Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Çocuğumun Arabaları, Benim Peçetelerim
Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Çocuğumun Arabaları, Benim Peçetelerim
Çocuğumun Arabaları, Benim Peçetelerim
Çocuklarımıza bıraktığımız en büyük koleksiyon, yaşadığımız hayattır.
"Çocuklar, anne babalarının söyledikleriyle değil; yaşadıkları hayatın gölgesinde büyürler."
Geçen gün masaya baktım. Bir tarafta oğlumun büyük bir ciddiyetle dizdiği oyuncak arabalar vardı. Her birinin yeri belliydi. Kendi küçük dünyasında görünmeyen yollar kuruyor, bazen tek bir arabayı dakikalarca elinde tutup inceliyordu.
Diğer tarafta ise benim yıllardır özenle biriktirdiğim peçeteler…
Kimisi bir seyahatten kalmıştı.Kimisi güzel bir dost meclisinden…Kimisi ise yalnızca dokusunu ve zarafetini sevdiğim için saklanmıştı.Bir an düşündüm.Aynı masaya bakıyorduk ama aynı şeyi görmüyorduk.O, arabalarını görüyordu.Ben peçetelerimi...
İşte tam o anda zihnimde şu soru belirdi:
Çocuklarımız gerçekten onlara aldığımız oyuncaklarla mı büyüyor; yoksa bizim hayata gösterdiğimiz ilgiyle mi?
Sanırım ebeveynlik tam da bu sorunun içinde saklı.Çünkü biz çoğu zaman çocuk yetiştirdiğimizi zannederiz.Oysa gerçekte bir hayat anlayışı inşa ederiz.
Ebeveynlerden en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:
"Bana bunlar yapılmadı ki…"
Bu cümle bazen çocukluğun kırgınlığını anlatır.
Bazen de fark edilmeden yeni bir mahrumiyetin gerekçesine dönüşür.
"Bana alınmadı… Ben de almam."
"Ben görmedim… O da görmesin."
Oysa bize yapılmayanı çocuğumuza yapmamak bir erdem değildir. Geçmişin eksikliğini bugünün eğitim anlayışı hâline getirmek, çoğu zaman fark edilmeden nesilden nesile aktarılan bir ihmale dönüşür.Elbette mesele çocuğun her istediğini almak değildir.Çocuğu eşyaya boğmak da değildir.Hikmet; imkân ile ölçüyü, cömertlik ile sınırı aynı anda koruyabilmektir.Benim koleksiyonum peçeteler olabilir. Çocuğumun ise oyuncak arabalar…
Yarın başka bir çocuğunki taşlar, pullar, kitaplar, yapraklar, fotoğraflar, teleskoplar ya da bir keman olabilir.Her çağın dili değişir.Ama çocuğun merak etmeye, keşfetmeye ve hayran kalmaya duyduğu ihtiyaç hiç değişmez.İmkânımız varken, sırf bize yapılmadı diye onların dünyasını daraltmak; sadece bir oyuncağı değil, bazen hayal kurma cesaretini de ellerinden almaktır.Çocuk, yalnızca ekmeğe değil; hayale de ihtiyaç duyar.Belki de bu yüzden koleksiyon yapmak sanıldığı gibi sadece eşya biriktirmek değildir.
Koleksiyon; dikkat biriktirmektir.Sabır biriktirmektir.Merak biriktirmektir. Hafıza biriktirmektir.
Bir çocuk koleksiyon yaparken yalnızca yeni bir parçaya sahip olmaz.Beklemeyi öğrenir.Araştırmayı öğrenir.Eksik olanı fark etmeyi öğrenir.Koruyup kollamayı öğrenir.Parçalar arasında ilişki kurmayı öğrenir.Ve en önemlisi...Emek vermeyi öğrenir.
Bugün tüketim kültürü çocuklara sürekli daha yenisini söylüyor.
Koleksiyon ise tam tersini fısıldıyor:
"Elindekinin kıymetini bil."
Bu yüzden koleksiyon, tüketmeyi değil; kıymet vermeyi öğretir.Ben peçetelerime baktığımda sadece desenler görmüyorum.Bir yolculuk görüyorum.Bir şehir…Bir kahve…Bir dost…Bir hatıra…
Çocuğumun ise arabalarına baktığında yalnızca oyuncak görmüyor.Kurduğu hayalleri görüyor.Kendi küçük dünyasını görüyor.Belki de çocuklarımızın ilgi alanlarını desteklemek bu yüzden bir lüks değil, ebeveynlik sorumluluğudur.
Bilim bize genetik mirasın önemini anlatıyor.Buna itiraz edecek değiliz.Fakat insan yalnızca genlerinden ibaret değildir.Çocuk, Allah'ın kendisine bahşettiği bir fıtratla dünyaya gelir. O fıtratın hangi yöne açılacağı ise büyük ölçüde evin ikliminde şekillenir.Aslında çocuklar, anne babalarının anlattıkları kadar değil; yaşadıkları kadarını miras alırlar.
Bir annenin estetik kaygısı...Bir babanın kitapla kurduğu ilişki...Sofrada edilen şükür...Misafire gösterilen nezaket...Öfke anındaki üslup...Alışverişteki kanaat...Yolda karşılaşılan bir hayvana gösterilen merhamet...Bunların hiçbiri küçük ayrıntılar değildir.Bunlar, çocuğun karakterine atılan sessiz imzalardır.Ebeveyn olarak çoğu zaman "Çocuğuma ne öğretebilirim?" diye düşünüyoruz.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
"Çocuğum bende ne görüyor?"
Çünkü çocuk, anne babasının ne söylediğini unutabilir.
Ama nasıl yaşadığını unutmaz. Dinlediğimiz müzikler...Okuduğumuz kitaplar...Kurduğumuz dostluklar...İbadetimiz...Soframız...Merak ettiğimiz meseleler...Konuşurken seçtiğimiz kelimeler...Hepsi sessizce çocuğumuzun karakterine karışır.Ebeveynin bildiği yabancı bir dil, çocuğa yalnızca yeni kelimeler kazandırmaz; dünyaya başka pencereler açar.Evde yankılanan bir müzik aleti, belki de yıllar sonra onun duygularını ifade edeceği sessiz dile dönüşür.Bir müzeye yapılan yolculuk, bir kütüphanede geçirilen saatler ya da birlikte dikilen bir fidan...
Bunların hiçbiri yalnızca bir etkinlik değildir.
Çocuğa verilen şu sessiz mesajdır:
"Hayat, tüketmekten daha büyüktür.
Sosyal davranışlarımız ise onun vicdan pusulasıdır.Nezaketimiz...Merhametimiz...Affedişimiz...Adalet anlayışımız...Paylaşma biçimimiz...Çocuk bunları ders olarak değil; hayatın doğal akışı içinde öğrenir.
Hele inanç...İnanç, çocuğa sadece ibadet öğretmek değildir.Hayatın anlamlı olduğunu hissettirmektir.Görmediği hâlde güvenebileceği bir hakikatin varlığını kalbine yerleştirmektir.Evde edilen bir dua...Birlikte kılınan bir namaz...Sofrada edilen bir hamd...Paylaşılan bir lokma...Bunlar yalnızca dinî ritüeller değildir.Çocuğun ruhunda güveni, aidiyeti ve teslimiyeti inşa eden sessiz mimarlardır.
Bir aile, görünmeyen bir miras müzesidir.
Duvarlarında fotoğraflardan çok alışkanlıklar asılıdır.Dolaplarında eşyalardan çok değerler saklıdır.Ve çocuklar, o müzenin en dikkatli ziyaretçileridir.Fakat o müzede sergilenenler yalnızca başarılarımız değildir.Hatalarımız da vardır.Eksiklerimiz de...Yanlışlarımız da...Çünkü çocuk sadece sabrımızdan değil; öfkelendiğimizde nasıl özür dilediğimizden de hayatı öğrenir.Sadece güçlü durduğumuz anlardan değil; düştükten sonra nasıl ayağa kalktığımızdan cesaret alır.Kırdığı bir kalbi nasıl onaracağını, çoğu zaman bizim kırdığımız kalbi nasıl onardığımızı izleyerek öğrenir.
"Ben hatalıydım."
"Özür dilerim."
"Seni kırdım."
Bu üç cümle, bazen saatlerce verilen nasihatten daha güçlüdür.Çünkü çocuklar mükemmel anne babalara ihtiyaç duymaz.Güvenilir anne babalara ihtiyaç duyar.Hata yaptığında sorumluluk alan...Yanlışını kabul eden...Kırdığını onaran...Yeniden başlamaktan korkmayan...Çünkü karakter, kusursuz insanların yanında değil; samimi insanların yanında büyür.
Bir Danışman olarak yıllardır aynı hakikate şahit oluyorum.Yetişkinlikte çözmeye çalıştığımız birçok düğümün ilk ilmeği çocuklukta atılıyor.İnsan bazen yıllar sonra öfkesinin, korkusunun, sevgiyi gösterme biçiminin, eşiyle kurduğu ilişkinin, hatta kendine bakışının izini çocukluğunda buluyor.Ama aynı şekilde; merhametin, zarafetin, tevekkülün, çalışkanlığın ve güzel ahlakın izleri de çocuklukta başlıyor.Bu yüzden çocuk yetiştirmek, yalnızca bir nesli büyütmek değildir.Aslında kendimizi yeniden inşa etmektir.Çünkü çocuklar bizi dinlemekten çok bizi seyrediyor.Onlar sabrımızı izliyor.Öfkemizi izliyor.Parayla ilişkimizi izliyor.Eşimizle konuşma biçimimizi izliyor.Yaşlılara gösterdiğimiz hürmeti…Doğaya gösterdiğimiz merhameti…İnancımızı yaşama biçimimizi…Hayata duyduğumuz hayreti…Ve bütün bunları sessizce kendi karakterlerine dönüştürüyorlar.Belki günün birinde çocuğum o oyuncak arabaları hatırlamayacak.Ben de peçete koleksiyonumun hangi parçayı nereden aldığımı tek tek hatırlamayacağım.
Zaman, eşyaların üzerindeki tozu artıracak.Fakat geride kalan şey eşyalar olmayacak.Onların etrafında kurduğumuz hayat olacak.Çünkü mesele hiçbir zaman peçeteler değildi.Oyuncak arabalar da değildi.Mesele; neyi biriktirdiğimiz değil, biriktirdiklerimizin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüydü.Belki de çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli koleksiyon; birlikte biriktirdiğimiz hatıralar, güzel alışkanlıklar, merhamet, estetik duygusu, düşünme cesareti ve güzel ahlaktır.İnsan çocuğuna sadece bir soyadı bırakmamalı.Bir bakış bırakmalı…Bir üslup bırakmalı…Bir vicdan bırakmalı…Bir estetik anlayışı bırakmalı…Merak eden bir zihin bırakmalı…Affedebilen bir yürek bırakmalı…Şükreden bir dil bırakmalı…Ve en önemlisi…Rabbine güvenen bir kalp bırakmalı.
Çünkü çocuklar, bize benzeyerek büyürler.Bu yüzden çocuk yetiştirmek, aslında kendini yetiştirme cesaret..Ve belki de ebeveynliğin en büyük sırrı şudur:
Çocuklar, nasihatlerimizin değil; yaşayarak kemale erme gayretimizin mirasçılarıdır. Belki de bir gün evlerimizde koleksiyonlarımız kalmayacak; ama çocuklarımızın kalbinde bıraktığımız hayat anlayışı yaşamaya devam edecek.

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



