Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Türk Edebiyatında Kudüs
Eğitimci Mehmet Yusuf Yıldız Yazdı: Türk Edebiyatında Kudüs
Bazı şehirler vardır; haritalarda yerleri bellidir ama asıl mekânları insanın içidir. Kudüs, işte bu şehirlerin en eskisi, en derini, en çok hatırlananıdır. Sanki gökyüzünden koparılmış da yeryüzüne bırakılmış bir hatıra gibi durur. Taşları tarihten, sokakları dualardan, kubbeleri insanlığın müşterek hafızasından yapılmıştır.
Peygamberlerin ayak izleriyle kutsanan bu şehir, yalnızca bir coğrafya değildir; zamanın içinde yürüyen bir hakikattir. Hz. Davut’un sesi, Hz. Süleyman’ın hikmeti, Hz. İsa’nın merhameti ve Miraç gecesinde yükselen bir duanın yankısı, Kudüs’ün semasında hâlâ dolaşır. Bu yüzden Kudüs, sadece anlatılmaz; hissedilir, taşınır, bazen de insanın içine yerleşir.
Ve edebiyat… işte o da Kudüs’ü anlatırken aslında insanın kendi içini anlatır.
Klasik Türk edebiyatı, şehirleri birer mücevher gibi işler. Fakat Kudüs, bu mücevherler arasında biraz daha geri planda kalır. O, bir ana tema olmaktan çok, kutsal bir hatıranın gölgesi olarak belirir.
Mirâciyelerde Kudüs, göğe açılan kapının eşiğidir. Hz. Peygamber’in orada diğer peygamberlere imam oluşu, taşın ve ağacın bile dile gelmesi, Kudüs’ü canlı bir varlık gibi gösterir:
Kudse çün basdı kadem sâhib-i Mi’râc o dem
Eyledi gulgule-gû ‘arz-ı selâm ile salâ
Oldı ol hâce-i dîn Kudsde mihrâba imâm
İrdi ‘ayyuka gulgul-i ehlen sehlâ
Bu dizelerde şehir, artık taş değildir; konuşan, selam veren, sevinen bir varlıktır.
Asırlar boyunca kaleme alınan seyahatnâmelerde Kudüs, kimi zaman tek başına bir merkez, kimi zaman da hac yollarının mübarek bir menzili olarak yer alır. Ahmed Fakih’ten başlayarak Evliya Çelebi’ye, Nâbî’den Molla Hıfzî’ye kadar uzanan bu gelenekte Kudüs; taşından toprağına, mabedinden menkıbesine kadar kutsiyetle örülmüş bir şehir olarak resmedilir. Her seyyah, kendi kalbinin penceresinden bakar bu şehre; kimi onda tarihin yankısını, kimi dinlerin buluştuğu bir sırlar coğrafyasını görür.
Özellikle Evliya Çelebi’nin anlatımında Kudüs, sadece bir şehir değil, adeta hac coğrafyasının kalbidir. Onun satırlarında Kudüs; tekke ve mabedleriyle, efsanelerle iç içe geçmiş mimarisiyle ve kutsallığın gölgesinde yaşayan bir ruh hâliyle can bulur. Nâbî ise kısa süreli ziyaretine rağmen Mescid-i Aksa’yı uzun ve derin tasvirlerle anlatarak, mekânın maddi büyüklüğünden ziyade manevi ağırlığını hissettirir.
Molla Hıfzî’nin kaleminde ise Kudüs, yalnızca gezilip görülen bir yer değil; ilim, ibadet ve hikmetle yoğrulmuş bir irfan menzilidir. Onun eseri, seyahatin ötesine geçerek didaktik ve dinî bir derinlik kazanır.
Fetihnâmelerde ise başka bir Kudüs çıkar karşımıza: destansı, yer yer efsanevî, tarih ile hayalin iç içe geçtiği bir Kudüs. Gerçekten çok, anlatının ihtişamı önemlidir.
Kısacası klasik edebiyat için Kudüs, kutsal bir mekândır ama henüz bir yara değildir.
Modern Türk edebiyatında Kudüs, bir anda merkezî bir tema hâline gelir. Çünkü artık o, sadece geçmişin kutsalı değil; bugünün acısıdır.
Bu dönüşümün en güçlü sesi Sezai Karakoç’tur. Karakoç’un şiirinde Kudüs, bir şehir olmaktan çıkar; bir medeniyetin kalbi hâline gelir. Onun dizelerinde Kudüs hem yanar hem dirilir:
Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın
ey Yahudi!
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi
ey Yahudi!
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın
ey Yahudi!
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın
ey Yahudi!
Fakat şair burada kalmaz. Bir hakikati haykırır:
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksa’nın ancak gölgesidir
ey Yahudi!
Senin yaktığın Mescid-i Aksa’nın ruhu değil
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir
ey Yahudi!
Bu dizelerde Kudüs, yakılamayan bir öz, yok edilemeyen bir ruh olarak karşımıza çıkar. Karakoç’un Kudüs’ü, tarihin üstünde bir yerdedir.
Nuri Pakdil ise Kudüs’ü dışarıda değil, insanın içinde kurar. Onun için Kudüs, bir bilinçtir; sürekli ayarlanması gereken bir merkezdir:
Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum
Ayarlanmadan Kudüs’e
Boşuna vakit geçirirsin
Bu dizeler, Kudüs’ü zamanın ölçüsü hâline getirir. İnsan, hayatını ona göre düzenlemelidir. Ve ardından o unutulmaz çağrı gelir:
Gel Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar
Burada Kudüs, bir şehir değil; yeniden doğurulması gereken bir hakikattir. “Kudüs sevilmeden insanlığa girilmez. Bizim için daha da özel bir konumu vardır: Kudüs’ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır” diyen Pakdil; Kudüs ve Filistin davasına derin bir bağlılık besleyen bir şair olarak karşımıza çıkar.
Mehmet Akif İnan’ın Kudüs’ü, daha mahzundur. O, ağlayan bir çocuk gibidir. Şair, asıl öfkesini işgale değil; duyarsızlığa yöneltir. Kudüs’ün yalnızlığı, aslında Müslümanların suskunluğudur. Onun şiirinde Kudüs, bir sitemdir: Bir çağrı, bir utanç ve bir hatırlatmadır.
Ve Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum
Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu
…
Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde
Götür Müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslam diyordu.
Arif Ay’da Kudüs artık konuşur. Geçmişi anlatır, bugünü sorgular. Peygamberlerin hatırasından bugünün kanlı sokaklarına uzanan bir çizgi kurar. Onun Kudüs’ü hem hatırlayan hem hesap sorandır. Hem geçmişin ihtişamını hem bugünün acısını aynı anda taşır. “Kudüs Konuşuyor” şiiri beş bölümden oluşur. İlk üç bölümde Kudüs’ün peygamberler tarihine beşiklik etmiş geçmişi vurgulanırken, son iki bölümde bu kutlu geçmişin kana bulanışı üzerinde durulur. Yani dün ve bugün çatışması şiirin tüm bölümlerine yayılmıştır.
Cahit Zarifoğlu’nu da anmadan geçemeyiz. “Daralan Vakitler” şiiri ise bu çığlığın en yoğun hâlidir. Şair, burada sadece olup biteni anlatmaz; suskunluğa, kayıtsızlığa ve dağılmışlığa karşı da söz alır. Kudüs’ün hemen yanı başında yaşanan acılara rağmen uzaklaşan, hissizleşen bir ümmeti sorgular:
Beyrut'un gözyaşları şimdi,
Kudüs'ün yanı başında
Müslümanlarsa uzakta,
Sanki başka
Gelinmez bir dünyada.
Bütün bu anlatılar bir gerçeği gösterir:
Klasik edebiyatta Kudüs, bir güzellik ve kutsiyet mekânıdır. Modern edebiyatta ise Kudüs; bir direniş, bir bilinç, bir davadır. Artık o sadece anlatılan değil; savunulan, hissedilen ve taşınan bir değerdir.
Kudüs, yeryüzünde bir şehir olarak başlar ama orada kalmaz. Zamanla kalbe taşınır. Şairlerin dizelerinde büyür, anlam kazanır, çoğalır.
Bir şair onu bir saat gibi taşır, bir diğeri bir anneye benzetir, bir başkası ise yanan bir mabedin küllerinde arar. Ama hepsi aynı şeyi söyler: Kudüs, bir yer değildir. Kudüs, insanın neye inandığının, neyi savunduğunun ve neyi kaybetmek istemediğinin adıdır.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

