Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Mühürden Öte Bir Şey: Taşranın Gönül Muhtarları
Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Mühürden Öte Bir Şey: Taşranın Gönül Muhtarları
Mühürden Öte Bir Şey: Taşranın Gönül Muhtarları
Şairin, “Yollar köylerden geçer, köyler şunun bunun / Kimse kimseye bakmaz, herkes kendi yolunun” dediği o geniş taşra coğrafyasında, devletin köye vurduğu ilk mühür, köylünün ise sığındığı ilk güvenli limandır muhtarlık. Sadece idari bir makam, resmi bir evrak kapısı değil; hüznün, sevincin, verginin, adaletin ve şefkatin harmanlandığı, tarihsel kökleri Osmanlı’nın II. Mahmut dönemine kadar uzanan iki asırlık bir memleket hikâyesidir.
Eskiler, muhtarı seçerken sadece bir imza yetkilisi, devletin mülki amiriyle yazışacak bir aracı aramazlardı. Ömrünü o toprağa vermiş, saçını o köyün rüzgârında ağartmış, köyün bereketiyle sevinip kuraklığıyla hüzünlenmiş bir "baba" ararlardı. Sezai Karakoç’un o derin ifadesiyle; "Geceye yenilmeyen her insan için bir gün doğumu vardır." İşte eski muhtarlar da köylerinin gecesini aydınlatan, fırtınasını dindiren, bacası tütmeyen evlerin derdine koşan o gün doğumlarıydı. Onların bilgeliği mektep sıralarından değil; hayatın, toprağın ve insan sarraflığının kendi rahlesinden gelirdi. O yüzden genelde yaşlı, ak saçlı gruptan kişiler muhtar seçilirdi. Bu bir kanun değildi elbet, saf bir edeptendi. Gençler, büyüklerine olan derin hürmetlerinden ötürü aday olmayı akıllarından bile geçirmez, büyüklerinin arkasında durmayı bir vazife sayarlardı.
Hafızamızı o tozlu köy yollarına, toprak damlı, kerpiç evlerin gölgesine doğru sürdüğümüzde, gözümüzün önüne ilk gelen simalar o kadim muhtar amcalar olur. Her biri birer roman karakteri gibi nevi şahsına münhasır, adaletleri ve cömertlikleriyle o toprakların tapu senetleriydi.
Yaylacık Köyünün muhtar Recep Emmisi mesela... Başında hiç eksik etmediği kasketi, şalvarı ve heybetli, kilolu cüssesiyle köyün adeta ağırlık merkeziydi. O ağır, azametli duruşunun altında, köylünün her derdini kendi derdi bilen, kimseyi ötekileştirmeyen, zengin ile fakiri aynı terazide tartan muazzam bir yürek taşıyandı.
İncirli Köyü’nün Turgut Amcası ise ak saçları ve saygın duruşuyla, her gördüğümde kendisini Yeşilçam filmlerindeki bir sanatçıya benzettiğim bir şahsiyetti. Ana karakter değil de, hikâyeye asıl ruhu ve güveni katan, zor zamanlarda baş kahramanın omzuna dokunup yol gösteren o emektar yardımcı sanatçıların canlı bir timsaliydi. Hafızam beni yanıltmıyorsa altındaki eski model Renault marka aracıyla her gün ilçeye giderdi. Bir işi mi vardı, yoksa muhtarlık vazifesini kendine mukaddes bir mecburiyet mi görürdü bilinmez ama o yolculuklar hiç boş kalmazdı; yolda gördüğü hiçbir yolcuyu arkada bırakmaz, arabasına alırdı. O araba aslında ilçeyle köy arasında mekik dokuyan bir iyilik köprüsüydü.
Kırışkal Köyü’nün Mustafa Emmisi köyün hem muhtarı hem de küçük bakkalıydı. Üzerinden çıkarmadığı şalvarıyla dükkânının başında durur, sadece erzak değil, adeta moral dağıtırdı. Onun dükkânındaki o meşhur veresiye defteri hiçbir zaman kapanmaz, her daim açık dururdu. Parası olan öder, olmayan "Sonra veririz Mustafa Emmi" nidasıyla evine ekmeğini götürürdü.
Belpınar Köyü’nün Muhtarı Abdullah Taşdemir de yine o eski toprakların cüsseli, heybetli adamlarındandı. Ama o cüssesinin ardında her daim parıldayan güler yüzüyle köye gelen herkesi ısıtırdı. Orta yaşlarında, enerjisi ve misafirperverliğiyle tanınan, köyün odasını da kendi sofrasını da gelene geçene ardına kadar açan kadim bir ev sahibiydi.
Aslında o dönemin muhtarları için her gün yollara düşmek bir külfet değil, köylünün işini takip etmeyi kendine borç bilme ahlakıydı. Necip Fazıl Kısakürek’in şu dizeleri, sanki o muhtarların her gün erkenden yollara düşen adanmışlığını anlatır:
"Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!"
Eski muhtarlar, hayatın tam ortasında duran dengeli adamlardı. En büyük alameti farikaları; idare ile iyi geçinen, devletin vakarını köylünün cömertliğiyle harmanlayan, kendi nefsinden ziyade köyün sorunuyla ilgilenen "ortak bir akıl" olmalarıydı.
Bu anlamda Atmalı Köyü’nün Muhtarı Mehmet Karakuş’un bendeki yeri çok ayrıdır. Emmioğlumuz Muhtar Mehmet Karakuş, köyünün çevre düzenlemesine ve doğasına büyük önem veren, kelimenin tam anlamıyla orayı bir cennete çeviren vizyoner bir adamdı. Atmalı Köyü, hayatımda sık uğradığım köylerin başında gelirken; Mehmet Karakuş’un hanesi ise kapısı her daim açık, misafirperverliğiyle insanı saran, dünyalar güzeli bir dost meclisidir.
Yine yollarımın en çok düştüğü yerlerden biri olan Naimler Köyü’nün Muhtarı İmam Hüseyin (Çolak Hacı Diyap oğlu), yıllardır köyünün derdiyle dertlenen, saçını bu uğurda eskiten çok özel bir güzel adam. Muhtar İmam Hüseyin’in hanesi o topraklardaki en samimi, en sıcak uğrak noktam olmaya devam etmektedir. Onun kapısından giren herkes o muazzam konukseverliği ve ikramseverliği hemen hisseder.
Tıpkı Nogaylar Köyü’nün muhtarı Kıyıcı Emminin oğlu Mevlüt Kıyıcı Abi gibi... Muhtarlığın sadece sertlikle değil, zarafetle de yapılacağının en güzel kanıtıydı Mevlüt Abi. Öyle naif, öyle beyefendi bir insandı ki, kimseyi incitmeyen o güler yüzü köyün üzerine çöken en kasvetli bulutları bile dağıtmaya yeterdi. Keza Gedikli Köyü’nün Mehmet Çirkin Muhtarı ve İkizkuyu muhtarı Zeynel da adı gibi güzel bir adamlardı; iyilik yapmayı bir yaşam biçimi olarak görürlerdi. İsmini şimdi anımsayamadığım Çakmak Köyü’nün Muhtarı ve adlarını zikredemediğim eski toprak muhtarların hemen hepsi öyleydi; eskilerin muhtarlığı, kapısına gelen yabancıyı "Tanrı misafiri" sayıp evinin en güzel köşesinde ağırlama makamıydı.
Ak Saçlıların Tecrübesi, Gençliğin Enerjisiyle Buluşurken
Zaman akıp gitti, dünya değişti. Eski dönemlerde gençlerin büyüklere olan hürmetinden dolayı aday bile olmaya haya ettiği bu muhtarlık müessesesi, son zamanlarda imkânların cazip hale gelmesiyle büyük bir kabuk değişimine uğradı. Artık seçim meydanlarında "Ben de varım!" diyen genç muhtarları görüyoruz. Bugün genelde gençler seçiliyor ve onlar da kendi çaplarında, çağın getirdiği dinamizmle köylerine, mahallelerine bir şeyler katmaya, hizmet üretmeye gayret ediyorlar.
Gençlerin bu azmi şüphesiz kıymetlidir; fakat hayatın şaşmaz bir düsturu vardır: "Tecrübe, öğretmenlerin en iyisidir."
Büyük fikir adamı ve şair İsmet Özel’in o sarsıcı dizesinde ifade ettiği gibi: "Yaşamak bir sokak lambası gibi gelip geçiyor hayatımızdan."
Genç muhtarların bu hızlı akışta yollarını kaybetmemeleri ve yönettikleri toprakların kadim hafızasını koruyabilmeleri için o kasketli, şalvarlı, veresiye defterleri her daim açık olan, haneleri birer dergâh gibi işleyen ak saçlı çınarların tecrübe gölgesine oturmaya ihtiyaçları vardır. İnşallah bugünün gençleri de o ak saçlıların bilge tecrübesinden hakkıyla istifade ediyorlardır.
Çünkü mühür her zaman bir şekilde alınır, makamlar gelir geçer; ama "gönüllerin muhtarı" olmak sadece Recep Emmilerin, Turgut Amcaların, Mustafa Emmilerin, Mehmet Karakuşların, İmam Hüseyinlerin ve Mevlüt Abilerin yürüdüğü o dervişane, o insanı yaşatan yoldan geçmekle mümkündür……






Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

