Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Hatıralar Değil İhmaller Yaşlanır

Gündem 18.03.2026 - 20:59, Güncelleme: 18.03.2026 - 20:59
 

Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Hatıralar Değil İhmaller Yaşlanır

“Eskisi Gibi Değil” Demeden Önce… İnsan, en çok geçmişi överken bugünü ihmal eder.
Dillerde eski bayramlar dolaşır: kapıların açık olduğu, sofraların kalabalık kurulduğu, kalplerin birbirine daha yakın olduğu zamanlar… Eski anne-babalar anlatılır; saygının kendiliğinden doğduğu, sevginin saklanmadığı günler… Ama tuhaf bir çelişki vardır: Herkes o güzelliği hatırlar, ama çok azı onu yaşatır. Çünkü… Bize yaşatılan güzellikleri almak en konforlusuydu. Asıl mağfiret, güzelliği yaşatabilmekti. Almak yormaz. Hatırlamak yormaz. Ama yaşatmak… insanın nefsine dokunur. Bir zamanlar şefkat görmüş birinin bugün şefkati esirgemesi, Eski bayramların neşesiyle büyümüş birinin bugün kendi evine huzur kurmaması… Bunlar unutmak değil; konforu seçmektir. Çünkü insan çoğu zaman iyiliği sever ama iyilik yapmanın yükünü sevmez. Güzelliği över ama onun sorumluluğunu taşımaz. Bugün insanlar kapıları kilitleyen dünyadan şikâyet ederken, kendi kapısını ne kadar açık tuttuğunu sormuyor. Herkes sofraların küçülmesinden yakınırken, kendi sofrasına kimi davet ettiğini düşünmüyor. Birçok insan, saygının azaldığını söylüyor ama kendi dilinde ne kadar incelik kaldığını tartmıyor. Eski bayramları, sadece hatırlamak yetmez; bugünün bayramında da sevinç, paylaşım ve merhameti çoğaltmak gerekir. Ama insanın en zor yüzleşmesi, başkalarıyla değil; kendi ihmaliyledir. Çünkü eksilen şey çoğu zaman hayat değil, insanın niyetidir. Bir toplum, hatıralarını konuşarak değil, davranışlarını dönüştürerek iyileşir. Bir ev, geçmişin hikâyeleriyle değil, bugünün merhametiyle ısınır. Ve bir insan, neyi özlediğini anlatarak değil, neyi yaşattığıyla değer kazanır. Oysa hayat, başkalarının eksikleriyle değil; bizim ihmal ettiklerimizle şekillenir. Oysa geçmiş dediğimiz şey, övülsün diye değil; devam etsin diye vardır. Eski bayramlar güzel değildi sadece; insanlar birbirini güzel kılıyordu. Eski anne-babalar kıymetli değildi sadece; evlatlar o kıymeti davranışa döküyordu. Yani mesele zaman değil, insanın hâliydi. Kalp, hatırlamakla değil; yaşamakla olgunlaşır.  hatıralar bizi biçimlendirmez, bugünkü hâlimiz biçimlendirir. Bugün “eskisi gibi değil” diyen herkesin önünde sessiz bir soru duruyor: Sen, sana yaşatılan hangi güzelliği bugün yaşatıyorsun? Çünkü sevgi anlatılarak değil, sürdürülerek gerçek olur. Saygı, geçmişte kalan bir hatıra değil; bugünde verilen bir karardır. Belki de mesele şudur: İnsan, özlediği şeyin kendisi olmaya cesaret edemiyor. İhmalkâr kalpler, hatırladıkları güzellikleri yaşayamaz hale gelir; geçmişin değerini anlamak için bugünü boş bırakmak yetmez. O yüzden geçmişi anlatıyoruz ama bugünü kurmuyoruz. O yüzden gördüğümüz iyiliği hatırlıyoruz ama çoğaltmıyoruz. Herkes geçmişten yakınır ama bugüne ne kattığını sorgulamaz; güzelliğin asıl sınavı burada başlar. Ve fark etmeden, özlediğimiz dünyayı kendi ellerimizle eksiltiyoruz. Oysa her şey küçük bir yerden başlar: Bir torunun başını okşamakla, Bir sofrayı paylaşmakla, Bir kalbi incitmemekle… Geçmiş geri gelmez. Ama onu yaşatacak insan kalırsa, hiçbir güzellik gerçekten kaybolmaz. Ama hâlâ geç değil. Çünkü insan değişebilen bir varlıktır. Kalp yeniden yumuşayabilir. Bir ev yeniden ısınabilir. Bir ilişki yeniden kurulabilir. Ve en önemlisi… Bir insan, özlediği şeyin kendisi olabilir. İşte o zaman geçmiş, sadece anlatılan bir hikâye olmaktan çıkar; bugünün içinde yaşayan bir hakikate dönüşür. Ve o gün geldiğinde, belki biz de şöyle diyebileceğiz: “Eskisi gibi değil” demiyoruz artık… Çünkü biz, eskinin güzelliğini bugünde yaşatıyoruz.
“Eskisi Gibi Değil” Demeden Önce… İnsan, en çok geçmişi överken bugünü ihmal eder.

Dillerde eski bayramlar dolaşır: kapıların açık olduğu, sofraların kalabalık kurulduğu, kalplerin birbirine daha yakın olduğu zamanlar…
Eski anne-babalar anlatılır; saygının kendiliğinden doğduğu, sevginin saklanmadığı günler…

Ama tuhaf bir çelişki vardır:
Herkes o güzelliği hatırlar, ama çok azı onu yaşatır.

Çünkü…
Bize yaşatılan güzellikleri almak en konforlusuydu.
Asıl mağfiret, güzelliği yaşatabilmekti.

Almak yormaz.
Hatırlamak yormaz.
Ama yaşatmak… insanın nefsine dokunur.

Bir zamanlar şefkat görmüş birinin bugün şefkati esirgemesi,
Eski bayramların neşesiyle büyümüş birinin bugün kendi evine huzur kurmaması…
Bunlar unutmak değil; konforu seçmektir.

Çünkü insan çoğu zaman iyiliği sever ama iyilik yapmanın yükünü sevmez.
Güzelliği över ama onun sorumluluğunu taşımaz.

Bugün insanlar kapıları kilitleyen dünyadan şikâyet ederken, kendi kapısını ne kadar açık tuttuğunu sormuyor.
Herkes sofraların küçülmesinden yakınırken, kendi sofrasına kimi davet ettiğini düşünmüyor.
Birçok insan, saygının azaldığını söylüyor ama kendi dilinde ne kadar incelik kaldığını tartmıyor.

Eski bayramları, sadece hatırlamak yetmez; bugünün bayramında da sevinç, paylaşım ve merhameti çoğaltmak gerekir.

Ama insanın en zor yüzleşmesi, başkalarıyla değil; kendi ihmaliyledir.
Çünkü eksilen şey çoğu zaman hayat değil, insanın niyetidir.

Bir toplum, hatıralarını konuşarak değil, davranışlarını dönüştürerek iyileşir.
Bir ev, geçmişin hikâyeleriyle değil, bugünün merhametiyle ısınır.
Ve bir insan, neyi özlediğini anlatarak değil, neyi yaşattığıyla değer kazanır.

Oysa hayat, başkalarının eksikleriyle değil; bizim ihmal ettiklerimizle şekillenir.
Oysa geçmiş dediğimiz şey, övülsün diye değil; devam etsin diye vardır.

Eski bayramlar güzel değildi sadece; insanlar birbirini güzel kılıyordu.
Eski anne-babalar kıymetli değildi sadece; evlatlar o kıymeti davranışa döküyordu.
Yani mesele zaman değil, insanın hâliydi.

Kalp, hatırlamakla değil; yaşamakla olgunlaşır.
 hatıralar bizi biçimlendirmez, bugünkü hâlimiz biçimlendirir.

Bugün “eskisi gibi değil” diyen herkesin önünde sessiz bir soru duruyor:
Sen, sana yaşatılan hangi güzelliği bugün yaşatıyorsun?

Çünkü sevgi anlatılarak değil, sürdürülerek gerçek olur.
Saygı, geçmişte kalan bir hatıra değil; bugünde verilen bir karardır.

Belki de mesele şudur:
İnsan, özlediği şeyin kendisi olmaya cesaret edemiyor.

İhmalkâr kalpler, hatırladıkları güzellikleri yaşayamaz hale gelir;
geçmişin değerini anlamak için bugünü boş bırakmak yetmez.

O yüzden geçmişi anlatıyoruz ama bugünü kurmuyoruz.
O yüzden gördüğümüz iyiliği hatırlıyoruz ama çoğaltmıyoruz.

Herkes geçmişten yakınır ama bugüne ne kattığını sorgulamaz;
güzelliğin asıl sınavı burada başlar.

Ve fark etmeden, özlediğimiz dünyayı kendi ellerimizle eksiltiyoruz.

Oysa her şey küçük bir yerden başlar:
Bir torunun başını okşamakla,
Bir sofrayı paylaşmakla,
Bir kalbi incitmemekle…

Geçmiş geri gelmez.
Ama onu yaşatacak insan kalırsa, hiçbir güzellik gerçekten kaybolmaz.

Ama hâlâ geç değil.
Çünkü insan değişebilen bir varlıktır.
Kalp yeniden yumuşayabilir.
Bir ev yeniden ısınabilir.
Bir ilişki yeniden kurulabilir.
Ve en önemlisi…
Bir insan, özlediği şeyin kendisi olabilir.

İşte o zaman geçmiş, sadece anlatılan bir hikâye olmaktan çıkar;
bugünün içinde yaşayan bir hakikate dönüşür.
Ve o gün geldiğinde, belki biz de şöyle diyebileceğiz:
“Eskisi gibi değil” demiyoruz artık…
Çünkü biz, eskinin güzelliğini bugünde yaşatıyoruz.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.