Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Bir Hüseyin Yaprak Vardı; Rüzgâra Bile Kıyamayan…
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Bir Hüseyin Yaprak Vardı; Rüzgâra Bile Kıyamayan…
Bazı insanlar bu yeryüzüne sadece nefes almak için değil, bir emaneti, hiç kirlenmemiş bir çocukluk saflığını son nefesine kadar taşımak için gelirler.
Hüseyin Yaprak, o kutsal emaneti omuzlarında sessiz bir çığlık gibi taşıyanlardandı. Nizip’in bereketli ve sıcak toprağından kopup Erzurum’un dondurucu ayazına, Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi’nin amfilerine düştüğünde, sanki zaman onun için çoktan durmuştu. O, modern zamanların hırslarına yabancı, ruhu hep o masumiyet çağında asılı kalmış bir derviş gibiydi. Edip Cansever’in o meşhur dizesi sanki onun alnına yazılmıştı: "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor."
Dört koca yıl aynı sıraları paylaştık, aynı tebeşir kokusunu ciğerlerimize çektik. Hüseyin, kalabalıkların içinde bile hep o kendi içindeki ıssız adasında, kendi dilsiz kelimeleriyle yaşardı. Sonra o kederli sevda düştü gönlüne; Ağrılı bir dönem arkadaşına sevdalanmıştı. Öyle bir sevdaydı ki bu, ne dile gelirdi ne de karşılık bulurdu. Şiirler yazar, satırlara sığınırdı ama o satırlar hiçbir zaman menziline ulaşmayan adsız mektuplar olarak sararıp gitti. Hüseyin’in aşkı, Attila İlhan’ın dediği gibiydi: "Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum." O kızı aklına mıh gibi çivilemişti ama hayat o mıhın açtığı yaradan kanamaya devam edecekti. Platonik bir yangındı bu; kendi yanan ama kimseyi ısıtamayan, sadece dumanı Hüseyin’in gözlerini yaşartan bir yangın.
Mezuniyet rüzgârı hepimizi hayatın başka köşelerine savurduğunda, Hüseyin memleketi Nizip’e öğretmen olarak atandı. Onu yıllar sonra ziyaret ettiğimde, yüzündeki o çocuksu ifadenin üzerine hayatın yorgun ve derin çizgileri eklenmişti. Evlenmişti, bir evladı olmuştu; ama ruhu hala Erzurum’un o gri koridorlarında, o ulaşamadığı sevdanın gölgesinde saklıydı. "Niye evlendim, inan ben de bilmiyorum" derken, sesi bin yıllık bir gurbet türküsü gibi titrerdi. O an anladım ki Hüseyin, bedenen burada olsa da kalben çoktan o eski hatıraların içine gömülmüştü. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o unutulmaz mısraları sanki onun yaşam özetiydi: "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında; yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında." O, o "geniş anın" içinde, o karşılıksız sevdanın hapsinde kalmıştı.
Yıllar geçti, Erzurum’daki o fakülte binası tadilata girdiğinde sarsıcı bir haber geldi. Bir sınıf tahtası eskidiği için yerinden sökülmüştü. Tahtanın ahşap gövdesine, o karanlık yüzüne bir tarih ve iki isim kazınmıştı: Hüseyin Yaprak ve o Ağrılı kızın adı... Altında ise insanın içini sızlatan o not ve tarih: "Mutlaka burada olacağım, nolursun sen de burada ol." Tahta çürümüştü, bina eskimişti ama Hüseyin’in o çaresiz umudu ilk günkü gibi taze duruyordu. Bu durumu ona gidip anlattığımda, yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesi görmedim. Sadece sustu. O öyle bir susuştu ki, İsmet Özel’in "Kelimelerle anlatılamayacak şeyler vardır, susularak geçilir" dediği o uçurumun kıyısındaydı. O günden sonra Hüseyin, dünyayla olan tüm bağlarını o suskunluğun içine gömdü.
Sonra hayatın o acımasız dişlileri daha hızlı, daha insafsızca dönmeye başladı. Eşi çocuğunu da alıp hayatından çıkıp gittiğinde, Hüseyin o koca evde, o dilsiz yalnızlığıyla ve darmadağın hayalleriyle baş başa kaldı. Üstelik gözleri... Üniversite yıllarında o kalın camlı gözlüklerinin arkasından dünyayı anlamaya çalışan o yorgun gözler, artık ışığa perdeler çekiyordu. "Öğretmenlik yapamıyorum, gözlerim seçmiyor artık, ne olur beni bir geri hizmete alsınlar" diye feryat ediyordu bana. Oysa o sadece dünyayı değil, artık kendi kaderini de seçemiyordu. Turgut Uyar’ın dediği gibi: "Eylül toparlandı gitti işte, ekim filan da gider bu gidişle." Hüseyin’in ömründe mevsimler hep hazana, hep kışa kesmişti.
Nizip İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidip onun için çırpındığımızda, bir kapı açıldı belki, bir görev verildi; ama Hüseyin’in içindeki o dipsiz uçurum hiçbir makamla, hiçbir unvanla dolmadı. Kimsenin haberi yokken, o hiç büyümemiş çocuk saflığıyla, bu dünyanın kirinden, gürültüsünden ve bitmek bilmeyen vefasızlığından elini eteğini çekti. Bir gün evinin kapısı zorlanıp içeri girildiğinde, üzerinden iki koca gün geçmişti. O tertemiz çocuk, kendi canına kıyarak aslında bu dünyaya olan son borcunu da ödemiş, ruhunu özgür bırakmıştı. Cahit Zarifoğlu’nun o içli uyarısı sanki onun gidişiyle bir kez daha yankılandı: "Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik; oysa bir tarla idi, ekip biçip gidecektik."
….Ama hikâyenin en "ağır" yükü bu dünyada kaldı. Şairin o kederli kehaneti, Hüseyin’in sessiz vedasında yankılandı:
"Sonra aramıza şehirler girecek, hiç karşılaşmayacağız. Tesadüfler bile bir araya getiremeyecek. Sonra belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek…”
Nitekim öyle de oldu. Hüseyin, kalbinde o Ağrılı kızın ismini bir mühür gibi taşıyarak, o bitmek bilmeyen aşkıyla ve sızısıyla bu dünyadan göçüp gitti. İşin en acı yanı ise; o kızın, Hüseyin’in vefat ettiğinden, onun sevgisini bir ömür boyu kalbinde bir kutsal emanet gibi taşıyarak bu dünyadan ayrıldığından haberi bile yoktu. Hüseyin, bir şehri ve bir insanı tek başına sevmiş, bu sessiz yangında tek başına kül olmuştu.
Hüseyin Yaprak, bu dünyadan bir gölge gibi, yarım kalmış bir şiir dizesi gibi sessizce geçti. Arkasında bir sınıf tahtasına kazınmış imkansız bir randevu, bitmemiş bir sevda hikayesi ve bizim yüreğimizde hiç sönmeyecek bir hüzün bıraktı. O, saflığın bu dünya için ne kadar ağır bir yük olduğunun en hüzünlü kanıtıydı. Şimdi belki de o Ağrı’nın karlı dağlarından, Erzurum’un ayazından daha huzurlu, daha aydınlık bir yerdedir. Nur içinde yat ey güzel insan; bu dünya, senin o muazzam temizliğine ve çocuksu yüreğine zaten hiçbir zaman layık olamamıştı.


Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

