Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Türk Edebiyatında Kudüs

Gündem 15.04.2026 - 08:56, Güncelleme: 15.04.2026 - 08:56
 

Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Türk Edebiyatında Kudüs

Bazı şehirler vardır; haritalarda yerleri bellidir ama asıl mekânları insanın içidir. Kudüs, işte bu şehirlerin en eskisi, en derini, en çok hatırlananıdır. Sanki gökyüzünden koparılmış da yeryüzüne bırakılmış bir hatıra gibi durur. Taşları tarihten, sokakları dualardan, kubbeleri insanlığın müşterek hafızasından yapılmıştır.
Peygamberlerin ayak izleriyle kutsanan bu şehir, yalnızca bir coğrafya değildir; zamanın içinde yürüyen bir hakikattir. Hz. Davut’un sesi, Hz. Süleyman’ın hikmeti, Hz. İsa’nın merhameti ve Miraç gecesinde yükselen bir duanın yankısı, Kudüs’ün semasında hâlâ dolaşır. Bu yüzden Kudüs, sadece anlatılmaz; hissedilir, taşınır, bazen de insanın içine yerleşir. Ve edebiyat… işte o da Kudüs’ü anlatırken aslında insanın kendi içini anlatır. Klasik Türk edebiyatı, şehirleri birer mücevher gibi işler. Fakat Kudüs, bu mücevherler arasında biraz daha geri planda kalır. O, bir ana tema olmaktan çok, kutsal bir hatıranın gölgesi olarak belirir.             Mirâciyelerde Kudüs, göğe açılan kapının eşiğidir. Hz. Peygamber’in orada diğer peygamberlere imam oluşu, taşın ve ağacın bile dile gelmesi, Kudüs’ü canlı bir varlık gibi gösterir:   Kudse çün basdı kadem sâhib-i Mi’râc o dem Eyledi gulgule-gû ‘arz-ı selâm ile salâ   Oldı ol hâce-i dîn Kudsde mihrâba imâm İrdi ‘ayyuka gulgul-i ehlen sehlâ   Bu dizelerde şehir, artık taş değildir; konuşan, selam veren, sevinen bir varlıktır. Asırlar boyunca kaleme alınan seyahatnâmelerde Kudüs, kimi zaman tek başına bir merkez, kimi zaman da hac yollarının mübarek bir menzili olarak yer alır. Ahmed Fakih’ten başlayarak Evliya Çelebi’ye, Nâbî’den Molla Hıfzî’ye kadar uzanan bu gelenekte Kudüs; taşından toprağına, mabedinden menkıbesine kadar kutsiyetle örülmüş bir şehir olarak resmedilir. Her seyyah, kendi kalbinin penceresinden bakar bu şehre; kimi onda tarihin yankısını, kimi dinlerin buluştuğu bir sırlar coğrafyasını görür. Özellikle Evliya Çelebi’nin anlatımında Kudüs, sadece bir şehir değil, adeta hac coğrafyasının kalbidir. Onun satırlarında Kudüs; tekke ve mabedleriyle, efsanelerle iç içe geçmiş mimarisiyle ve kutsallığın gölgesinde yaşayan bir ruh hâliyle can bulur. Nâbî ise kısa süreli ziyaretine rağmen Mescid-i Aksa’yı uzun ve derin tasvirlerle anlatarak, mekânın maddi büyüklüğünden ziyade manevi ağırlığını hissettirir. Molla Hıfzî’nin kaleminde ise Kudüs, yalnızca gezilip görülen bir yer değil; ilim, ibadet ve hikmetle yoğrulmuş bir irfan menzilidir. Onun eseri, seyahatin ötesine geçerek didaktik ve dinî bir derinlik kazanır. Fetihnâmelerde ise başka bir Kudüs çıkar karşımıza: destansı, yer yer efsanevî, tarih ile hayalin iç içe geçtiği bir Kudüs. Gerçekten çok, anlatının ihtişamı önemlidir. Kısacası klasik edebiyat için Kudüs, kutsal bir mekândır ama henüz bir yara değildir. Modern Türk edebiyatında Kudüs, bir anda merkezî bir tema hâline gelir. Çünkü artık o, sadece geçmişin kutsalı değil; bugünün acısıdır. Bu dönüşümün en güçlü sesi Sezai Karakoç’tur. Karakoç’un şiirinde Kudüs, bir şehir olmaktan çıkar; bir medeniyetin kalbi hâline gelir. Onun dizelerinde Kudüs hem yanar hem dirilir: Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey Yahudi! Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey Yahudi! Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey Yahudi! Göğe çıktığına inanır inanmaz Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey Yahudi! Fakat şair burada kalmaz. Bir hakikati haykırır: Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksa’nın ancak gölgesidir ey Yahudi! Senin yaktığın Mescid-i Aksa’nın ruhu değil Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey Yahudi! Bu dizelerde Kudüs, yakılamayan bir öz, yok edilemeyen bir ruh olarak karşımıza çıkar. Karakoç’un Kudüs’ü, tarihin üstünde bir yerdedir.   Nuri Pakdil ise Kudüs’ü dışarıda değil, insanın içinde kurar. Onun için Kudüs, bir bilinçtir; sürekli ayarlanması gereken bir merkezdir: Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum Ayarlanmadan Kudüs’e Boşuna vakit geçirirsin   Bu dizeler, Kudüs’ü zamanın ölçüsü hâline getirir. İnsan, hayatını ona göre düzenlemelidir. Ve ardından o unutulmaz çağrı gelir:   Gel Anne ol Çünkü anne Bir çocuktan bir Kudüs yapar   Burada Kudüs, bir şehir değil; yeniden doğurulması gereken bir hakikattir. “Kudüs sevilmeden insanlığa girilmez. Bizim için daha da özel bir konumu vardır: Kudüs’ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır” diyen Pakdil; Kudüs ve Filistin davasına derin bir bağlılık besleyen bir şair olarak karşımıza çıkar. Mehmet Akif İnan’ın Kudüs’ü, daha mahzundur. O, ağlayan bir çocuk gibidir. Şair, asıl öfkesini işgale değil; duyarsızlığa yöneltir. Kudüs’ün yalnızlığı, aslında Müslümanların suskunluğudur. Onun şiirinde Kudüs, bir sitemdir: Bir çağrı, bir utanç ve bir hatırlatmadır.   Ve Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu Varıp eşiğine alnımı koydum Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu … Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde Götür Müslümana selam diyordu Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslam diyordu.   Arif Ay’da Kudüs artık konuşur. Geçmişi anlatır, bugünü sorgular. Peygamberlerin hatırasından bugünün kanlı sokaklarına uzanan bir çizgi kurar. Onun Kudüs’ü hem hatırlayan hem hesap sorandır. Hem geçmişin ihtişamını hem bugünün acısını aynı anda taşır. “Kudüs Konuşuyor” şiiri beş bölümden oluşur. İlk üç bölümde Kudüs’ün peygamberler tarihine beşiklik etmiş geçmişi vurgulanırken, son iki bölümde bu kutlu geçmişin kana bulanışı üzerinde durulur. Yani dün ve bugün çatışması şiirin tüm bölümlerine yayılmıştır. Cahit Zarifoğlu’nu da anmadan geçemeyiz. “Daralan Vakitler” şiiri ise bu çığlığın en yoğun hâlidir. Şair, burada sadece olup biteni anlatmaz; suskunluğa, kayıtsızlığa ve dağılmışlığa karşı da söz alır. Kudüs’ün hemen yanı başında yaşanan acılara rağmen uzaklaşan, hissizleşen bir ümmeti sorgular:   Beyrut'un gözyaşları şimdi, Kudüs'ün yanı başında Müslümanlarsa uzakta, Sanki başka Gelinmez bir dünyada.   Bütün bu anlatılar bir gerçeği gösterir: Klasik edebiyatta Kudüs, bir güzellik ve kutsiyet mekânıdır. Modern edebiyatta ise Kudüs; bir direniş, bir bilinç, bir davadır. Artık o sadece anlatılan değil; savunulan, hissedilen ve taşınan bir değerdir. Kudüs, yeryüzünde bir şehir olarak başlar ama orada kalmaz. Zamanla kalbe taşınır. Şairlerin dizelerinde büyür, anlam kazanır, çoğalır. Bir şair onu bir saat gibi taşır, bir diğeri bir anneye benzetir, bir başkası ise yanan bir mabedin küllerinde arar. Ama hepsi aynı şeyi söyler: Kudüs, bir yer değildir. Kudüs, insanın neye inandığının, neyi savunduğunun ve neyi kaybetmek istemediğinin adıdır.
Bazı şehirler vardır; haritalarda yerleri bellidir ama asıl mekânları insanın içidir. Kudüs, işte bu şehirlerin en eskisi, en derini, en çok hatırlananıdır. Sanki gökyüzünden koparılmış da yeryüzüne bırakılmış bir hatıra gibi durur. Taşları tarihten, sokakları dualardan, kubbeleri insanlığın müşterek hafızasından yapılmıştır.

Peygamberlerin ayak izleriyle kutsanan bu şehir, yalnızca bir coğrafya değildir; zamanın içinde yürüyen bir hakikattir. Hz. Davut’un sesi, Hz. Süleyman’ın hikmeti, Hz. İsa’nın merhameti ve Miraç gecesinde yükselen bir duanın yankısı, Kudüs’ün semasında hâlâ dolaşır. Bu yüzden Kudüs, sadece anlatılmaz; hissedilir, taşınır, bazen de insanın içine yerleşir.

Ve edebiyat… işte o da Kudüs’ü anlatırken aslında insanın kendi içini anlatır.

Klasik Türk edebiyatı, şehirleri birer mücevher gibi işler. Fakat Kudüs, bu mücevherler arasında biraz daha geri planda kalır. O, bir ana tema olmaktan çok, kutsal bir hatıranın gölgesi olarak belirir.

            Mirâciyelerde Kudüs, göğe açılan kapının eşiğidir. Hz. Peygamber’in orada diğer peygamberlere imam oluşu, taşın ve ağacın bile dile gelmesi, Kudüs’ü canlı bir varlık gibi gösterir:

 

Kudse çün basdı kadem sâhib-i Mi’râc o dem

Eyledi gulgule-gû ‘arz-ı selâm ile salâ

 

Oldı ol hâce-i dîn Kudsde mihrâba imâm

İrdi ‘ayyuka gulgul-i ehlen sehlâ

 

Bu dizelerde şehir, artık taş değildir; konuşan, selam veren, sevinen bir varlıktır.

Asırlar boyunca kaleme alınan seyahatnâmelerde Kudüs, kimi zaman tek başına bir merkez, kimi zaman da hac yollarının mübarek bir menzili olarak yer alır. Ahmed Fakih’ten başlayarak Evliya Çelebi’ye, Nâbî’den Molla Hıfzî’ye kadar uzanan bu gelenekte Kudüs; taşından toprağına, mabedinden menkıbesine kadar kutsiyetle örülmüş bir şehir olarak resmedilir. Her seyyah, kendi kalbinin penceresinden bakar bu şehre; kimi onda tarihin yankısını, kimi dinlerin buluştuğu bir sırlar coğrafyasını görür.

Özellikle Evliya Çelebi’nin anlatımında Kudüs, sadece bir şehir değil, adeta hac coğrafyasının kalbidir. Onun satırlarında Kudüs; tekke ve mabedleriyle, efsanelerle iç içe geçmiş mimarisiyle ve kutsallığın gölgesinde yaşayan bir ruh hâliyle can bulur. Nâbî ise kısa süreli ziyaretine rağmen Mescid-i Aksa’yı uzun ve derin tasvirlerle anlatarak, mekânın maddi büyüklüğünden ziyade manevi ağırlığını hissettirir.

Molla Hıfzî’nin kaleminde ise Kudüs, yalnızca gezilip görülen bir yer değil; ilim, ibadet ve hikmetle yoğrulmuş bir irfan menzilidir. Onun eseri, seyahatin ötesine geçerek didaktik ve dinî bir derinlik kazanır.

Fetihnâmelerde ise başka bir Kudüs çıkar karşımıza: destansı, yer yer efsanevî, tarih ile hayalin iç içe geçtiği bir Kudüs. Gerçekten çok, anlatının ihtişamı önemlidir.

Kısacası klasik edebiyat için Kudüs, kutsal bir mekândır ama henüz bir yara değildir.

Modern Türk edebiyatında Kudüs, bir anda merkezî bir tema hâline gelir. Çünkü artık o, sadece geçmişin kutsalı değil; bugünün acısıdır.

Bu dönüşümün en güçlü sesi Sezai Karakoç’tur. Karakoç’un şiirinde Kudüs, bir şehir olmaktan çıkar; bir medeniyetin kalbi hâline gelir. Onun dizelerinde Kudüs hem yanar hem dirilir:

Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın

ey Yahudi!

Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi

ey Yahudi!

Aya çıkarak göğe çıktığını sandın

ey Yahudi!

Göğe çıktığına inanır inanmaz

Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın

ey Yahudi!

Fakat şair burada kalmaz. Bir hakikati haykırır:

Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksa’nın ancak gölgesidir

ey Yahudi!

Senin yaktığın Mescid-i Aksa’nın ruhu değil

Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir

ey Yahudi!

Bu dizelerde Kudüs, yakılamayan bir öz, yok edilemeyen bir ruh olarak karşımıza çıkar. Karakoç’un Kudüs’ü, tarihin üstünde bir yerdedir.

 

Nuri Pakdil ise Kudüs’ü dışarıda değil, insanın içinde kurar. Onun için Kudüs, bir bilinçtir; sürekli ayarlanması gereken bir merkezdir:

Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum

Ayarlanmadan Kudüs’e

Boşuna vakit geçirirsin

 

Bu dizeler, Kudüs’ü zamanın ölçüsü hâline getirir. İnsan, hayatını ona göre düzenlemelidir. Ve ardından o unutulmaz çağrı gelir:

 

Gel Anne ol

Çünkü anne

Bir çocuktan bir Kudüs yapar

 

Burada Kudüs, bir şehir değil; yeniden doğurulması gereken bir hakikattir. “Kudüs sevilmeden insanlığa girilmez. Bizim için daha da özel bir konumu vardır: Kudüs’ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır” diyen Pakdil; Kudüs ve Filistin davasına derin bir bağlılık besleyen bir şair olarak karşımıza çıkar.

Mehmet Akif İnan’ın Kudüs’ü, daha mahzundur. O, ağlayan bir çocuk gibidir. Şair, asıl öfkesini işgale değil; duyarsızlığa yöneltir. Kudüs’ün yalnızlığı, aslında Müslümanların suskunluğudur. Onun şiirinde Kudüs, bir sitemdir: Bir çağrı, bir utanç ve bir hatırlatmadır.

 

Ve Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde

Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu

Varıp eşiğine alnımı koydum

Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu

Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde

Götür Müslümana selam diyordu

Dayanamıyorum bu ayrılığa

Kucaklasın beni İslam diyordu.

 

Arif Ay’da Kudüs artık konuşur. Geçmişi anlatır, bugünü sorgular. Peygamberlerin hatırasından bugünün kanlı sokaklarına uzanan bir çizgi kurar. Onun Kudüs’ü hem hatırlayan hem hesap sorandır. Hem geçmişin ihtişamını hem bugünün acısını aynı anda taşır. “Kudüs Konuşuyor” şiiri beş bölümden oluşur. İlk üç bölümde Kudüs’ün peygamberler tarihine beşiklik etmiş geçmişi vurgulanırken, son iki bölümde bu kutlu geçmişin kana bulanışı üzerinde durulur. Yani dün ve bugün çatışması şiirin tüm bölümlerine yayılmıştır.

Cahit Zarifoğlu’nu da anmadan geçemeyiz. “Daralan Vakitler” şiiri ise bu çığlığın en yoğun hâlidir. Şair, burada sadece olup biteni anlatmaz; suskunluğa, kayıtsızlığa ve dağılmışlığa karşı da söz alır. Kudüs’ün hemen yanı başında yaşanan acılara rağmen uzaklaşan, hissizleşen bir ümmeti sorgular:

 

Beyrut'un gözyaşları şimdi,

Kudüs'ün yanı başında

Müslümanlarsa uzakta,

Sanki başka

Gelinmez bir dünyada.

 

Bütün bu anlatılar bir gerçeği gösterir:

Klasik edebiyatta Kudüs, bir güzellik ve kutsiyet mekânıdır. Modern edebiyatta ise Kudüs; bir direniş, bir bilinç, bir davadır. Artık o sadece anlatılan değil; savunulan, hissedilen ve taşınan bir değerdir.

Kudüs, yeryüzünde bir şehir olarak başlar ama orada kalmaz. Zamanla kalbe taşınır. Şairlerin dizelerinde büyür, anlam kazanır, çoğalır.

Bir şair onu bir saat gibi taşır, bir diğeri bir anneye benzetir, bir başkası ise yanan bir mabedin küllerinde arar. Ama hepsi aynı şeyi söyler: Kudüs, bir yer değildir. Kudüs, insanın neye inandığının, neyi savunduğunun ve neyi kaybetmek istemediğinin adıdır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.