Fesih Bozan Yazdı: TOPLUM İÇİN HUKUKUN ÖNEMİ
Fesih Bozan Yazdı: TOPLUM İÇİN HUKUKUN ÖNEMİ
Hukuk; iktidarın gücünü sınırlayan, bireyi devlete ve diğer bireylere karşı koruyan en temel güvencedir.
Bir ülkede hukuk kurallarının yalnızca iktidara yakın olanlar veya çoğunluk için değil; aksine muhalifler, azınlıklar ve ötekileştirilenler için nasıl işletildiği, o ülkenin gerçekten bir hukuk devleti olup olmadığının en önemli göstergelerinden biridir.
Çünkü hukuk, güçlülerin elinde muhalifleri susturmanın, siyasi rakipleri etkisizleştirmenin veya toplumun belirli kesimlerini baskı altında tutmanın aracına dönüştüğünde, artık hukukun üstünlüğünden değil, hukukun araç haline getirildiğinden söz etmek gerekir.
Hakiki bir hukuk devletinde hukuk, iktidarın muhalifler için kullandığı bir sopa değildir. Tam tersine iktidarı da bağlayan ve yönetenleri dahi sınırlandıran en üstün kurallardır.
Muhalife ve Düşmana Bile Adalet
İslam'ın adalet anlayışı da hukukun kişiye, güce, makama veya kişiye duyulan kin ve öfkeye göre değişmemesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.
Mâide Suresi'nin 8. ayeti bu konuda son derece açıktır:
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
Bu ayeti kerime, adaletin sevdiğimiz insanlara karşı gösterilen bir erdem olmadığını; sevmediğimiz, muhalif gördüğümüz, hatta düşman kabul ettiğimiz kişilere karşı bile korunması gereken bir hukuk ilkesi olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber'in (sav) şu hadisi de hukukun kişiye ve statüye göre uygulanamayacağını çok açık biçimde ifade eder:
“Sizden önceki toplumların helâk olmasının sebebi şuydu: İçlerinden soylu ve güçlü biri hırsızlık yapınca onu serbest bırakırlar, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca ise ona cezayı uygularlardı. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma da hırsızlık yapsa, onun da cezasını verirdim.” (Buhârî, Müslim)
Buradaki temel mesaj açıktır: Hukuk, güçlüye ve yandaşa başka, güçsüze veya muhalife başka uygulanamaz.
Gerçek adalet, yandaş veya sevdiğimiz insanlara hukuku uygulamak değil; muhalif veya sevmediğimiz insanlara da adaletten sapmadan hukuku uygulayabilmektir.
Filozoflardan Hukuk ve Adalet Uyarıları
Bu düşünce yalnızca İslam hukukunun değil, insanlık tarihinin hukuk ve siyaset düşüncesinin de ortak meselelerinden biridir.
Aristoteles'in siyaset düşüncesinde öne çıkan anlayış, kişilerin keyfi iradesi yerine hukukun egemen olması gerektiğidir. Hukukun üstünlüğü, yönetenlerin şahsi iradesinin üzerinde bir düzen anlamına gelir.
Cicero da devletin yalnızca güç ve iktidardan ibaret olamayacağını, onu devlet yapan temel unsurun hukuk ve adalet olduğunu savunur.
St. Augustinus ise “Adalet bir kenara bırakılırsa, krallıklar büyük çetelerden başka nedir ki?”
Bu söz, iktidarların meşruiyetinin yalnızca güç sahibi olmaktan kaynaklanamayacağını hatırlatır.
Lord Acton'un meşhur sözü de bu noktada önemlidir: “Güç yozlaştırır; mutlak güç, mutlaka yozlaştırır.”
Hukukun temel işlevlerinden biri de, iktidarların yozlaştırıcı ve sınırsız hale gelebilecek gücüne karşı, sınırlar koymaktır.
Martin Luther King Jr.'ın şu sözü de hukuk ve adaletin sınır tanımayan niteliğini anlatır: “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir.”
John Locke ise iktidarların hukukla sınırlandırılması gerektiğini şu sözü ile ifade eder: “Kanunun bittiği yerde zorbalık başlar.”
Bütün bu düşünceler, farklı dönem ve geleneklerden gelseler de aynı noktada birleşmektedir: Hukuk iktidarların aracı ve sopası değil, iktidarların uyması gereken sınırıdır.
İbn Haldun: Adalet Olmadan Medeniyet Ayakta Duramaz
Bu konuda İslam düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biri olan İbn Haldun'un yaklaşımı da özellikle dikkat çekicidir.
İbn Haldun, Mukaddime'de adalet ile devletin ve medeniyetin devamı arasında doğrudan bir ilişki kurar. Onun siyaset ve toplum anlayışında zulüm yalnızca bireysel bir ahlak problemi değil, aynı zamanda devletleri ve medeniyetleri çökerten bir siyasal problemdir.
İbn Haldun'un meşhur tespitiyle: “Zulüm, medeniyetleri harap eder.”
Onun düşüncesinde yöneticinin halkın malına, emeğine ve haklarına haksız biçimde müdahale etmesi, yalnızca mağduriyet meydana getirmez; toplumun üretme, çalışma ve devlete güvenme iradesini de zayıflatır. Haksızlığın yaygınlaşması ise zamanla ekonomik ve sosyal düzeni aşındırarak medeniyetin çöküşüne kadar uzanır.
İbn Haldun'un siyaset düşüncesiyle ilişkilendirilen “Dünya bir bahçedir; devlet onun duvarıdır” şeklindeki adalet dairesi anlayışı da bu ilişkiyi anlatır. Bu gelenekte devletin varlık sebebi, toplumu koruyan ve düzeni sağlayan bir çerçeve oluşturmaktır; devletin gücü ise adalet ve hukukla anlam kazanır.
Dolayısıyla devletin gücü arttıkça hukuk ve adalet ihtiyacı da azalmaz; aksine artar. Çünkü sınırsız güç, sınırsız bir adaletsizlik imkânını da beraberinde getirir.
Hukuk Devletinin Asıl Sınavı
Bir ülkenin hukuk devleti olup olmadığını anlamak için yalnızca anayasasına, kanunlarına, söylem veya mahkeme binalarına bakmak yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
Hukuk, iktidarın güçlü olduğu zamanda da iktidarı bağlayabiliyor mu?
Muhalifler için de iktidar mensubu veya yandaşları için de aynı hukuk uygulanıyor mu? İşte hukuk devletleri bununla tanınır.
1. Çoğunluğun Tahakkümüne Karşı Güvence
Demokrasi yalnızca seçimleri kazanmak değildir.
Demokrasi aynı zamanda seçimleri kaybedenlerin, azınlıkta kalanların, muhalefetin ve muhaliflerin temel haklarını koruma rejimidir.
Çoğunluk, seçim yoluyla iktidar olabilir; fakat çoğunluk olmak, hukukun üzerinde olmak anlamına gelmez.
2. Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
Hâkimlerin kararlarını iktidarın siyasi ihtiyaçlarına, kamuoyu baskısına veya konjonktürel hesaplara göre değil; hukuka, delile ve adalet ilkesine göre vermesi hukuk devletinin vazgeçilmez şartıdır.
Yargının bağımsızlığı yalnızca hâkimlerin iktidardan uzak olması değildir. Aynı zamanda hâkimin, iktidarın hoşuna gitmeyecek bir karar vermekten korkmadığı bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.
3. Öngörülebilirlik ve Hukuki Güvenlik
Bir ülkede aynı söz veya eylem, aynı grup, cemaat veya örgüt siyasi şartlara göre bugün suç, yarın serbest ve başka bir gün yeniden suç sayılabiliyorsa; orada hukuk güvenliğinden söz edilemez.
Hukukun en temel özelliklerinden biri öngörülebilirliktir. İnsanlar hangi davranışın suç olduğunu, hangi davranışın hukuken korunduğunu ve devlet karşısında hangi haklara sahip olduğunu önceden bilebilmelidir. Aksi halde kanun, toplumu düzenleyen bir norm olmaktan çıkar; keyfiliğin kılıfına dönüşür.
Sonuç
Hukuk, yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil; güçlüyü sınırlamak, güçsüzü korumak ve herkes için adaleti güvence altına almak için vardır.
Hukukun gerçek değeri, dostumuza uygulandığında değil, düşmanımıza da uygulandığında ortaya çıkar.
Çünkü “İktidarın sevmediği insanların hakkını koruyamayan bir hukuk sistemi, yarın hiç kimsenin hakkını güvence altına alamaz.”
Bu nedenle hukuk devletini savunmak, yalnızca muhaliflerin veya belirli bir siyasi grubun meselesi değildir. Hukuk devletini savunmak, herkesin kendi geleceğini ve özgürlüğünü savunmasıdır.
İbn Haldun'un asırlar önce ortaya koyduğu gibi, zulüm ve adaletsizlik yalnızca bireyleri mağdur etmez; medeniyetin kendisini çökertir.
Hukukun güçlünün isteğine göre şekillendiği değil, adaletin gereği olarak herkese eşit uygulandığı; iktidarın da hukukla bağlı olduğu; muhalifin, azınlığın ve ötekileştirilenin de hukuk önünde güven içinde yaşayabildiği bir gelecek dileğiyle...
Vesselam.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



