Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Şatırhöyük’lü Tavukçu Mısto Dayı

Gündem 26.06.2026 - 15:08, Güncelleme: 26.06.2026 - 15:08
 

Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: Şatırhöyük’lü Tavukçu Mısto Dayı

Şatırhöyük’lü Tavukçu Mısto Dayı
Zamanın kendi ritminde aktığı, modern dünyanın telaşından uzak köy meydanlarında, bazen öyle karakterler belirir ki, onlar sadece birer satıcı değil, hayatın ta kendisini sırtlanıp getiren birer masal kahramanıdır. İşte o kahramanlardan biri, kulağımızda hâlâ çınlayan sepetli Planet motosikletinin o kendine has, tekdüze ve ritmik sesiyle çıkagelirdi: Satırhöyük’ten Tavukçu Mısto Dayı. Büyük usta Yaşar Kemal’in o köklü coğrafyayı anlatırken hissettirdiği gibi: "İnsan salt bir gövdeden, etle kemikten kurulmamıştır. İnsanın içinde bir de dünya vardır ki, asıl insan odur."   İşte Mısto Dayı da o içine sığdırdığı kocaman dünyayla gelirdi köylere. Aslında o, bu işe sıfırdan başlamış sıradan bir seyyar satıcı değildi; geçmişinde Şatırhöyük’ün tanınan, eli bıçak tutan eski bir kasabıydı. Etin pirini, terbiyesini, iyisini kötüsünü bilirdi. Belki de bu yüzden, köy yerinde yaşayıp da tavuğu dışarıdan, hem de sepetli bir Planet’in arkasından satın almak, ilk bakışta köy yaşamının o meşhur "kendi kendine yetme" mantığına tamamen aykırı gelse de kimse yadırgamazdı. Kasap Mısto’nun tezgahından geçen mala duyulan güven, köyün fıtratından bir parça halini almıştı.   Mısto Dayı, fiziksel varlığıyla da hafızalarda silinmez bir iz bırakmıştı. Heybetli, hafif kambur, kilolu gövdesi, başından eksik etmediği gri şapkası ve yaz kış sırtından hiç çıkarmadığı o meşhur gri kaputu... O kaput, sadece bir giysi değil; eski bir kasabın, dağ taş demeden yollara düşen bir esnafın rüzgâra, sıcağa, soğuğa ve hayatın tüm zorluklarına karşı kuşandığı bir taşra zırhı gibiydi. Onu görenlerin aklına, Turgut Uyar’ın o derin ve insanı sarsan dizeleri gelirdi: "Herkes ne zaman ölür; / Elbet gülünün dikeni batınca."   Mısto Dayı da o gri kaputun içinde, hayatın tüm dikenlerine göğüs gererek, mevsimlerin sınırlarını silerek köy köy dolaşırdı. Terlese de üşüse de o kaput sırtındaydı; çünkü o, yolların ve mesafelerin adamıydı.   Onun ticaret anlayışı, bugünün iktisat kitaplarına sığmayacak, tamamen kendine has bir "taşra hukuku" ve felsefesi barındırırdı. Sepetinden çıkardığı tavukları ve kendi deyimiyle o meşhur "gırintileri" (kırıntıları) satarken acelesi yoktı. Parası olmayana "İllaki hemen ödemenize gerek yok," der, güveni paranın önüne koyardı. Eski kasaplık günlerinden kalan o esnaf olgunluğuyla, malından emin bir şekilde yaklaşırdı insana. Asıl unutulmaz olan ise, borç isteme vakti geldiğinde takındığı o muazzam tavırdı. Durumu olmayan, cebi daralan bir köylüyü gördüğünde, ne yüzünü ekşitir ne de ısrar ederdi. Bıyık altından gülümser ve o tarihi vecizesini söylerdi: "Ya borcunu öde ya da bir tane daha al!" Bu söz, borcun katlanarak gitmesine yol açan tatlı bir paradoksa dönüşürdü. Ödeyemedikçe alınan, alındıkça büyüyen ama hiçbir zaman bir husumete ya da kırgınlığa evrilmeyen bir taşra döngüsüydü bu. Mısto Dayı, borcu bir yük değil, köylüyle arasında bitimsiz bir bağ, kopmayacak bir sözleşme haline getirirdi. Edip Cansever’in dediği gibi: "İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer." Mısto Dayı da Şatırhöyük’ün, bu toprakların o hesapsız, kitapsız, cömert ve esprili ruhunun ta kendisiydi. Tavukları nereden getirdiği, hangi çiftlikten aldığı hiçbir zaman tam olarak bilinmezdi. Fakat köylü bilirdi ki, Şatırhöyük’ün eski kasabı Mısto Dayı, kendisinin yemediği eti, içine sinmeyen malı kimsenin sofrasına götürmezdi. Modern dünyanın "menşei belgesi" aradığı zamanlardan çok önce, Mısto Dayı’nın geçmişi ve sözü en büyük teminattı. Nitekim getirdiği o tavuklardan ve "gırintilerden" dolayı hiç kimse, tek bir gün bile bir sağlık sorunu yaşamamıştı. O bilinmezlik, eski bir kasabın mesleki ahlakına duyulan sonsuz güvenin içinde eriyip giderdi. Bugün geriye dönüp baktığımızda, sepetli Planet motosikletinin o uzaktan gelen sesi, aslında çocukluğumuzun, saflığın ve o eski güzel günlerin ayak sesiymiş. Şimdilerde ne o sepetli motosikletlerin sesi kaldı yollarda ne de sırtında gri kaputuyla bizlere hayatı, esnaflığı ve insanlığı fısıldayan Mısto Dayı gibi şahsiyetler... O, o meşhur sepetli Planet'ine atlayıp, borçları da dostlukları da o gırintileri de heybesine atarak, dönmemek üzere, zamanın ötesine sürdü gitti. Bizlere ise Şatırhöyük'ün o eski kasabının hikâyesini, taşranın unutulmaz kokusuyla birlikte yâd etmek kaldı…….
Şatırhöyük’lü Tavukçu Mısto Dayı

Zamanın kendi ritminde aktığı, modern dünyanın telaşından uzak köy meydanlarında, bazen öyle karakterler belirir ki, onlar sadece birer satıcı değil, hayatın ta kendisini sırtlanıp getiren birer masal kahramanıdır. İşte o kahramanlardan biri, kulağımızda hâlâ çınlayan sepetli Planet motosikletinin o kendine has, tekdüze ve ritmik sesiyle çıkagelirdi: Satırhöyük’ten Tavukçu Mısto Dayı.

Büyük usta Yaşar Kemal’in o köklü coğrafyayı anlatırken hissettirdiği gibi:

"İnsan salt bir gövdeden, etle kemikten kurulmamıştır. İnsanın içinde bir de dünya vardır ki, asıl insan odur."

 

İşte Mısto Dayı da o içine sığdırdığı kocaman dünyayla gelirdi köylere. Aslında o, bu işe sıfırdan başlamış sıradan bir seyyar satıcı değildi; geçmişinde Şatırhöyük’ün tanınan, eli bıçak tutan eski bir kasabıydı. Etin pirini, terbiyesini, iyisini kötüsünü bilirdi. Belki de bu yüzden, köy yerinde yaşayıp da tavuğu dışarıdan, hem de sepetli bir Planet’in arkasından satın almak, ilk bakışta köy yaşamının o meşhur "kendi kendine yetme" mantığına tamamen aykırı gelse de kimse yadırgamazdı. Kasap Mısto’nun tezgahından geçen mala duyulan güven, köyün fıtratından bir parça halini almıştı.

 

Mısto Dayı, fiziksel varlığıyla da hafızalarda silinmez bir iz bırakmıştı. Heybetli, hafif kambur, kilolu gövdesi, başından eksik etmediği gri şapkası ve yaz kış sırtından hiç çıkarmadığı o meşhur gri kaputu... O kaput, sadece bir giysi değil; eski bir kasabın, dağ taş demeden yollara düşen bir esnafın rüzgâra, sıcağa, soğuğa ve hayatın tüm zorluklarına karşı kuşandığı bir taşra zırhı gibiydi.

Onu görenlerin aklına, Turgut Uyar’ın o derin ve insanı sarsan dizeleri gelirdi:

"Herkes ne zaman ölür; / Elbet gülünün dikeni batınca."

 

Mısto Dayı da o gri kaputun içinde, hayatın tüm dikenlerine göğüs gererek, mevsimlerin sınırlarını silerek köy köy dolaşırdı. Terlese de üşüse de o kaput sırtındaydı; çünkü o, yolların ve mesafelerin adamıydı.

 

Onun ticaret anlayışı, bugünün iktisat kitaplarına sığmayacak, tamamen kendine has bir "taşra hukuku" ve felsefesi barındırırdı. Sepetinden çıkardığı tavukları ve kendi deyimiyle o meşhur "gırintileri" (kırıntıları) satarken acelesi yoktı. Parası olmayana "İllaki hemen ödemenize gerek yok," der, güveni paranın önüne koyardı. Eski kasaplık günlerinden kalan o esnaf olgunluğuyla, malından emin bir şekilde yaklaşırdı insana.

Asıl unutulmaz olan ise, borç isteme vakti geldiğinde takındığı o muazzam tavırdı. Durumu olmayan, cebi daralan bir köylüyü gördüğünde, ne yüzünü ekşitir ne de ısrar ederdi. Bıyık altından gülümser ve o tarihi vecizesini söylerdi:

"Ya borcunu öde ya da bir tane daha al!"

Bu söz, borcun katlanarak gitmesine yol açan tatlı bir paradoksa dönüşürdü. Ödeyemedikçe alınan, alındıkça büyüyen ama hiçbir zaman bir husumete ya da kırgınlığa evrilmeyen bir taşra döngüsüydü bu. Mısto Dayı, borcu bir yük değil, köylüyle arasında bitimsiz bir bağ, kopmayacak bir sözleşme haline getirirdi.

Edip Cansever’in dediği gibi:

"İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer."

Mısto Dayı da Şatırhöyük’ün, bu toprakların o hesapsız, kitapsız, cömert ve esprili ruhunun ta kendisiydi.

Tavukları nereden getirdiği, hangi çiftlikten aldığı hiçbir zaman tam olarak bilinmezdi. Fakat köylü bilirdi ki, Şatırhöyük’ün eski kasabı Mısto Dayı, kendisinin yemediği eti, içine sinmeyen malı kimsenin sofrasına götürmezdi. Modern dünyanın "menşei belgesi" aradığı zamanlardan çok önce, Mısto Dayı’nın geçmişi ve sözü en büyük teminattı. Nitekim getirdiği o tavuklardan ve "gırintilerden" dolayı hiç kimse, tek bir gün bile bir sağlık sorunu yaşamamıştı. O bilinmezlik, eski bir kasabın mesleki ahlakına duyulan sonsuz güvenin içinde eriyip giderdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, sepetli Planet motosikletinin o uzaktan gelen sesi, aslında çocukluğumuzun, saflığın ve o eski güzel günlerin ayak sesiymiş. Şimdilerde ne o sepetli motosikletlerin sesi kaldı yollarda ne de sırtında gri kaputuyla bizlere hayatı, esnaflığı ve insanlığı fısıldayan Mısto Dayı gibi şahsiyetler...

O, o meşhur sepetli Planet'ine atlayıp, borçları da dostlukları da o gırintileri de heybesine atarak, dönmemek üzere, zamanın ötesine sürdü gitti. Bizlere ise Şatırhöyük'ün o eski kasabının hikâyesini, taşranın unutulmaz kokusuyla birlikte yâd etmek kaldı…….

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.