Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: TOPRAĞIN SADIK DOSTLARI: BİÇERCİLER VE BUDAMACILAR

Gündem 02.04.2026 - 10:19, Güncelleme: 02.04.2026 - 10:19
 

Eğitimci Mehmet Dal Yazdı: TOPRAĞIN SADIK DOSTLARI: BİÇERCİLER VE BUDAMACILAR

Gönlümün heybesini aralayıp çocukluğumun o sarı sıcak harman yerlerine doğru yola çıktığımda, burnuma ilk çalınan koku; toprağın teriyle karışmış taze buğdayın o geniz yakan, ama dünyalara değişilmeyecek rayihası oluyor.
 Eskiden bizim oralarda mevsimler takvimle değil, toprağa düşen cemreyle ve bağın dalına değen makasla ölçülürdü. Ben o günlerin, o bereketin ve o dev cüsseli sarı biçerdöverlerin gölgesinde büyümüş bir toprak çocuğuyum. Hatırlıyorum; köye bir biçerdöverin girişi, sanki bir bayram müjdesinin kente girişi gibi görkemliydi. Kayseri’den, Nevşehir’den, Yozgat'tan,  Kırşehir’den kopup gelen o güzel insanlar —Hacı İsmet ve İbrahim Amcalar— bizim için sadece birer makine operatörü değil, evimizin, soframızın başköşesinde yeri olan aziz misafirlerdi. Hacı İsmet, adı üzerinde; vakarıyla, dürüstlüğüyle adeta bir derviş gibiydi. Onlarla aramızda kan bağı yoktu belki ama biz o bağı, kan bağından daha muhkem bir yere, "kirvelik" makamına taşımıştık. Sırf onlara daha yakın olabilmek, bu güzel insanlarla gönül birliğimizi mühürlemek için araya kirvelik bağını sokardık. Mevlana’nın o meşhur sözü yankılanırdı sanki başakların arasında: "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir." Bizimkisi de o hesap; maksat sadece ekin biçmek değil, dost biriktirmekti. O koca sarı biçerlerin deposuna yakın bir yerde oturur, buğdaylar taşmasın diye babalarımızdan, amcalarımızdan gördüğümüz o kadim usulle buğdayları deponun gerisine iterdik. Ama asıl gayemiz o devasa makineye binmek, o sarı denizin üzerinde bir kaptan gibi süzülmekti. Biçer zamanı köye bir bereket gelirdi; sanki gökyüzünden rızık yağıyordu.   Sonra bağ budama zamanı gelirdi. Antep’ten esen bir rüzgâr gibi çıkıp gelirlerdi o güzel ustalar. Selim Emmi, halamın kayınpederiydi; Mamed Emmi ise teyzemlerin dünürüydü. Anteplilerin o kendine has şivesiyle "Mamed" dediği Mehmet Emmi, toprağın dilinden anlayan vakur bir adamdı. Selim Emmi’yi hiç unutmam; sırtı kamburlaşmış, kasketi alnına yıkılmış bir pir-i faniydi. Ama o kambur sırtına rağmen, eline budama makasını aldığında sanki eliyle bir ebru tablosu yapıyordu. Hangi dalın kesileceğini, hangisinin filiz vereceğini bir bakışta anlardı. Onu izlemek, bir sanat eserinin doğuşuna şahitlik etmek gibiydi. Kendi elleriyle sardığı tütünün dumanı rüzgâra karışırken, o her dokunuşunda toprağa bir dua fısıldardı. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi: "Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz." Ama bu insanlar kendilerini toprağa vermişlerdi; ne kamburlukları onlara yüktü ne de o yorgun elleri... Toprakla barışık, toprakla sırdaştılar. Buğdaylar biçilir, kamyonlar tozlu yollardan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne doğru nazlı nazlı süzülürdü. Ama o buğday daha eve girmeden, evin önündeki temiz alana döküldüğünde ilk işimiz "öşür" ayırmaktı. Gelen her yoksula, her darda kalana birer çuval sadaka niyetine verilirdi. Kimse "Malım eksiliyor" diye gocunmazdı. Çünkü biz biliyorduk ki; bereket buğdayın tanesinde değil, paylaşmanın o gizli matematiğinde saklıydı. Dedelerimizden böyle görmüştük: "Paylaştığın senindir, biriktirdiğin değil." O buğdaylar büyük kazanlarda kaynatılırken etrafı saran o buğu, çocukluğumun en sıcak hatırasıdır. Üzerine biraz tuz atıp yediğimiz o "hediklerin" lezzetini bugün hangi gurme sofrasında bulabiliriz ki? Arklarda yıkadığımız o buğdaylar; çocuk ellerimizin değdiği o soğuk sular, muşambaların üzerindeki o altın sarısı serinlik... Biz o suların içinde sadece buğday yıkamazdık, umutlarımızı ve neşemizi de durulardık. Değirmenlerde taze taze öğütülen o unlardan yapılan ekmeklerin kokusu, evlerimizin en güzel parfümüydü. Bugün her şey hazır, her şey ambalajlı, her şey "toptancı" soğukluğunda. Kimse o zahmete, o kutsal yorgunluğa girmek istemiyor. Ama o zahmetin içinde saklı olan ruhu, o bereketi ıskalıyoruz. Nazım Hikmet’in dediği gibi: "Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın..." İşte bizim biçercilerimiz ve budamacılarımız hayatı bu ciddiyetle, bu aşkla yaşarlardı. Hacı İsmet Amca bugün rahmetli oldu ama çocukları, torunları hala bizim ailemizin birer ferdi gibi o sarı biçerlerin direksiyonunda... Bu bir iş ortaklığı değil, bir hayat ortaklığıdır. Şimdi ne zaman bir fırının önünden geçsem ya da sararmış, sarı sıcak bir ekin tarlası görsem; o kambur sırtıyla Selim Emmi’yi, o nur yüzüyle Hacı İsmet Amca’yı hatırlar, derin bir ah çekerim. O günler, bereketin adresiydi; o günler, belkide  insan olmanın en saf haliydi…..
Gönlümün heybesini aralayıp çocukluğumun o sarı sıcak harman yerlerine doğru yola çıktığımda, burnuma ilk çalınan koku; toprağın teriyle karışmış taze buğdayın o geniz yakan, ama dünyalara değişilmeyecek rayihası oluyor.

 Eskiden bizim oralarda mevsimler takvimle değil, toprağa düşen cemreyle ve bağın dalına değen makasla ölçülürdü. Ben o günlerin, o bereketin ve o dev cüsseli sarı biçerdöverlerin gölgesinde büyümüş bir toprak çocuğuyum.

Hatırlıyorum; köye bir biçerdöverin girişi, sanki bir bayram müjdesinin kente girişi gibi görkemliydi. Kayseri’den, Nevşehir’den, Yozgat'tan,  Kırşehir’den kopup gelen o güzel insanlar —Hacı İsmet ve İbrahim Amcalar— bizim için sadece birer makine operatörü değil, evimizin, soframızın başköşesinde yeri olan aziz misafirlerdi. Hacı İsmet, adı üzerinde; vakarıyla, dürüstlüğüyle adeta bir derviş gibiydi.

Onlarla aramızda kan bağı yoktu belki ama biz o bağı, kan bağından daha muhkem bir yere, "kirvelik" makamına taşımıştık. Sırf onlara daha yakın olabilmek, bu güzel insanlarla gönül birliğimizi mühürlemek için araya kirvelik bağını sokardık. Mevlana’nın o meşhur sözü yankılanırdı sanki başakların arasında: "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

Bizimkisi de o hesap; maksat sadece ekin biçmek değil, dost biriktirmekti. O koca sarı biçerlerin deposuna yakın bir yerde oturur, buğdaylar taşmasın diye babalarımızdan, amcalarımızdan gördüğümüz o kadim usulle buğdayları deponun gerisine iterdik. Ama asıl gayemiz o devasa makineye binmek, o sarı denizin üzerinde bir kaptan gibi süzülmekti. Biçer zamanı köye bir bereket gelirdi; sanki gökyüzünden rızık yağıyordu.

 

Sonra bağ budama zamanı gelirdi. Antep’ten esen bir rüzgâr gibi çıkıp gelirlerdi o güzel ustalar. Selim Emmi, halamın kayınpederiydi; Mamed Emmi ise teyzemlerin dünürüydü. Anteplilerin o kendine has şivesiyle "Mamed" dediği Mehmet Emmi, toprağın dilinden anlayan vakur bir adamdı.

Selim Emmi’yi hiç unutmam; sırtı kamburlaşmış, kasketi alnına yıkılmış bir pir-i faniydi. Ama o kambur sırtına rağmen, eline budama makasını aldığında sanki eliyle bir ebru tablosu yapıyordu. Hangi dalın kesileceğini, hangisinin filiz vereceğini bir bakışta anlardı. Onu izlemek, bir sanat eserinin doğuşuna şahitlik etmek gibiydi. Kendi elleriyle sardığı tütünün dumanı rüzgâra karışırken, o her dokunuşunda toprağa bir dua fısıldardı. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi: "Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz." Ama bu insanlar kendilerini toprağa vermişlerdi; ne kamburlukları onlara yüktü ne de o yorgun elleri... Toprakla barışık, toprakla sırdaştılar.

Buğdaylar biçilir, kamyonlar tozlu yollardan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne doğru nazlı nazlı süzülürdü. Ama o buğday daha eve girmeden, evin önündeki temiz alana döküldüğünde ilk işimiz "öşür" ayırmaktı. Gelen her yoksula, her darda kalana birer çuval sadaka niyetine verilirdi. Kimse "Malım eksiliyor" diye gocunmazdı. Çünkü biz biliyorduk ki; bereket buğdayın tanesinde değil, paylaşmanın o gizli matematiğinde saklıydı.

Dedelerimizden böyle görmüştük: "Paylaştığın senindir, biriktirdiğin değil." O buğdaylar büyük kazanlarda kaynatılırken etrafı saran o buğu, çocukluğumun en sıcak hatırasıdır. Üzerine biraz tuz atıp yediğimiz o "hediklerin" lezzetini bugün hangi gurme sofrasında bulabiliriz ki? Arklarda yıkadığımız o buğdaylar; çocuk ellerimizin değdiği o soğuk sular, muşambaların üzerindeki o altın sarısı serinlik... Biz o suların içinde sadece buğday yıkamazdık, umutlarımızı ve neşemizi de durulardık.

Değirmenlerde taze taze öğütülen o unlardan yapılan ekmeklerin kokusu, evlerimizin en güzel parfümüydü. Bugün her şey hazır, her şey ambalajlı, her şey "toptancı" soğukluğunda. Kimse o zahmete, o kutsal yorgunluğa girmek istemiyor. Ama o zahmetin içinde saklı olan ruhu, o bereketi ıskalıyoruz.

Nazım Hikmet’in dediği gibi: "Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın..." İşte bizim biçercilerimiz ve budamacılarımız hayatı bu ciddiyetle, bu aşkla yaşarlardı. Hacı İsmet Amca bugün rahmetli oldu ama çocukları, torunları hala bizim ailemizin birer ferdi gibi o sarı biçerlerin direksiyonunda... Bu bir iş ortaklığı değil, bir hayat ortaklığıdır.

Şimdi ne zaman bir fırının önünden geçsem ya da sararmış, sarı sıcak bir ekin tarlası görsem; o kambur sırtıyla Selim Emmi’yi, o nur yüzüyle Hacı İsmet Amca’yı hatırlar, derin bir ah çekerim. O günler, bereketin adresiydi; o günler, belkide  insan olmanın en saf haliydi…..


Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.