Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Dedem Sağır Mamo’nun Gönül Kulağı ve Deli Hasan Korkuları
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Dedem Sağır Mamo’nun Gönül Kulağı ve Deli Hasan Korkuları
Çocukluğumuzun o puslu ve masum penceresinden bakınca, hatıralar bazen devasa birer dev gibi görünür gözümüze. Güneş, köyün arkasındaki Gavur Dağları’na doğru yavaş yavaş devrilirken, rüzgarın taşıdığı o tanıdık ve ürpertici ses mezarlık tarafındaki vadide yankılanırdı:
Tık... tık-tık... şıngır! İşte o an zaman dururdu. Yine Deli Hasan geliyordu. Boynuna çaprazlama doladığı çaydanlık, tencere, tava ve ateşte kararmış isli demlikler, sanki onun göğsünde taşıdığı bir zırh gibi her adımında şıngırdıyordu. Üzerinde mevsimi olmayan, yerlere kadar uzanan tozlu ve ağır bir palto... Ses çıkara çıkara, adeta bir gölge gibi köye girişini izlerdik.
Biz çocuklar, o zamanlar gerçekten çocuktuk. Deli Hasan’ın siluetini köyün girişinde gördüğümüz an, oyunlarımızı yarım bırakır, sanki bir felaketten kaçar gibi evlerimize kapanırdık. Korkardık. İçimizi tarif edilemez bir ürperti kaplardı. Onun bizi yakalayıp boğacağından, o devasa paltosunun içinde kaybedeceğinden korkardık. Bizi öldüreceğine dair içimizde büyüttüğümüz o çocukça dehşet, dizlerimizin bağını çözerdi. Oysa Deli Hasan, şimdiye kadar hiç kimseyi öldürmemişti, hiç kimseyi boğmamıştı. Kimseye bir fiske dahi vurduğu görülmemişti. Ama nedense ondan deli gibi korkar, adını duyduğumuzda ürperirdik. Gece uyku zamanı geldiğinde gözümüze bir damla uyku girmezdi. "Acaba Deli Hasan gece yarısı kapımızı zorlar mı, evimize girer mi?" diye büyük bir tedirginlik yaşardık. Gündüz olduğunda bile bu korku peşimizi bırakmazdı; onun tamamen gidip gitmediğinden emin olmadan evden dışarı adımımızı atmazdık.
Ne zaman ki Deli Hasan o ağır tencere, tava sesleriyle köyü terk edip uzaklaşırdı, işte o zaman hürriyetimize kavuşmuş gibi köy meydanına fırlardık. Koşarak köyün tam ortasına, o güvenli limana; dedemin evinin önüne giderdik. Dedemin evi, köyün kalbi gibiydi. İki katlı, heybetli, çatısı kiremitten taştan bir yapıydı. Dış sıvası çamurdandı ama sanki o çamur sadece toprakla değil, merhametle yoğrulmuştu. Dedemin adı Sağır Mamo idi. Kulakları pek duymazdı, bir cihaz yardımıyla tutunurdu seslerin dünyasına. Ancak Sağır Mamo’nun öyle bir gönül kulağı vardı ki; bir garibin, bir ihtiyaç sahibinin veya bir mazlumun en sessiz isyanını, en derindeki iç çekişini herkesten önce duyardı.
Sağır Mamo’nun en büyük destekçisi, hayat arkadaşı Fate Nenemdi. Onlar bir elmanın iki yarısı gibiydiler; her ikisi de misafirperverlikte yarışır, gönülleri ve gözleri toklukta birleşirdi. Fate Nenem, dedemin o meşhur "dış odasına" gelen her misafiri kendi evladı gibi görürdü. Dedemin evinin girişindeki o büyük oda, Fate Nenem’in elinin değdiği sedirler, yumuşacık minderler ve yastıklarla bir huzur bahçesine dönerdi. Köye gelen çerçiler, yolda kalmışlar, Deli Hasan gibi meczuplar ve düşkünler; Sağır Mamo’nun şefkati ve Fate Nenem’in bereketli sofrasıyla ağırlanırdı. Fate Nenem, "Misafir rızkıyla gelir" der, en iyi yemeğini onlara bölüştürürdü. Gerçek birer ekmek sahibiydiler; elleri de gönülleri de ardına kadar açıktı.
Bugün ne Sağır Mamo ne de Fate Nenem hayatta... Onlar emaneti teslim edip sessizce aramızdan ayrıldılar, mekanları cennet, makamları âli olsun....ama o eşsiz gönül zenginlikleri hala capcanlı, hala hayattadır. Onların o taş duvarlar arasına ektiği merhamet ve konukseverlik tohumları, bugün biz evlatları ve torunlarının vicdanında yeşermeye devam ediyor. Çünkü biz onlardan öğrendik ki; asıl korkmamız gerekenler, boynunda demliklerle gezen o masum meczuplar değilmiş.
Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: "Işığı önüne alıp yürüyenlerden değil, karanlığı arkasına saklayıp gelenlerden korkmalısın." Deli Hasan karanlığı saklamazdı; o tüm çıplaklığıyla, tüm sesiyle ve tüm garipliğiyle ortadaydı. Asıl korkulması gerekenler, içindeki karanlığı parlak maskelerin ardına gizleyenlermiş.
Victor Hugo bu gerçeği ne güzel özetler: "Bir insanın aklından ziyade, vicdanından korkmalısın. Çünkü akıl yanılır ama vicdan asla uyumaz." Sağır Mamo’nun kulakları duymasa da, Fate Nenem ile el ele verdikleri o evde vicdanları her daim uyanıktı. Deli Hasan’ın aklı belki bizler gibi çalışmıyordu ama onun vicdanı tertemizdi. Asıl korkmamız gerekenler, aklı zehir gibi çalışıp da vicdanı taşa kesmiş olanlarmış.
Zamanla öğrendik ki, üstü başı kirli olanın değil, ruhu ve kalbi kirlenmiş olanın zararı dokunur insana. Dostoyevski’nin o meşhur uyarısını kulaklarımıza küpe yapmalıyız: "Dünyada en zor şey, kendi kendin olmaktır. En kolayı ise başkalarının beklediği gibi davranmak. Ve asıl korkunç olan, herkesin maske taktığı bir dünyada maskesiz bir meczup olmaktır." Deli Hasan, o günlerde maske takmayan tek kişiydi. O, olduğu gibiydi; demlikleriyle, tavası, tenceresiyle, tozlu paltosuyla ve kendi dünyasıyla.
Sonuç olarak; biz çocukken canavarları dışarıda, eski paltoların içinde arardık. Şimdi anlıyoruz ki, asıl canavarlar çok uzakta değilmiş; merhametini yitirmiş, makam şan ve şöhret uğruna her değeri, erdemi, fazileti ve kutsalı feda edebilecek sözde akıllı, insan görünümlü kibir, haset ve nefretle donanmış yaratıklarmış. Sağır Mamo ve Fate Nenem bugün aramızda olmasalar da, bıraktıkları o "ekmek kapısı" mirası ve gönül zenginliği, dünyadaki en büyük servetimizdir. Bugün dünya hala dönüyorsa, Deli Hasan gibi içindeki saf çocuğu öldürmeyenler ve Sağır Mamo ile Fate Nenem gibi garibin sessiz çığlığını kalbiyle duyanlar sayesindedir.
Deli Hasan'ın demlik, tencere, tava, sesleri şimdi hatıralarda birer ninniye dönüştü. Keşke tüm korkularımız onunki kadar masum, tüm sığınaklarımız Fate Nenem’in o minderli sediri kadar yumuşak olsaydı.....

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

