Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Kore Dağlarında Bırakılan Gençlik: Hasan Dayı
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Kore Dağlarında Bırakılan Gençlik: Hasan Dayı
Hasan Dayı’nın hikâyesi, 1929 yılında Kırışkal köyünün tozlu yollarında, güneşin mahzun doğduğu bir sabahta, bir veda ve bir merhaba ile başlar.
Kader, ona daha ilk nefesinde en ağır imtihanı sunmuş; annesini o doğduğu gün toprağın kara bağrına, sonsuzluğa uğurlamıştır. Şairin "Anne öldü mü güneş batar" dediği o karanlıkta, anne kokusunu hiç bilmeden, Çarpın köyünde bir süt annenin şefkatine emanet edilen o altı yıl, Hasan Dayı’nın ruhundaki o derin merhametin ve bitmek bilmeyen o mahzun yanının ilk tohumlarını atar. Babası Ebubekir’in "Getirin yavrumu, bağrımıza basalım" demesiyle köyüne dönse de, felek yine rahat durmaz; henüz sekiz-dokuz yaşlarında babasını da kaybedince tam manasıyla kimsesizliğin ortasında kalır. Halalarının yanında, bir köyden diğerine sığınarak geçen o yetimlik yılları, onu erkenden olgunlaştırır. O çocuk yaşta, eniştesi Hoca Mehmet Başarıcı’dan Kur’an-ı Kerim öğrenirken sığındığı o manevi huzur, ömrü boyunca taşıyacağı o vakur ve sarsılmaz duruşun en sağlam temel taşı olur.
Takvimler 1950’yi gösterdiğinde, bu çileli çocukluğun içinden çelik gibi bir iradeyle çıkan yiğit delikanlı, vatan borcunu ödemek ve dünya barışına katkı sunmak için binlerce kilometre öteye, Kore Savaşı’na gider. Panmunjom Ateşkes Antlaşması ile silahlar sustuğunda o hâlâ oradadır; bizzat cephelerde göğüs göğüse çarpışan, barut kokusunu ciğerlerine çeken bir kahramandır. Ancak savaşın izi bazen hemen o an değil, sinsi bir sızı gibi eve dönüp sükûnete erince çıkar ortaya. 1954 yılı sonuna doğru, "Kürt Döndü" diye bilinen saliha bir kadının kızı olan, ömrüne ömür katacak “Elif Teyze” ile hayatını birleştirir. Huzurlu bir yuvanın ilk adımları dualarla atılmışken, Kore’nin o amansız siperlerinde iliklerine kadar işleyen o dondurucu soğuklar, evliliğinin birinci yılında sağ ayağında kapanmaz bir yara olarak uyanır. Savaş meydanından sağ salim dönen o ayak, siperlerin vefasız soğuğu yüzünden diz altından kesilerek kara toprağa ve kadere teslim edilir. Artık o, köylünün diliyle "Topal Hasan" dayıdır; ama aslında o eksik bacak, vatanın selameti için feda edilmiş bir şeref madalyası, bir sabır dervişliğidir.
İslahiye’nin o zamanlar biraz dışındaki o tek katlı evi, 1965’ten itibaren sadece bir aile konutu değil, gönlü daralan, yolu düşen herkesin sığındığı bir gönül dergâhı olur. Hasan Dayı, tahta protezini bazen çıkarıp kenara koyduğunda aslında bir ömrün yorgunluğunu, bir savaşın ağırlığını dinlendirir. Konuşurken gözlerinden süzülen o meşhur yaşlar, sinirlerindeki o savaş yorgunu yıpranmışlık; aslında annesiz geçen bir çocukluğun, babasız kalan bir gençliğin ve cephede bırakılan silah arkadaşlarına duyulan o derin özlemin sessiz sızısıdır. Necip Fazıl’ın "Gözyaşı suçun rengini soldurmaz" dediği gibi, onun gözyaşları da sadece bir acının değil, saflığın ve tertemiz bir yüreğin dışa vurumudur. O kısıtlı gazi maaşını helalinden harcayarak, zor günlerinde kendisine el uzatan Hoca Emmi ve Mamo Emmi’nin vefasını bir an olsun unutmadan, evlatlarını vatana birer cevher olarak hazırlar.

Onun sabrı ve Elif Teyze’nin metanetiyle o haneden; adaleti temsil eden bir infaz koruma memuru, bir PTT çalışanı, vatanı bekleyen iki asker, bir eğitimci-yazar ve köyümüzün çocuklarını yıllarca aydınlatan, kardeşlerimizin ilkokul öğretmeni olan o kıymetli “Bekir Aydoğan Hoca” yetişir. Bir baba, bacağını Kore’de bırakmış olabilir ama yetiştirdiği öğretmen evlatla vatanın istikbaline binlerce fikir tohumu ekmiştir. 1977 yılında bedenine inen felç bile Hasan Dayı’nın o misafirperver ruhunu dindiremez; on üç yıl boyunca o hasta haliyle, evine gelen misafirini baş tacı ederek bekler vuslat vaktini. Nihayetinde, annesiz başladığı bu fani dünyadan, ardında pırıl pırıl bir nesil ve onurlu bir isim bırakarak asli vatanına göçer. 2013 yılında yanına uğurladığımız Elif Teyze ile şimdi ebedi huzurdalar. Geriye kalan ise İslahiye’nin rüzgârında yankılanan o hüzünlü ses, tahta bir ayağın vakur tıkırtısı ve "insan kalabilmenin" Anadolu topraklarındaki en zarif destanıdır. Mekanları cennet, makamları yüce, ruhları şad olsun……


Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

