Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

MEHMET SÖNERCAN YAZDI: GÖNÜL İKLİMİNİN ŞEHRİ MEDİNE: CELÂLDEN CEMÂLE BİR HİCRET YOLCULUĞU

Gündem 13.09.2026 - 20:06, Güncelleme: 13.09.2026 - 20:06
 

MEHMET SÖNERCAN YAZDI: GÖNÜL İKLİMİNİN ŞEHRİ MEDİNE: CELÂLDEN CEMÂLE BİR HİCRET YOLCULUĞU

Medine-i Münevvere
Mekke-i Mükerreme’nin celâlli kucağından ayrılırken yüreğimize çöken o ağır hüznü ancak Beytullah’ın eşiğine yüz sürmüş canlar bilir. Kâbe’nin celâliyle yanan, tavafın cezbesiyle eriyen, sa’yin gayretiyle nefsin çölünde çırpınan ruhlarımız; Kâbe-i Muazzama’nın ufkumuzdan silinişiyle yetim bir çocuğun sızısına bürünmüştü. Ayrılık oku sinemize saplanmış, "Daha doymadık yâ Rab!" feryadı dudaklarımızda mühürlenmişti. Fakat yol uzayıp da çölün kavurucu rüzgârı yerini latif bir seher esintisine bıraktığında anladık ki; her hicret, kulun kendi içindeki celâlden Hakk’ın cemâline kaçışıdır. Mekke, celâlin ve haşyetin zirvesiydi; Medine-i Münevvere ise rahmetin, muhabbetin ve visâlin ta kendisi… Mekke’den kopmanın dağlayıcı hüznü, Kâinatın Serveri’nin (s.a.v.) manevî kucağına sığınınca dindi; kavrulan gönüller Ravza’nın serin pınarlarında sükûnet buldu. Bizler bu mukaddes seferde otuz üç candık; başımızda bir rehber, bir imam… Otuz üç umreci ve bir imam, âdeta bir virdin ipine dizilmiş tesbih ve taneleri gibiydik. İmame nereye yöneldiyse taneler oraya aktı; birlik olduk, tevhid olduk, aynı zikrin halkasında hemhâl olduk. Birlikte yürüdük, birlikte ağladık, secdelere başlarımızı yan yana, omuz omuza koyduk. Kesretin dağınıklığından sıyrılıp vahdetin ahenginde tek bir yürek gibi attık. Birbirimize ikramlarda bulunduk; bir avuç kuruyemişi, bir hurmayı, bir yudum zemzemi muhabbetle paylaştık; aramızda nebevî bir uhuvvet, gönülden gönüle uzanan derin bağlar örüldü. Bu kutlu kafilede beni en çok mesrur eden ve şükrümü artıran husus ise can yoldaşlarımın hali oldu; çarşıların, pazarların geçici albenisine ve dünya metaının alışveriş telaşına kapılmak yerine, her anlarını mescidlerde ibadetle, duayla, zikirle ihya etmeye gayret gösterdiler. Zamanı çarşıda değil, seccadede tüketmenin derdindeydiler. Seferin sonunda boyunlar büküldü, gözler nemlendi; birbirimizle helalleştik, heybelerimize parayla pulla ölçülemeyecek eşsiz, tertemiz hatıralar koyduk. Medine’ye adım atar atmaz insanın ruhunu saran o derin nezaket, taşından toprağından süzülen edep ve vefa rüzgârı, modern dünyanın bütün gürültüsünü bir anda susturuveriyor. Burası sadece bir şehir değil; aşkın ete kemiğe büründüğü, toprağın "Acaba Efendim’i incitir miyim?" korkusuyla titrediği bir dergâhtır. İlk adımlarımız bizi doğrudan O’nun huzuruna, Mescid-i Nebevî’nin kalbine, Cennet Bahçesi Ravza-i Mutahhara’ya taşıdı. "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir" buyuran Habîbullah’ın ravzasına yüz sürdük. O yeşil halıların üzerinde başımızı secdeye koyduğumuzda, zamanın ve mekânın sınırları kayboldu. Gözyaşlarımız seccadelerimize damlarken, dudaklarımızdan dökülen dualar yalnızca nefsimiz için değildi; ümmet-i Muhammed için, mazlumlar için, gönlü kırık bütün müminler içindi. Orada edilen dualar lafızdan öte bir teslimiyetti. Ravza’da ikram edilen her bir damla zemzem, uzatılan her bir hurma sadece bedene değil, ruhun susuzluğuna sunulmuş bir âb-ı hayattı. Medine ehlinin tebessümle, "Buyurun haccac!" diyerek ikram ettiği her lokma, asırlar öncesinin ensâr ahlâkının hâlâ diri olduğunu fısıldıyordu kulaklarımıza. Ravza feyzinin ardından rotamızı Uhud’a çevirdik. Uhud, alelade bir dağdan öte, Peygamber sevdalısı vefalı bir şahitti. "Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz" buyurmuştu Fahr-i Kâinat...  Dağın heybetli gölgesinde yer alan şehitliğe vardığımızda, esen rüzgâr sanki Seyyidü’ş-Şühedâ Hz. Hamza’nın kükreyişini, Hakk yolundaki sarsılmaz cesaretini ve son nefesindeki teslimiyetini fısıldıyordu. O sade, gösterişsiz ve vakar dolu şehitlikte yatan yetmiş canın huzurunda boyun büktük. Sahabe-i kiram efendilerimizin İslâm davası uğruna nasıl serdengeçti olduklarını, canlarını ve kanlarını bu dine nasıl siper ettiklerini tefekkür ettik. Gözlerimiz Okçular Tepesi’ne takıldı; nebevî tembihi bir anlık unutmanın, nefsin fısıltısına kapılıp ganimet telaşına düşmenin ne denli ağır bir bedel doğurduğunu ürpererek hatırladık. Uhud bize sebatı, itaati, itaatsizliğin getirdiği hüsranı ve bedeli ne olursa olsun haktan zerre miktar ayrılmamayı talim ettirdi. Uhud’un hüzünlü ve ders dolu ikliminden sonra mübarek Kuba’ya yöneldik… İslâm’ın ilk mescidinin taşlarına dokunduk. Takva üzerine inşa olunan o kutlu mabet, bize bir binanın taş ve harçtan değil; halis bir niyet ve ihlastan ibaret olduğunu, ancak ihlasla atılan temellerin kıyamete kadar dimdik ayakta kalacağını haykırıyordu. Kuba’da kılınan iki rekât namaz, bir ömrün kirini yıkayacak kadar duru, Peygamber Efendimiz’in müjdelediği bir umre mükâfatı kadar bereketliydi. Rükûya vardığımızda nefsimizi yere serdik, secdeye kapandığımızda kalbimizi ilk günkü takva mescidinin harcına kattık. Medine’nin sokaklarında kayboldukça başka bir hayranlık kapladı içimizi. Şehrin caddeleri, sokakları, köşe başları sahabe efendilerimizin mübarek isimleriyle donatılmıştı. Bir caddede hadis deryası Hz. Ebû Hüreyre’nin adıyla karşılaşıyor, bir başka sokakta Peygamber reyhanı Hz. Hasan bin Ali’nin vefa kokan hatırasını soluyor, bir dönemeçte genç yaşta canını Efendimiz’in yoluna seren Hz. Berâ bin Âzib’i anıyor; bir başka geniş caddede ise bu ümmetin emîni, sadakat ve teslimiyet timsali Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın levhası önünde hürmetle duruyorduk… Âdeta Fahr-i Âlem’in "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz" müjdesi o levhalara, o yollara nakşolunmuştu. Her köşe başında gökyüzünden bir kutup yıldızı parlıyordu sanki. O sokaklarda yürürken asfaltın değil; vahyin izlerinin, ashabın ayak izlerinin üzerinde yürüdüğümüzü iliklerimize kadar hissettik. Yıldızların gölgesinde adımlamak, asrımızın karanlık ve bunalımlı sokaklarına nebevî bir nur serpiyordu. Bu mukaddes beldede bizi en çok sarsan ve derinden düşündüren hakikatlerden biri de mescidlerin şehre ve hayata sinmiş varlığı oldu. Yaşanan her önemli hadisenin, Efendimiz’in secdeye kapandığı ve dua ile Rabbi’ne sığındığı her kutlu menzilin bir mescide dönüştüğünü müşahede ettik. Mescid-i Kıbleteyn’de iki kıblenin birleştiği vahdet sırrına erdik; Yedi Mescidler’de Hendek Gazvesi’nin çetin soğuğunu, açlığını ve sahabenin sarsılmaz tevekkülünü içimizde duyduk; Gamâme Mescidi’nde Rahmet Peygamberi’nin gölgelendiği o mübarek bulutun serinliğini aradık. İşte o an idrak ettik: İslâm’da mescid yalnızca taştan ve kubbeden ibaret kuru bir yapı değildir. Mescid, hayatın merkezidir; cemiyet olmanın, tek bir safta benliği eritip "biz" olabilmenin harcıdır. Ve namaz… Namaz, kulun Rabbiyle buluştuğu miraç, dünyevî bütün unvanların, makamların, zenginliklerin ayaklar altına alındığı mutlak eşitlik meydanıdır. Medine bize gösterdi ki; ezanla dirilmeyen bir şehir ölüdür, secdeyle nurlanmayan bir ömür hebadır. Hayatın her hadisesini bir secdegâh ile mühürleyen nebevî terbiye, müminin her anını, hüznünü ve sevincini namazla ebedîleştirmesi gerektiğini öğretmektedir. Otuz üç candan tek bir nefes çıkaran o kutlu sefer sona erdi; oteller boşaldı, valizler toplandı, memleket yolları tutuldu. Lakin gönlümüzün bir yarısı Beytullah’ın örtüsünde, diğer yarısı Yeşil Kubbe’nin gölgesinde emanet kaldı. Şimdi geriye dönüp baktığımızda heybemizde hatıralar değil, baştan ayağa dirilmiş bir ruh taşıyoruz. Mekke’de aradığımızı Medine’de bulduk; celâlin potasında eriyip cemâlin sofrasında doyduk. Tesbihin taneleri dağılsa da o ipe vurulan nebevî muhabbet düğümü ve o helalliklerin bereketi asla çözülmeyecek. Rabbimiz, Medine’nin edebini ömrümüze, ashabın sadakatini yüreğimize, Ravza’nın sükûnetini hanelerimize nakşeylesin. Bizi o kutlu kapıdan, o güzel yıldızların rehberliğinden ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in şefaatinden mahrum eylemesin. Vesselâm…
Medine-i Münevvere

Mekke-i Mükerreme’nin celâlli kucağından ayrılırken yüreğimize çöken o ağır hüznü ancak Beytullah’ın eşiğine yüz sürmüş canlar bilir. Kâbe’nin celâliyle yanan, tavafın cezbesiyle eriyen, sa’yin gayretiyle nefsin çölünde çırpınan ruhlarımız; Kâbe-i Muazzama’nın ufkumuzdan silinişiyle yetim bir çocuğun sızısına bürünmüştü. Ayrılık oku sinemize saplanmış, "Daha doymadık yâ Rab!" feryadı dudaklarımızda mühürlenmişti. Fakat yol uzayıp da çölün kavurucu rüzgârı yerini latif bir seher esintisine bıraktığında anladık ki; her hicret, kulun kendi içindeki celâlden Hakk’ın cemâline kaçışıdır. Mekke, celâlin ve haşyetin zirvesiydi; Medine-i Münevvere ise rahmetin, muhabbetin ve visâlin ta kendisi… Mekke’den kopmanın dağlayıcı hüznü, Kâinatın Serveri’nin (s.a.v.) manevî kucağına sığınınca dindi; kavrulan gönüller Ravza’nın serin pınarlarında sükûnet buldu.

Bizler bu mukaddes seferde otuz üç candık; başımızda bir rehber, bir imam… Otuz üç umreci ve bir imam, âdeta bir virdin ipine dizilmiş tesbih ve taneleri gibiydik. İmame nereye yöneldiyse taneler oraya aktı; birlik olduk, tevhid olduk, aynı zikrin halkasında hemhâl olduk. Birlikte yürüdük, birlikte ağladık, secdelere başlarımızı yan yana, omuz omuza koyduk. Kesretin dağınıklığından sıyrılıp vahdetin ahenginde tek bir yürek gibi attık. Birbirimize ikramlarda bulunduk; bir avuç kuruyemişi, bir hurmayı, bir yudum zemzemi muhabbetle paylaştık; aramızda nebevî bir uhuvvet, gönülden gönüle uzanan derin bağlar örüldü. Bu kutlu kafilede beni en çok mesrur eden ve şükrümü artıran husus ise can yoldaşlarımın hali oldu; çarşıların, pazarların geçici albenisine ve dünya metaının alışveriş telaşına kapılmak yerine, her anlarını mescidlerde ibadetle, duayla, zikirle ihya etmeye gayret gösterdiler. Zamanı çarşıda değil, seccadede tüketmenin derdindeydiler. Seferin sonunda boyunlar büküldü, gözler nemlendi; birbirimizle helalleştik, heybelerimize parayla pulla ölçülemeyecek eşsiz, tertemiz hatıralar koyduk.

Medine’ye adım atar atmaz insanın ruhunu saran o derin nezaket, taşından toprağından süzülen edep ve vefa rüzgârı, modern dünyanın bütün gürültüsünü bir anda susturuveriyor. Burası sadece bir şehir değil; aşkın ete kemiğe büründüğü, toprağın "Acaba Efendim’i incitir miyim?" korkusuyla titrediği bir dergâhtır.

İlk adımlarımız bizi doğrudan O’nun huzuruna, Mescid-i Nebevî’nin kalbine, Cennet Bahçesi Ravza-i Mutahhara’ya taşıdı. "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir" buyuran Habîbullah’ın ravzasına yüz sürdük. O yeşil halıların üzerinde başımızı secdeye koyduğumuzda, zamanın ve mekânın sınırları kayboldu. Gözyaşlarımız seccadelerimize damlarken, dudaklarımızdan dökülen dualar yalnızca nefsimiz için değildi; ümmet-i Muhammed için, mazlumlar için, gönlü kırık bütün müminler içindi. Orada edilen dualar lafızdan öte bir teslimiyetti. Ravza’da ikram edilen her bir damla zemzem, uzatılan her bir hurma sadece bedene değil, ruhun susuzluğuna sunulmuş bir âb-ı hayattı. Medine ehlinin tebessümle, "Buyurun haccac!" diyerek ikram ettiği her lokma, asırlar öncesinin ensâr ahlâkının hâlâ diri olduğunu fısıldıyordu kulaklarımıza.

Ravza feyzinin ardından rotamızı Uhud’a çevirdik. Uhud, alelade bir dağdan öte, Peygamber sevdalısı vefalı bir şahitti. "Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz" buyurmuştu Fahr-i Kâinat... 

Dağın heybetli gölgesinde yer alan şehitliğe vardığımızda, esen rüzgâr sanki Seyyidü’ş-Şühedâ Hz. Hamza’nın kükreyişini, Hakk yolundaki sarsılmaz cesaretini ve son nefesindeki teslimiyetini fısıldıyordu. O sade, gösterişsiz ve vakar dolu şehitlikte yatan yetmiş canın huzurunda boyun büktük. Sahabe-i kiram efendilerimizin İslâm davası uğruna nasıl serdengeçti olduklarını, canlarını ve kanlarını bu dine nasıl siper ettiklerini tefekkür ettik. Gözlerimiz Okçular Tepesi’ne takıldı; nebevî tembihi bir anlık unutmanın, nefsin fısıltısına kapılıp ganimet telaşına düşmenin ne denli ağır bir bedel doğurduğunu ürpererek hatırladık. Uhud bize sebatı, itaati, itaatsizliğin getirdiği hüsranı ve bedeli ne olursa olsun haktan zerre miktar ayrılmamayı talim ettirdi.

Uhud’un hüzünlü ve ders dolu ikliminden sonra mübarek Kuba’ya yöneldik… İslâm’ın ilk mescidinin taşlarına dokunduk. Takva üzerine inşa olunan o kutlu mabet, bize bir binanın taş ve harçtan değil; halis bir niyet ve ihlastan ibaret olduğunu, ancak ihlasla atılan temellerin kıyamete kadar dimdik ayakta kalacağını haykırıyordu. Kuba’da kılınan iki rekât namaz, bir ömrün kirini yıkayacak kadar duru, Peygamber Efendimiz’in müjdelediği bir umre mükâfatı kadar bereketliydi. Rükûya vardığımızda nefsimizi yere serdik, secdeye kapandığımızda kalbimizi ilk günkü takva mescidinin harcına kattık.

Medine’nin sokaklarında kayboldukça başka bir hayranlık kapladı içimizi. Şehrin caddeleri, sokakları, köşe başları sahabe efendilerimizin mübarek isimleriyle donatılmıştı. Bir caddede hadis deryası Hz. Ebû Hüreyre’nin adıyla karşılaşıyor, bir başka sokakta Peygamber reyhanı Hz. Hasan bin Ali’nin vefa kokan hatırasını soluyor, bir dönemeçte genç yaşta canını Efendimiz’in yoluna seren Hz. Berâ bin Âzib’i anıyor; bir başka geniş caddede ise bu ümmetin emîni, sadakat ve teslimiyet timsali Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın levhası önünde hürmetle duruyorduk… Âdeta Fahr-i Âlem’in "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz" müjdesi o levhalara, o yollara nakşolunmuştu. Her köşe başında gökyüzünden bir kutup yıldızı parlıyordu sanki. O sokaklarda yürürken asfaltın değil; vahyin izlerinin, ashabın ayak izlerinin üzerinde yürüdüğümüzü iliklerimize kadar hissettik. Yıldızların gölgesinde adımlamak, asrımızın karanlık ve bunalımlı sokaklarına nebevî bir nur serpiyordu.

Bu mukaddes beldede bizi en çok sarsan ve derinden düşündüren hakikatlerden biri de mescidlerin şehre ve hayata sinmiş varlığı oldu. Yaşanan her önemli hadisenin, Efendimiz’in secdeye kapandığı ve dua ile Rabbi’ne sığındığı her kutlu menzilin bir mescide dönüştüğünü müşahede ettik. Mescid-i Kıbleteyn’de iki kıblenin birleştiği vahdet sırrına erdik; Yedi Mescidler’de Hendek Gazvesi’nin çetin soğuğunu, açlığını ve sahabenin sarsılmaz tevekkülünü içimizde duyduk; Gamâme Mescidi’nde Rahmet Peygamberi’nin gölgelendiği o mübarek bulutun serinliğini aradık.

İşte o an idrak ettik: İslâm’da mescid yalnızca taştan ve kubbeden ibaret kuru bir yapı değildir. Mescid, hayatın merkezidir; cemiyet olmanın, tek bir safta benliği eritip "biz" olabilmenin harcıdır. Ve namaz… Namaz, kulun Rabbiyle buluştuğu miraç, dünyevî bütün unvanların, makamların, zenginliklerin ayaklar altına alındığı mutlak eşitlik meydanıdır. Medine bize gösterdi ki; ezanla dirilmeyen bir şehir ölüdür, secdeyle nurlanmayan bir ömür hebadır. Hayatın her hadisesini bir secdegâh ile mühürleyen nebevî terbiye, müminin her anını, hüznünü ve sevincini namazla ebedîleştirmesi gerektiğini öğretmektedir.

Otuz üç candan tek bir nefes çıkaran o kutlu sefer sona erdi; oteller boşaldı, valizler toplandı, memleket yolları tutuldu. Lakin gönlümüzün bir yarısı Beytullah’ın örtüsünde, diğer yarısı Yeşil Kubbe’nin gölgesinde emanet kaldı.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda heybemizde hatıralar değil, baştan ayağa dirilmiş bir ruh taşıyoruz. Mekke’de aradığımızı Medine’de bulduk; celâlin potasında eriyip cemâlin sofrasında doyduk. Tesbihin taneleri dağılsa da o ipe vurulan nebevî muhabbet düğümü ve o helalliklerin bereketi asla çözülmeyecek.

Rabbimiz, Medine’nin edebini ömrümüze, ashabın sadakatini yüreğimize, Ravza’nın sükûnetini hanelerimize nakşeylesin. Bizi o kutlu kapıdan, o güzel yıldızların rehberliğinden ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in şefaatinden mahrum eylemesin.

Vesselâm…

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.