Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Nefsin Firavunluğu ve Orucun Devrimsel Gücü

Gündem 12.03.2026 - 16:30, Güncelleme: 12.03.2026 - 16:30
 

Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Nefsin Firavunluğu ve Orucun Devrimsel Gücü

Günün koşturmacası içinde sanki görünmez bir zırh giyiniyoruz. Şehrin gürültüsü, bitmek bilmeyen e-postalar, sosyal medyanın parıltılı dünyası ve her gün biraz daha büyüttüğümüz egolarımız... Hepsi bir araya gelip bize o büyük yalanı fısıldıyor: "Sen güçlüsün, sen kalıcısın, sen her şeye yetersin."
​Modern hayatın hızı, bizi kendi kalbimize yabancılaştırıyor. Dış dünyayı imar etmeye çalışırken iç dünyamızdaki harabeleri görmezden geliyoruz. Bitmek bilmeyen bir hırsla daha fazlasına sahip olmaya çalıştıkça, aslında ruhumuzun ne kadar acıktığını ve derin bir boşluğa sürüklendiğimizi fark edemiyoruz. Kendi sesimizi bile duyamayacak kadar gürültülü bir dünyada, hakiki mahiyetimizi hatırlatacak o zarif sessizliğe her zamankinden daha fazla muhtacız. ​Bu modern illüzyonun içinde, kendi kırılganlığımızı unutuyoruz. Bir bardak suya, bir lokma ekmeğe ve en önemlisi bir "Yaratıcı"ya olan muhtaçlığımızı, zihnimizin en karanlık köşelerine itiyoruz. Ta ki takvimler Ramazan’ı gösterip, o sessiz ama vakur davet kapımızı çalana dek. Oruç, aslında bir "aç kalma eylemi" değil, bir "kendini hatırlama" seferidir. ​Büyük mütefekkirin dediği gibi, nefis çoğu zaman kendi hakikatine körleşir. İşte o meşhur eserde, insanın bu ruh halini ve orucun bu kilitleri nasıl açtığını anlatan o sarsıcı satırlar: "...Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemutane kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.    İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za'fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise..." (Ramazan Risalesi) ​Bu satırları okurken durup düşünmemek mümkün mü? Bizler, "et ve kemikten ibaret" olduğumuzu unutup, dünyaya "polattan bir vücudumuz varmış gibi" saldırdıkça aslında ruhumuzu yoruyoruz. Oruç, elimizden o sahte güç aynalarını alıp bize gerçek aynamızı tutuyor. Midenin o hafif gurultusu, aslında nefsin o devasa kibir kulesine indirilen en zarif darbedir. ​Açlık, bize acizliğimizi hatırlatırken aslında en büyük özgürlüğün kapısını aralıyor: Kul olduğumuzu, muhtaç olduğumuzu ve sahipsiz olmadığımızı anlamak. Firavunvari bir inattan vazgeçip, bir çocuğun şefkate muhtaçlığı gibi İlahi Rahmet’in kapısına yönelmek, ruhun en büyük şifasıdır. ​Ramazan, bize sadece açlığı değil, o açlığın içindeki manevi tokluğu öğretiyor. Kendini unutanların değil, kendini bulup Rabbine yönelenlerin kurtuluşu olması duasıyla...
Günün koşturmacası içinde sanki görünmez bir zırh giyiniyoruz. Şehrin gürültüsü, bitmek bilmeyen e-postalar, sosyal medyanın parıltılı dünyası ve her gün biraz daha büyüttüğümüz egolarımız... Hepsi bir araya gelip bize o büyük yalanı fısıldıyor: "Sen güçlüsün, sen kalıcısın, sen her şeye yetersin."

​Modern hayatın hızı, bizi kendi kalbimize yabancılaştırıyor. Dış dünyayı imar etmeye çalışırken iç dünyamızdaki harabeleri görmezden geliyoruz. Bitmek bilmeyen bir hırsla daha fazlasına sahip olmaya çalıştıkça, aslında ruhumuzun ne kadar acıktığını ve derin bir boşluğa sürüklendiğimizi fark edemiyoruz. Kendi sesimizi bile duyamayacak kadar gürültülü bir dünyada, hakiki mahiyetimizi hatırlatacak o zarif sessizliğe her zamankinden daha fazla muhtacız.

​Bu modern illüzyonun içinde, kendi kırılganlığımızı unutuyoruz. Bir bardak suya, bir lokma ekmeğe ve en önemlisi bir "Yaratıcı"ya olan muhtaçlığımızı, zihnimizin en karanlık köşelerine itiyoruz. Ta ki takvimler Ramazan’ı gösterip, o sessiz ama vakur davet kapımızı çalana dek. Oruç, aslında bir "aç kalma eylemi" değil, bir "kendini hatırlama" seferidir.

​Büyük mütefekkirin dediği gibi, nefis çoğu zaman kendi hakikatine körleşir. İşte o meşhur eserde, insanın bu ruh halini ve orucun bu kilitleri nasıl açtığını anlatan o sarsıcı satırlar:

"...Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemutane kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

   İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za'fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise..."
(Ramazan Risalesi)

​Bu satırları okurken durup düşünmemek mümkün mü? Bizler, "et ve kemikten ibaret" olduğumuzu unutup, dünyaya "polattan bir vücudumuz varmış gibi" saldırdıkça aslında ruhumuzu yoruyoruz. Oruç, elimizden o sahte güç aynalarını alıp bize gerçek aynamızı tutuyor. Midenin o hafif gurultusu, aslında nefsin o devasa kibir kulesine indirilen en zarif darbedir.

​Açlık, bize acizliğimizi hatırlatırken aslında en büyük özgürlüğün kapısını aralıyor: Kul olduğumuzu, muhtaç olduğumuzu ve sahipsiz olmadığımızı anlamak. Firavunvari bir inattan vazgeçip, bir çocuğun şefkate muhtaçlığı gibi İlahi Rahmet’in kapısına yönelmek, ruhun en büyük şifasıdır.

​Ramazan, bize sadece açlığı değil, o açlığın içindeki manevi tokluğu öğretiyor. Kendini unutanların değil, kendini bulup Rabbine yönelenlerin kurtuluşu olması duasıyla...

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.