Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Zamanın Kalbinde Bir Gökyüzü Sofrası: Kur’an ve Ramazan
Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Zamanın Kalbinde Bir Gökyüzü Sofrası: Kur’an ve Ramazan
Dünya telaşının gürültüsünde ruhumuzun sesini duymayı unuttuğumuz, maddiyatın ağırlığı altında nefes alamaz hale geldiğimiz bir zaman dilimindeyiz. Her şeyin hızla akıp gittiği, saniyelerin bile tüketildiği bu çağda, ruhumuzu dinlendirecek ve bizi aslımıza döndürecek bir mola yerine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte Ramazan, tam da bu yorgun ruhlar için çölde rastlanan huzur dolu bir vaha gibi çıkageliyor.
Bu mübarek ay, sadece takvim yapraklarının değişmesi değil, varlığımızın manevî bir boyuta taşınmasıdır. Gök kapılarının ardına kadar açıldığı bu demlerde, insan sadece midesini değil, hayallerini, fikirlerini ve kalbini de kirlerinden arındırır. Ramazan, kainatın sahibinin biz kullarıyla en özel randevusudur; bu randevuda asıl ikram ise sofralardaki yemekler değil, kalplere inen o ezelî ve ebedî kelâmdır.
Ramazan, sadece mideyi dinlendirmekten ibaret bir perhiz ayı değildir. O, yeryüzünün gökyüzüyle buluştuğu, beşeriyetin melekleştiği ve en önemlisi, "Kelâmullah"ın kalplere sağanak sağanak indiği bir nüzul vaktidir. Bu mübarek ayda tutulan oruç, aslında Kur’an’ın nuranî sofrasına oturabilmek için atılan bir hicret adımıdır. Yemekten ve içmekten kesilmek, nefsin o gürültülü sesini kısıp, ezelî hitabı daha net duyabilmek için bir hazırlıktır.
Büyük İslam düşünürü Bediüzzaman Said Nursi, bu eşsiz hakikati ve Ramazan’ın manevî atmosferini bakınız ne kadar etkileyici bir dille anlatıyor:
"...Kur'an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş; o Kur'anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur'anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail'den, belki Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.
Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur'anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar.
Her Ramazan
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ
âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur'an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-i uzmanın sair efradları, bazıları huşu' ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tâbi' olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir."
Bu ifadelerden anlıyoruz ki Ramazan, tüm İslam dünyasının devasa bir mescide dönüştüğü kutsal bir zaman dilimidir. Bir yanda milyonlarca hafızın sesi semaya yükselirken, diğer yanda bu ezelî hitaba kulak veren mahzun gönüller... Bu tabloda oruç, bizi bu muazzam cemaatin bir ferdi yapar; bizi yerden alıp göklere, meleklerin safına yaklaştırır.
İnsanın, beden kafesinden sıyrılıp ruhun kanatlarıyla sonsuzluğa süzüldüğü bu muazzam tabloda, her bir mü'min aslında sessiz bir devrimin kahramanıdır. Gündüzün sessizliğinde yankılanan Kur'an sesleri, sadece kulaklara değil, paslanmış ruhlara da hitap eder. Bu öyle bir halettir ki; insan ekmeği bırakırken manayı kuşanır, suyu terk ederken Kevser'e susar. Yeryüzü bir mescit, gökyüzü bir kubbe olur ve zaman, sanki o ilk vahy-i ilahînin tazeliğiyle yeniden akmaya başlar.
Eğer bu ayda Kur’an’ı sanki o an Peygamber Efendimiz'den (s.a.s) işitiyormuşçasına bir huşu ile dinleyebilirsek, asıl bayramı o vakit yaşamış oluruz. Gelin, bu Ramazan’da sadece midemizi değil, kalbimizi de o manevî mescidin bir köşesine yerleştirelim. Maddî iştahlarımızın sesini kısıp, ruhumuzun Kur’an’la beslenmesine izin verelim. Çünkü bu kutlu ayın hakkını vermek, onu sadece bir açlık sınavı olarak değil, bir "vahy-i semavî" şöleni olarak görmekle mümkündür.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

