en zor yıkım, dışarıdaki değil; içerideki putun yıkımıdır.Çünkü insan, bıraktıkça eksilmez. Bıraktıkça ortaya çıkar.  
Put Kavramının Dönüşümü

İnsan, tarih boyunca putları kırdığını zannetti.

Oysa putlar yıkılmadı; sadece biçim değiştirdi. Bir zamanlar taş, çamur ve tahtadan yapılmış heykeller vardı. Bugün ise onların yerini düşünceler, korkular, arzular ve ideolojiler aldı. Modern insan kendini özgür ve akılcı sayıyor; fakat nefsi, kaygıları, onay ihtiyacı ve kontrol arzusu onun görünmez bağları hâline gelmiş durumda. Kimse artık “tapıyorum” demiyor.
Ama vazgeçemediği, onsuz var olamayacağını düşündüğü her şey karşısında sessiz bir teslimiyet yaşıyor.

Asıl soru şu:
İnsan gerçekten putları yıktı mı, yoksa sadece onlara daha sofistike isimler mi verdi? Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav), ahir zamanda insanların farkına varmadan bağlandıkları putlar edineceğini haber verir. Bu putlar artık sadece taş ve tahtadan değildir; kimi zaman makam, kimi zaman onay, kimi zaman korku, kimi zaman da insanın kendi zihnidir. Fakat modern insanın en derin kör noktalarından biri şudur:
Artık putlar sadece düşünceler değildir.
İnsanlar ve eşyalar da putlaşabilir.

Bir insanı kaybetme korkusuyla kendini kaybetmek…
Bir ilişkiyi sürdürmek uğruna hakikatinden vazgeçmek…
Bir eşyaya, bir hatıraya, bir mekâna tutunarak zamanı durdurmaya çalışmak…Bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında “tapınma” gibi görünmez.
Ama içeride sessiz bir cümle dolaşır:“Onsuz ben kimim?”İşte bu soru, bağımlılığın en saf hâlidir. Bunu hayatın içinden küçük örneklerde görmek zor değil:Bir insan, yıllarca mutlu olmadığı bir ilişkide kalır.
Gitmek ister ama gidemez. Çünkü aslında o kişiyi değil,
“terk edilen olmama” kimliğini korumaya çalışıyordur. Bir başkası, artık ona hizmet etmeyen bir eşyayı atamaz.
Eski bir defter, bir kıyafet, bir hediye…
Çünkü o eşya sadece bir nesne değil,
geçmişteki bir “ben”in taşıyıcısıdır. Bir diğeri, sürekli başarılı olmak zorundadır.
Dinlenemez, yavaşlayamaz.
Çünkü başarısızlık ihtimali, onun için sadece bir sonuç değil,
“değersiz biri olma” tehdididir. Ve bir başkası…
Herkes tarafından sevilmek ister.
Birinin onayını kaybettiğinde içi daralır.
Çünkü o onay, onun için bir duygu değil,
varoluşunun teminatı hâline gelmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Ama hepsinin kökünde aynı bağ vardır:
İnsan, bir şeye tutunarak kendini tanımlar. İnsan bazen birini sevmez;
onda eksik parçasını taşır.
Bazen bir eşyayı saklamaz;
onda geçmişteki bir “ben”i korur. Bu yüzden ayrışamaz.
Bu yüzden bırakamaz.
Çünkü bıraktığında sadece bir şeyi değil,
kendi hakkında kurduğu hikâyeyi de kaybedeceğini zanneder.

Bugün terapi odalarına giren birçok insanın görünmez yükü de budur. Çoğu zaman bir sorunla değil, bir “put” ile gelirler:“Başarılı olmalıyım.”
“Herkes beni sevmeli.”
“Güçlü görünmeliyim.”
“Kontrol bende olmalı.”
“Onsuz yaşayamam.”
“Bunu kaybedersem ben de dağılırım.”Bu cümleler masum görünür.
Ama kişi kimliğini bunların üzerine kurduysa, artık onlar bir düşünce değil; varoluşsal bir bağımlılık hâline gelmiştir. Terapi çoğu zaman bu içsel putları yıkma sürecidir.
Ve evet… Bu yıkım acı verir. Çünkü yıkılan sadece bir düşünce değildir.
Yıkılan, o düşüncenin üzerine inşa edilmiş benliktir.

Modern hayatın kaygı, belirsizlik ve gelecek korkusuyla birleşen anlam boşluğu da bu putları besler. İnsan, değersizlik hissini başarıyla, sevgisizlik korkusunu onayla, belirsizliği kontrolle doldurmaya çalışır. Ama her dolduruş, yeni bir bağımlılık üretir. Ve en derin bağımlılık şudur:
İnsanın, kendisini bir şeye tutunmadan var edemeyeceğine inanması.

Francis Bacon yüzyıllar önce zihnin hakikati çarpıtan dört putundan söz etmişti: kabile, mağara, çarşı ve tiyatro putları… İnsan gerçeği doğrudan göremez; çünkü zihni zaten eğrilmiş bir aynadır. Bugün buna bir şey daha eklemek gerekiyor:
Bağlanma putu.

İnsan artık sadece yanlış düşünmez;
yanlış bağlanır. Daha da geriye gittiğimizde, Hz. İbrahim’in kıssasında çok derin bir sembol görürüz. Küçük putları kırıp baltayı en büyük putun eline bıraktığında, aslında sadece taşları parçalamıyordu. O, şu soruyu görünür kılıyordu:

“Kendini bile savunamayan bir şeye nasıl teslim oluyorsunuz?”

Bu soru bugün de geçerli. İnsanın içinde birçok küçük put vardır: onay ihtiyacı, korku, kıskançlık, terk edilme endişesi, sahip olma arzusu…
Ama hepsinin arkasında daha büyük bir put durur:
merkezde olma arzusu, yani nefsin kendisi. İnsan birini bırakamadığında çoğu zaman o kişiyi değil,
kendi merkezde olma ihtiyacını bırakamaz. Bir eşyayı atamadığında,
çoğu zaman o eşyayı değil,
geçmişteki benliğini bırakamaz.

Ve tam bu noktada insan kendine şu soruyu sorar:

“Bu giderse ben kalır mıyım?”Çünkü insan, bir şeyi bırakırken aslında sadece onu değil; onunla birlikte taşıdığı kimlik etiketlerini de bırakacağını hisseder. Kendisini “başarılı”, “güçlü”, “vazgeçilmez”, “terk edilmeyen” gibi sıfatlarla tanımlar. Zamanla bu etiketler benliğin yerini alır ve onları kaybetmek, bir eksilme değil, neredeyse bir dağılma gibi algılanır. Oysa asıl yüzleşme burada başlar:
Etiketler soyulduğunda geriye ne kalır?

İnsan bu soruyla, sahte benlik ile öz benlik arasındaki o ince çizgiye gelir. Tutunduğu her şey birer benlik uzantısıysa, onları bırakmak bir kayıp değil; bir arınmadır.

Ve çoğu zaman insan, tam da bu soyulma anında fark eder:
Kalan şey eksilmiş bir “ben” değil,
ilk kez sadeleşmiş bir “ben”dir.

Sonuçta mesele şudur: Put her çağda vardır.
Şekil değiştirir, isim değiştirir; ama insanın tutunma ihtiyacı değişmez. Eğer bu tutunma hakikate yönelmezse,
bir insana, bir eşyaya, bir fikre ya da bir korkuya yönelir.Ve belki de en zor yıkım, dışarıdaki değil;
içerideki putun yıkımıdır.Çünkü insan, bıraktıkça eksilmez.
Bıraktıkça ortaya çıkar.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.