MEHMET SÖNERCAN YAZDI: AKIL VE KALP BİRLİKTELİĞİNDE BİR DİRİLİŞ YOLCULUĞU: KÂBE’NİN GÖLGESİNDE İLK NEFES
MEHMET SÖNERCAN YAZDI: AKIL VE KALP BİRLİKTELİĞİNDE BİR DİRİLİŞ YOLCULUĞU: KÂBE’NİN GÖLGESİNDE İLK NEFES
BİR TESBİHİN TANELERİ GİBİ: 33 CAN VE BİR İMAME
İnsan, hayatı boyunca sayısız yolculuğa çıkar. Şehirler aşar, kıtalar geçer, dağların zirvelerine tırmanır. Kimi yolculuklar rızık peşindedir, kimi yeni ufuklar keşfetmek, kimi de gündelik koşturmacanın ağır yorgunluğunu üzerinden atmak içindir. Ancak öyle bir yolculuk vardır ki; coğrafyada değil, doğrudan insanın kendi iç derinliğinde gerçekleşir. Bu, yeryüzünün ilk evine, insanın fıtrat ayarlarına, aklın şüpheden arınıp kalbin mutmainliğe erdiği o mutlak tevhid merkezine doğru yapılan kutlu hicrettir.
Takvimler 29 Ağustos 2026 Cumartesi gününü gösterdiğinde, sabahın bereketiyle Gaziantep’in kadim sokaklarından bu niyetin ilk adımını attık.
Yalnız değildik; heybemizde sadece şahsi yüklerimiz değil, Anadolu’nun dört bir köşesinden yükselen asırlık hasret ve samimiyet vardı. Nazende Turizm’in mihmandarlığında bir araya gelen kafilemiz; Gaziantep’in vakur duruşunu, Malatya’nın vefalı gönüllerini, Samsun’un Karadeniz esintili heyecanını ve Adana’nın sımsıcak dualarını aynı çatı altında buluşturmuştu.
Havalimanında bir araya geldiğimizde gözlerimizin önünde beliren tablo, aslında İslam medeniyetinin ve ümmet bilincinin kusursuz bir minyatürüydü. Kafilemizde hayatın her rengi, her durağı ve her mesleği mevcuttu:
Bir yanda ömrünün bereketini Beytullah’a taşımış ak saçlı, dualı büyüklerimiz; diğer yanda zihnindeki arayışları kalbinin coşkusuyla buluşturmak isteyen pırıl pırıl üniversite öğrencisi gençlerimiz...
Henüz dünyanın kirine bulaşmamış, masumiyetiyle grubun neşesi olan kucaktaki küçücük bir bebek...
Bedenin şifasıyla uğraşan hekimimiz, nizamın ve hesabın piri muhasebecimiz, rızkını helal alın teriyle kazanan esnafımız, millete hizmeti şiar edinmiş memurlarımız ve gönüllere köprü kuran din görevlilerimiz...
Ve öyle muazzam bir tevafuk tecelli etti ki; Türkiye’nin 4 ayrı şehrinden gelen bu kutlu topluluk tam 33 umreci ve onların başında bir ilim rehberinden ibaretti.
Adeta 33 taneli bir tesbih gibiydik. Her birimiz farklı bir meşrepten, farklı bir meslekten ve farklı bir yaştan o ipe dizilmiş nurani birer taneydik. Bu tesbihin imamesi ise, ilmiyle aklımızı aydınlatan, hikmetiyle kalbimizi toparlayan kıymetli rehberimiz; Mısır El-Ezher Üniversitesi mezunu ve İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Aksoy Hocamızdı.
İmamenin rehberliğinde bir araya gelen taneler dağılmaz; aksine tek bir zikrin, tek bir niyetin ve tek bir hedefin etrafında kenetlenir. Hocamızın daha ilk adımdan itibaren vurguladığı hakikat, bu 33 tanenin zihnine ve kalbine nakşoldu: “Umre, bedenin yürüdüğü mekanik bir seyahat değildir. Umre; aklın idrak ettiği, kalbin ise bizzat teslim olduğu bir medeniyet ve benlik inşasıdır. Buraya sadece seyretmeye değil; affedilmeye, kırık dökük yanlarımızı onarmaya ve yeniden imar olmaya geldik.”
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanında ihramlara büründük. İhram; doktorun beyaz önlüğünü, memurun kravatını, esnafın cüzdanını, gencin hevesini ve yaşlının yorgunluğunu aynı dikişsiz kumaşın altında eşitleyen ilahi bir adalet örtüsüydü. Akıl sordu: "Sen kimsin?" Kalp ihramın sadeliğinde cevap verdi: "Ben, topraktan yaratılmış, tesbihin bir tanesi gibi Rabbine muhtaç bir kulum." Dudaklarımızdan dökülen "Lebbeyk Allâhümme Lebbeyk..." nidaları gök kubbeyi aşıp arşa uzanırken uçağımızın kanatları 33 canı vahyin beşiğine doğru taşıyordu.
İLK GÖRÜŞÜN ŞOKU, GÖZYAŞININ DİLİ VE MERKEZDE OLMAK
Cidde’den Mekke-i Mükerreme’ye uzanan yolda heyecan, yerini tarifsiz bir ruhsal yoğunluğa bıraktı. Otelimize yerleşip ilk umremizin hazırlığını tamamladığımızda, sabahın sükûneti Mekke caddelerinin üzerine inmişti. Adım adım Harem-i Şerif’e doğru yürüyorduk. Sokaklar, asırlardır bu yoldan geçmiş peygamberlerin, sahabelerin ve velilerin manevi kokusunu taşıyordu.
Bâbüsselâm’dan (Selam Kapısı) içeri girdiğimiz an, dünya bütün gürültüsünü kesti. Başlar tevazu ile önde, kalpler göğüs kafesini yırtacak şiddette çarparak adımladık beyaz mermerleri. Ve o saniye... Başımızı kaldırıp baktığımız ilk an: Kâbe-i Muazzama.
O anı kelimelere dökmek aklın sınırlarını zorlar; çünkü o an, sözün tükendiği ve gözyaşının dile geldiği andır. Siyah örtüsünün vakar dolu heybeti ve nurani sükûnetiyle Kâbe, tam karşımızda duruyordu. Kafilemizdeki 33 canın gözlerinden yaşlar bir ırmak gibi boşaldı. Ağlamak, bir zayıflık değil; nihayet ait olduğu yuvayı bulmuş bir yetimin şefkat kucağına sığınması gibi derin bir vuslatın ifadesiydi.
Yıllarca kıble diye yöneldiğimiz, secdelerimizde hasretiyle yandığımız o mukaddes yapı, bir anda bütün azametiyle karşımızdaydı. İlk Kâbe görüşünde yapılan dua, semanın kapılarının ardına kadar açıldığı andır. Eller semaya kalktı; affedilmek için yalvardık. Günahlarımızın, ihmallerimizin, kırgınlıklarımızın ve dünya telaşında unuttuğumuz fıtratımızın tamiri için yalvardık: “Allah’ım! Biz buraya imar olmaya geldik. Akıl ile kalbimizi barıştırmaya, nefsimizin enkazı altında kalan insanlığımızı yeniden ayağa kaldırmaya geldik...”
Hacerülesved hizasından tekbir ve tehlillerle ilk tavafımıza başladık. Tavaf; kâinatın fıtri dönüş nizamına dâhil olmaktır. Çekirdeğin etrafında dönen atomlar, güneşin etrafında dönen seyyareler gibi; biz de varlığın ve tevhidin merkezine kalbimizi sabitleyerek dönmeye başladık. Her şavtta, benliğimizden bir kibri, bir zafiyeti dışarıda bıraktık. Kâbe merkezdeydi; biz ise o merkezin etrafında eriyen, makamından ve ırkından soyunmuş birer zerreydik.
PEYGAMBERLERİN İZİNDE, İBRAHİMÎ TESLİMİYET VE SAHABE DUYGUSU
Tavaf mermerlerinin serinliği ayaklarımıza değerken, ruhumuz tarihin ve gaybın sıcaklığıyla sarmalanıyordu. Çünkü adımladığımız her noktada bir peygamberin secdesi, bir sahabenin çilesi saklıydı.
Hemen yanı başımızda Makam-ı İbrahim duruyordu. Aklımız o taşa baktı; kalbimiz ise binlerce yıl öncesine, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmâil’in bu duvarları taş taş yükselttiği o kutlu inşa anına uzandı. Hz. İbrahim... Akıl ile kalbin, sorgulama ile teslimiyetin en büyük mimarı.
Yıldızlara, aya ve güneşe bakarak aklıyla "Batanları sevmem" diyen ve Rabbini bulan Halilullah. Ardından, en sevdiği evladını kurban etmesi emredildiğinde hiçbir tereddüt göstermeden teslim olan o sarsılmaz irade.
İbrahimî teslimiyet tam da buydu: İnsanın kalbinde putlaştırdığı ne varsa; mülkünü, makamını, nefsini ve hatta en derin bağımlılıklarını Allah rızası uğruna feda edebilme olgunluğu. Kâbe’nin etrafında dönerken kendi içimize yöneldik: "Bizim İsmâil’imiz ne? Bırakamadığımız, bizi hakikatten alıkoyan hangi gizli putlarımız var?" Tavaf, o putları tek tek kırma ameliyesine dönüştü.
Biraz ötede Hz. Hacer annemizin çölün ortasında sergilediği o muazzam tevekkül canlandı gözlerimizde. Safa ile Merve arasındaki Sa'y yürüyüşümüz, Hacer’in gayretinin bir tekrarıydı. Akıl sebeplere sarılmayı (koşmayı), kalp ise sonucu yalnız Allah’tan beklemeyi emrediyordu. Zemzem; aklın çabasının bittiği yerde kalbin teslimiyetine lütfedilen ilahi ikramdı.
AFFEDİLMEYE VE İMAR OLMAYA GELDİK: İLK OLSUN AMA SON OLMASIN
Tavaf namazlarımızı kılıp kana kana zemzem içtikten sonra Harem’in avlusunda diz kırdık. Mekke’nin o nurani esintisi yüzümüze çarparken derin bir iç muhasebeye daldık.
Modern çağ, aklı kalpten kopararak insanı derin bir varoluş krizine sürükledi. Sadece akla dayananlar merhametsiz bir kibrin pençesine düştü; aklı unutup yalnızca duyguya kapılanlar ise istikameti kaybetti. Oysa bizim medeniyetimiz, aklın ışığı ile kalbin nurunu birleştiren bir tevhid medeniyetidir. İşte Kâbe, bu muazzam dengenin somutlaşmış halidir. Hendesesi aklın intizamını, etrafındaki tavaf ise kalbin aşkını temsil eder.
Biz bu topraklara salt bir tarih gezisi yapmaya gelmedik. Biz buraya, hayatın dağınıklığında hırpalanan ruhlarımızı imar etmeye geldik. Kendi içimizdeki harabeleri temizlemeye, ahlak sütunlarımızı doğrultmaya, çatlayan ihlas duvarlarımızı tevbe harcıyla yeniden örmeye geldik.
Ve en çok da affedilmeye geldik. Biliriz ki, affedilmeyen bir kalp imar olamaz; imar olmayan bir zihin ise medeniyet inşa edemez. Döktüğümüz her damla gözyaşı, içimizdeki günah kirlerini yıkayan bir şifa pınarı oldu.
Ellerimizi Kâbe’ye uzatarak yaptığımız müşterek duamızda niyazımız şudur: “Ey bu Kutsal Beyt’in Sahibi! Bu kavuşmayı bizim için ilk kıl ama asla son eyleme. Bizi bu kapıdan eli boş, kalbi nasipsiz çevirme. Bir tesbih tanesi gibi dizildiğimiz bu 33 canın birliğini daim eyle. Kâbe’de bulduğumuz bu ruhsal dengesini, bu akıl ve kalp birlikteliğini memleketimize; Gaziantep’e, Samsun’a, Malatya’ya, Adana’ya ve tüm insanlığa taşımayı bizlere nasip eyle.”
Kâbe’de zaman durur, mekân genişler, sadrımız inşirah bulur. Şimdi önümüzde yepyeni bir sayfa, zihnimizde berrak bir idrak ve göğsümüzde arınmış bir kalp var. Medeniyet inşası, işte tam da bu arınmış gönüllerin omuzlarında yükselecektir.
Dualarınızda bu kutlu kafileyi ve tüm İslam âlemini unutmamanız temennisiyle...
Kâbe-i Muazzama’nın avlusundan muhabbet, selam ve dualarla.

Yazar: [Mehmet Sönercan]
Mekân: Mekke-i Mükerreme / Kâbe-i Muazzama
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



