Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Memet Can ve Yüzüne Kapanan Kırk Yıllık Kapı
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Memet Can ve Yüzüne Kapanan Kırk Yıllık Kapı
Memet Can ve Yüzüne Kapanan Kırk Yıllık Kapı
“Asıl hikaye bende, beni yazmalısın…” dedi ve yazıldı…..
Bir taziye evinin o ağır, insanı kendi içine döndüren kalabalığında karşılaştık Mehmet Çiftçi ile. Namıdiğer Memet Can. Yüzündeki çizgiler, sadece geçen yılların değil, ani bir fırtınayla yerle yeksan olmuş bir düzenin de haritası gibiydi. Yan yana geldik, dumanı dumana eklediği sigaralarından birini daha yakarken, gözlerindeki o kırgın, sitemkar ama illa ki anlatmak isteyen ışığı gördüm.
"İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur," der Attilâ İlhan.
Mehmet Çiftçi de yorulmuştu ama onunki yoldan değil, yol arkadaşlığının bittiği o keskin virajdandı. Dudaklarından dökülen ilk cümle, bir ömrün özeti, belki de bir haksızlığın çığlığı gibiydi: “Beni ne zaman yazacaksın Memet hoca? 40 yıl sonra kapı önüne koyuldum…”
Eski bir gümrük memuruydu, sonra emekli oldu galiba Memet Can. Evraklardan, prosedürlerden, gümrük binalarından giren çıkan hayatlardan anlardı. Yıllarca devletin gümrük işlerini yürütmüş, masasının başından o resmi sınırları korumuşken, korurken de herhalde hayatın o en büyük, en korumasız sınırını ıskalamıştı: İnsan kalbini.
İlk eşinden ayrıldıktan sonra, bir kuaför hanımefendi ile birleştirmişti hayatını. Dile kolay, tam kırk yıl. Kırk yıl, bir insan ömrünün en verimli, en dertsiz denilen ama aslında en çok emek isteyen kısmıdır. Ne yaşandı, aralarında hangi fırtınalar koptu, hangi sessiz savaşlar verildi bilmiyorum; sormadım da. Çünkü bazen sebebini sormak, acıyı deşmekten başka bir işe yaramaz. Ama sonuç ortadaydı. Kırk yılın sonunda, saçlarına aklar düşmüş, dizlerinin feri tükenmişken kendini bir anda "kapı dışarı edilmiş" bulmuştu.
Cemal Süreya’nın o meşhur dizeleri gelir akla böyle anlarda:
"Kırılmıştır kadeh bir kere, her ne kadar öpsen de dudaklarından, o eski şarabın tadını vermez."
Kırk yıllık kadeh kırılmıştı işte. Memet Can, sırtında kırk yıllık bir yaşanmışlığın yüküyle, bir zamanlar ardına bakmadan çıktığı o ilk kapıya, ilk eşine geri dönmüştü. Hayatın ne garip bir cilvesidir ki, insan en çok canı yandığında, en eski sığınağına, ilk başladığı yere dönmek istermiş. Şimdilerde köyünde, kendi halinde, şehrin ve o kırk yıllık hengamenin uzağında bir yaşam sürüyor.
İlk eşinden de çocukları var, ikinci eşinden de... Ortada bölünmüş bir hayat, dağılmış bir aile fotoğrafı duruyor. Ama onun asıl sindiremediği, asıl kabullenemediği şey ne yalnızlık ne de köy hayatının o dingin sessizliği. Onun içini kemiren, üst üste yaktığı o tütünü ciğerlerine çekerken gözlerini uzaklara diken şey; “kapı önüne konulmuş olmayı hazmedememek.”
Şair Şükrü Erbaş ne güzel ifade eder bu durumu:
"Ömür dediğimiz şey, kapısı içeriden kilitlenen bir evdir. Oysa biz hep dışarıdan kilitliyoruz sanırım."
Memet Can, o evin kapısının üzerine içeriden kilitleneceğini hiç düşünmemişti. Kırgın ve dargın. Gururu zedelenmiş bir adamın sessiz ama derinden feryadı bu. "Kırk yıl" diyor, "Az uz zaman değil, bir ömür." İnsan kırk yıl emek verdiği bir toprağın, bir gün yabancısı olmayı kabullenemiyor. Üst üste sigaralar içişi, o dumanın arkasına sakladığı gözyaşlarını ve haksızlığa uğramışlık hissini gizlemek içindi belki de.
O taziye yerinde bana, “Asıl hikaye bende, beni yazmalısın” dediğinde, haklıydı. Her insanın ömrü bir romandır derler ya, Memet Can’ınki gümrük kapılarından başlayıp, gönül kapılarının yüzüne kapanmasıyla son bulan, trajik bir başyapıttı.
Oğuz Atay, Tutunamayanlar 'da der ya: "Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu."
Memet Can da hayatının, o kırk yıllık emeğinin ciddiye alınmasını istiyordu. Kapı önüne konulmak, sadece fiziki bir mekandan atılmak değildir; o ana kadar yaşadığın tüm yılların, verdiğin tüm emeklerin, döktüğün her damla alın terinin geçersiz sayılmasıdır. İnsanı en çok acıtan da bu "yok sayılma" hissidir.
Şimdi köyünde, toprakla, gökyüzüyle ve kendi anılarıyla baş başa. İlk eşinin yanına dönmüş olması, belki bir parça sığınak oldu ona ama ruhundaki o fırtınayı dindirmeye yetti mi, meçhul. Çünkü insan bazen ne kadar uzağa giderse gitsin, kırgınlığını da heybesinde beraberinde taşır.
Gülten Akın’ın dediği gibi:
"Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya."
Ama Memet Can’ın artık bolca vakti var. Köy kahvesinde ya da evinin bahçesinde, elinde cigarasıyla geçmişi düşünürken, o "ince şeyleri", nerede hata yaptığını, kırk yılın nasıl bir çırpıda silinebildiğini anlamaya çalışıyor.
Evet Memet Can ağabey, ben sözümü tuttum ve seni yazdım. Senin o taziye evindeki dumanlı bakışını, kırgınlığını, "Beni yaz" diyen o sitemkar sesini kaleme aldım. Belki bu yazı senin kırılan gururunu tamir etmeyecek, seni o kırk yıllık evine geri götürmeyecek.
……Tabii her hikayenin bir de madalyonun öteki yüzü gibi duran karşı tarafı vardır, bilirim. Yaşananları tek taraflı dinleyip mutlak bir hükme varmak, adaleti sadece tek bir sesin yankısında aramak kalemin ahlakına sığmaz. Karşı tarafta ne yaşandı, o kırk yılın arkasında hangi görünmez kırılmalar vardı bilmiyorum; sormadım da. Belki onların da kendilerince haklı tarafları, arkasında durdukları gerekçeleri vardır, kimbilir... Bilmediğim bir denklemde kimseye haksızlık etmek, günah almak istemem. Keşke o duvarların dilini de bilseydim, keşke hikayenin o diğer yarısına da dokunabilseydim. Ama ben o gün, o taziye evinde sadece bir tarafı, gözlerinden sitem dökülen bir adamı gördüm ve o an sadece gördüğüm o kırgınlığın tarafında durdum.
İşte bu yüzden, tüm bu bilinmezlerin uzağında, en azından dünyaya şu şerhi düşmüş olduk:
Buradan bir Memet Can geçti; gümrükleri açtı, kapıları kapattı, kırk yıl sevdi ve sevildi belki, günün birinde bir başına, ama asıl hikayeyi heybesinde taşıyarak köyüne döndü……



Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



