Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Parçalanmış Dünyaya Bir Reçete: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M)

Gündem 11.08.2026 - 22:27, Güncelleme: 11.08.2026 - 22:27
 

Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Parçalanmış Dünyaya Bir Reçete: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M)

Parçalanmış Dünyaya Bir Reçete: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M)
"Günlük siyasetin dar kalıplarını ve ayrıştırıcı dili aşan küresel bir birlik mümkün mü? Temeli imana, yöntemi ikna ve sevgiye, hedefi ise bilim ve ahlakta zirveye dayanan Bediüzzaman'ın İttihad-ı Muhammedî vizyonu; parçalanmış günümüz dünyasına nebevi ahlak ve evrensel kardeşlik ekseninde ezber bozan bir reçete sunuyor." Günün hengamesi, siyasetin sığ suları ve gündelik tartışmaların gürültüsü içinde çoğu zaman asıl ait olduğumuz büyük hakikati unutmuyor muyuz? Peki, gerçek "birlik" nedir? Bir araya gelmek, sadece siyasi bir tabelanın altında toplanmaktan veya dar bir grubun mensubu olmaktan mı ibarettir? Yoksa zamana ve mekâna sığmayan, kökleri ezelde, meyveleri ebedde olan küresel ve manevi bir halkanın parçası olmak mıdır? Geçtiğimiz yüzyılın başında, tarihin en çalkantılı döneminde Bediüzzaman Said Nursi, "İttihad-ı Muhammedî" kavramını kısıtlı bir siyasi teşekkül veya dar bir cemiyet sananlara karşı, ezberleri bozan şu tanımı sunmuştu: "...Benim murad ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (A.S.M.) tarifi budur ki:    Şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dâhil olanlar, bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlahîdir. Ve peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, Kalû Belâ'dan dâhil umum mü'minlerdir. Defter-i esmaları da, Levh-i Mahfuz'dur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve yevmiye cerideleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraid-i diniye.... Kulüp ve encümenleri, mesacid ve medaris ve zevâyadır... Merkezi de, Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem'dir (A.S.M.). Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle cihad-ı ekber, yani ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve kavl-i leyyin ile -eğer ızrarı intac etmezse- nasihat...    Bu ittihadın nizamnamesi Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kılınçları da, berahin-i kàtıadır. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil... Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Zaten medeniyet onları tokatlıyor. Hedef-i maksadları da, i'lâ-i kelimetullah'tır. Şeriatta yüzde doksandokuzu ahlâk ve ibadet ve fazilete aittir.    Yüzde bir nisbetinde siyasiyata mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.    Şimdiki maksadımız: O silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdanî ile tarîk-i terakkide kâ'be-i kemalâta sevketmektir. Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir.    Ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim..." (Asar-ı Bediiyye) Bu satırlarda çizilen tablo, sadece tarihi bir savunma metni değil; günümüz insanlığının parçalanmışlığına sunulmuş bir reçetedir. Sıradan dernekler veya siyasi teşekküller insanları belirli şartlarla, evraklarla veya sınırlı tüzüklerle bünyesine alır. Oysa İttihad-ı Muhammedî'nin fani kağıtlara basılmış bir tüzüğü yoktur; onun tüzüğü Levh-i Mahfuz'a kazınmış imandır. Bu daireye girmek için insan yapımı bir partiye veya dar bir gruba kaydolmaya gerek yoktur. Kalbinde tevhid taşıyan her mümin, ruhlar alemindeki o ilk ahitleşmeden (Kalû Belâ) itibaren zaten bu halkanın doğal bir üyesidir. Doğu'dan Batı'ya, Güney'den Kuzey'e uzanan bu silsile, ne coğrafi sınırları tanır ne de ırki taassuplara geçit verir. Tam da bu noktada, bu birliğin mücadele yöntemi üzerinde durmak gerekir. Metindeki en çarpıcı tespitlerden biri, medeni insanlara kaba kuvvetle değil, akılla yaklaşılması gerektiğidir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle; medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil. Cahil kitleleri baskı ve zorbalıkla yönlendirebilirsiniz; ancak medeni, eğitimli ve düşünen insanları ancak sarsılmaz mantık ilkeleri ve kesin delillerle ikna edebilirsiniz. Dolayısıyla bu ittihadın kılıcı kaba kuvvet değil; fikirdir, ahlaktır ve akl-ı selimdir. Hakikati arama yolculuğu düşmanlıkla değil, sevgi ve hoşgörüyle mümkündür. Müslümanın husumeti şahıslara değil; cehalete, yobazlığa ve kaba kuvvete karşı olmalıdır. Üslubu ve dili ise Kur'an-ı Kerim'in Hz. Musa'ya Firavun'a giderken dahi emrettiği o nebevi ölçüye dayanmalıdır: Kavl-i Leyyin (قَوْلًا لَّيِّنًا)... Yani kırarak veya zorlayarak değil; kalbe nüfuz eden, gönülleri fetheden nazik ve kuşatıcı bir hitap. ​Bediüzzaman'ın beyannamesinde ortaya koyduğu yüzde doksan dokuzluk ölçü, dinin hayata yansıyan yönlerine dair hikmetli bir denge sunar. Şeriatın ve dinin yüzde doksan dokuzu; her bir ferdin doğrudan kendi ruhunu, kalbini ve amellerini ilgilendiren ahlak, ibadet ve faziletten ibarettir. Siyasete ve idari meselelere temas eden yüzde birlik kısım ise toplumun sevk ve idaresinden sorumlu olan yöneticilerin (ulü'l-emir) vazife alanıdır. Üstad, dikkatleri her bir müminin doğrudan sorumlu olduğu o alana çeker: İdareye ait işleri yetkililerine bırakıp, şahsi hayatta Hz. Peygamber'in (S.A.V.) yüksek ahlakıyla ahlaklanmak, ibadete sarılmak ve en büyük mücadele olan nefis terbiyesine (cihad-ı ekber) yoğunlaşmak. Zira bu halkanın her bir ferdine düşen asıl görev, kendi iç dünyasında o yüzde doksan dokuzluk ahlak ve fazilet kalesini inşa etmektir. Bediüzzaman'ın "Kulüp ve encümenleri mesacid ve medaris ve zevâyadır; merkezi Haremeyn-i Şerifeyn, reisi ise Fahr-i Âlem'dir" tespiti, bu birliğin dünyevi kalıplara sığmayacak mimarisini gözler önüne serer. Sıradan cemiyetlerin dar lokal ve siyasi kulüplerine karşılık; bu manevi halkanın toplanma yeri kalbin secdeye vardığı mabedler (mesacid), aklın nurlandığı ilim meclisleri (medaris) ve ruhun arındığı tefekkür ocaklarıdır (zevâya). Bağlı bulunduğu merkez fani bir başkent veya parti binası değil; Doğu ile Batı'yı aynı hizada buluşturan Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine'dir. Bu halkanın gerçek lideri ise doğrudan Âlemlerin Övünç Kaynağı Hz. Peygamber'dir (S.A.V.). Bu tanım, Müslümanları fani şahısların etrafında değil, nebevi ahlakın ve evrensel değerlerin etrafında kenetlenmeye çağırır. ​Bütün bu manevi temellerin yanında, çağımızın getirdiği bir zorunluluk daha vardır: maddi ve ilmi ilerleme. Üstad, "Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir" buyurarak hakikatin bayrağını dalgalandırmanın yolunu açıkça gösterir. İlimde, teknikte, ekonomide ve medeniyette geride kalan bir toplumun, ne kadar ulvi fikirlere sahip olursa olsun, sesini dünyaya duyurabilmesi son derece güçtür. Bu yüzden bugün Müslümanların yönelmesi gereken Kâ'be-i Kemalât (mükemmelliğin kıblesi); bilimde, teknolojide, sanatta ve erdemde en ileri seviyeye ulaşma iradesidir. ​Bediüzzaman'ın "Ben sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim" diyerek altını çizdiği son nokta, hepimiz için hayati bir uyarıdır. Bir meşrebe, cemaate veya siyasi partiye mensup olmak kendi içinde doğal bir haktır; asıl problem, bu aidiyetleri kör bir taassuba çevirip başkalarını dışlayan, ötekileştiren ve düşmanlık üreten hizipçi anlayışlardır. Bize düşen; kalbimizi hırstan, taassuptan ve benlikten arındırarak bu küresel zincirin bir halkası olduğumuz bilincine varmaktır. Unutmayalım ki bizler ayrıştırmaya değil, kalpleri birleştirmeye memuruz. Özetle; parçalanmış dünyayı birleştirecek olan İttihad-ı Muhammedî (A.S.M) reçetesi dışarıda bir yerlerde değil; kalbimizi imana, aklımızı ilme, dilimizi ise nebevi nezakete açmaktadır.
Parçalanmış Dünyaya Bir Reçete: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M)

"Günlük siyasetin dar kalıplarını ve ayrıştırıcı dili aşan küresel bir birlik mümkün mü? Temeli imana, yöntemi ikna ve sevgiye, hedefi ise bilim ve ahlakta zirveye dayanan Bediüzzaman'ın İttihad-ı Muhammedî vizyonu; parçalanmış günümüz dünyasına nebevi ahlak ve evrensel kardeşlik ekseninde ezber bozan bir reçete sunuyor."

Günün hengamesi, siyasetin sığ suları ve gündelik tartışmaların gürültüsü içinde çoğu zaman asıl ait olduğumuz büyük hakikati unutmuyor muyuz? Peki, gerçek "birlik" nedir? Bir araya gelmek, sadece siyasi bir tabelanın altında toplanmaktan veya dar bir grubun mensubu olmaktan mı ibarettir? Yoksa zamana ve mekâna sığmayan, kökleri ezelde, meyveleri ebedde olan küresel ve manevi bir halkanın parçası olmak mıdır?

Geçtiğimiz yüzyılın başında, tarihin en çalkantılı döneminde Bediüzzaman Said Nursi, "İttihad-ı Muhammedî" kavramını kısıtlı bir siyasi teşekkül veya dar bir cemiyet sananlara karşı, ezberleri bozan şu tanımı sunmuştu:

"...Benim murad ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (A.S.M.) tarifi budur ki:
   Şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dâhil olanlar, bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlahîdir. Ve peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, Kalû Belâ'dan dâhil umum mü'minlerdir. Defter-i esmaları da, Levh-i Mahfuz'dur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve yevmiye cerideleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraid-i diniye.... Kulüp ve encümenleri, mesacid ve medaris ve zevâyadır... Merkezi de, Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem'dir (A.S.M.). Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle cihad-ı ekber, yani ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve kavl-i leyyin ile -eğer ızrarı intac etmezse- nasihat...
   Bu ittihadın nizamnamesi Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kılınçları da, berahin-i kàtıadır. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil... Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Zaten medeniyet onları tokatlıyor. Hedef-i maksadları da, i'lâ-i kelimetullah'tır. Şeriatta yüzde doksandokuzu ahlâk ve ibadet ve fazilete aittir.
   Yüzde bir nisbetinde siyasiyata mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.
   Şimdiki maksadımız: O silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdanî ile tarîk-i terakkide kâ'be-i kemalâta sevketmektir. Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir.
   Ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim..."
(Asar-ı Bediiyye)

Bu satırlarda çizilen tablo, sadece tarihi bir savunma metni değil; günümüz insanlığının parçalanmışlığına sunulmuş bir reçetedir. Sıradan dernekler veya siyasi teşekküller insanları belirli şartlarla, evraklarla veya sınırlı tüzüklerle bünyesine alır. Oysa İttihad-ı Muhammedî'nin fani kağıtlara basılmış bir tüzüğü yoktur; onun tüzüğü Levh-i Mahfuz'a kazınmış imandır. Bu daireye girmek için insan yapımı bir partiye veya dar bir gruba kaydolmaya gerek yoktur. Kalbinde tevhid taşıyan her mümin, ruhlar alemindeki o ilk ahitleşmeden (Kalû Belâ) itibaren zaten bu halkanın doğal bir üyesidir. Doğu'dan Batı'ya, Güney'den Kuzey'e uzanan bu silsile, ne coğrafi sınırları tanır ne de ırki taassuplara geçit verir.

Tam da bu noktada, bu birliğin mücadele yöntemi üzerinde durmak gerekir. Metindeki en çarpıcı tespitlerden biri, medeni insanlara kaba kuvvetle değil, akılla yaklaşılması gerektiğidir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle; medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil. Cahil kitleleri baskı ve zorbalıkla yönlendirebilirsiniz; ancak medeni, eğitimli ve düşünen insanları ancak sarsılmaz mantık ilkeleri ve kesin delillerle ikna edebilirsiniz. Dolayısıyla bu ittihadın kılıcı kaba kuvvet değil; fikirdir, ahlaktır ve akl-ı selimdir.

Hakikati arama yolculuğu düşmanlıkla değil, sevgi ve hoşgörüyle mümkündür. Müslümanın husumeti şahıslara değil; cehalete, yobazlığa ve kaba kuvvete karşı olmalıdır. Üslubu ve dili ise Kur'an-ı Kerim'in Hz. Musa'ya Firavun'a giderken dahi emrettiği o nebevi ölçüye dayanmalıdır: Kavl-i Leyyin (قَوْلًا لَّيِّنًا)... Yani kırarak veya zorlayarak değil; kalbe nüfuz eden, gönülleri fetheden nazik ve kuşatıcı bir hitap.

​Bediüzzaman'ın beyannamesinde ortaya koyduğu yüzde doksan dokuzluk ölçü, dinin hayata yansıyan yönlerine dair hikmetli bir denge sunar. Şeriatın ve dinin yüzde doksan dokuzu; her bir ferdin doğrudan kendi ruhunu, kalbini ve amellerini ilgilendiren ahlak, ibadet ve faziletten ibarettir. Siyasete ve idari meselelere temas eden yüzde birlik kısım ise toplumun sevk ve idaresinden sorumlu olan yöneticilerin (ulü'l-emir) vazife alanıdır. Üstad, dikkatleri her bir müminin doğrudan sorumlu olduğu o alana çeker: İdareye ait işleri yetkililerine bırakıp, şahsi hayatta Hz. Peygamber'in (S.A.V.) yüksek ahlakıyla ahlaklanmak, ibadete sarılmak ve en büyük mücadele olan nefis terbiyesine (cihad-ı ekber) yoğunlaşmak. Zira bu halkanın her bir ferdine düşen asıl görev, kendi iç dünyasında o yüzde doksan dokuzluk ahlak ve fazilet kalesini inşa etmektir.

Bediüzzaman'ın "Kulüp ve encümenleri mesacid ve medaris ve zevâyadır; merkezi Haremeyn-i Şerifeyn, reisi ise Fahr-i Âlem'dir" tespiti, bu birliğin dünyevi kalıplara sığmayacak mimarisini gözler önüne serer. Sıradan cemiyetlerin dar lokal ve siyasi kulüplerine karşılık; bu manevi halkanın toplanma yeri kalbin secdeye vardığı mabedler (mesacid), aklın nurlandığı ilim meclisleri (medaris) ve ruhun arındığı tefekkür ocaklarıdır (zevâya). Bağlı bulunduğu merkez fani bir başkent veya parti binası değil; Doğu ile Batı'yı aynı hizada buluşturan Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine'dir. Bu halkanın gerçek lideri ise doğrudan Âlemlerin Övünç Kaynağı Hz. Peygamber'dir (S.A.V.). Bu tanım, Müslümanları fani şahısların etrafında değil, nebevi ahlakın ve evrensel değerlerin etrafında kenetlenmeye çağırır.

​Bütün bu manevi temellerin yanında, çağımızın getirdiği bir zorunluluk daha vardır: maddi ve ilmi ilerleme. Üstad, "Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir" buyurarak hakikatin bayrağını dalgalandırmanın yolunu açıkça gösterir. İlimde, teknikte, ekonomide ve medeniyette geride kalan bir toplumun, ne kadar ulvi fikirlere sahip olursa olsun, sesini dünyaya duyurabilmesi son derece güçtür. Bu yüzden bugün Müslümanların yönelmesi gereken Kâ'be-i Kemalât (mükemmelliğin kıblesi); bilimde, teknolojide, sanatta ve erdemde en ileri seviyeye ulaşma iradesidir.

​Bediüzzaman'ın "Ben sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim" diyerek altını çizdiği son nokta, hepimiz için hayati bir uyarıdır. Bir meşrebe, cemaate veya siyasi partiye mensup olmak kendi içinde doğal bir haktır; asıl problem, bu aidiyetleri kör bir taassuba çevirip başkalarını dışlayan, ötekileştiren ve düşmanlık üreten hizipçi anlayışlardır. Bize düşen; kalbimizi hırstan, taassuptan ve benlikten arındırarak bu küresel zincirin bir halkası olduğumuz bilincine varmaktır. Unutmayalım ki bizler ayrıştırmaya değil, kalpleri birleştirmeye memuruz.

Özetle; parçalanmış dünyayı birleştirecek olan İttihad-ı Muhammedî (A.S.M) reçetesi dışarıda bir yerlerde değil; kalbimizi imana, aklımızı ilme, dilimizi ise nebevi nezakete açmaktadır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.