Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Dengenin Ötesinde Terazi Değil İnsan Kalır
Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Dengenin Ötesinde Terazi Değil İnsan Kalır
İlişkilerde denge arayışı bugün en çok konuşulan ama en çok da yanlış anlaşılan meselelerden biri. Kim ne kadar verdi, kim ne kadar aldı… Sevgi bile farkında olmadan bir terazinin içine konuluyor. Oysa insan sürekli ölçmeye başladığında, hissetmenin doğallığı da yavaş yavaş geri çekiliyor.
Denge elbette önemlidir; kimsenin ezilmediği, haksızlığa uğramadığı bir zemin kurar. Ama mesele sadece bu zeminde kalınca ilişki bir yakınlıktan çok muhasebeye dönüşür. İnsan, iyiliğini bile hesap ederek yapmaya başlar. “Ben bunu yaptım, o ne yaptı?” sorusu fark edilmeden bağın içine yerleşir.
Aslında bu durum en çok insanın kendi içinden başlar. Kırıldıkça daha temkinli, yoruldukça daha kontrollü, incindikçe daha hesapçı olur. Bir süre sonra sadece başkalarını değil, kendi niyetini de tartmaya başlar. Ne kadar verdim, ne kadar karşılık aldım… Böylece ilişki giderek doğallığını kaybeden bir düzene dönüşür.
Bunu sosyal hayatta da açıkça görürüz. Dostluklar artık ne kadar dinlendiğimizle, aile içi bağlar ne kadar fedakârlık yapıldığıyla, iş ilişkileri ise ne kadar karşılık alındığıyla ölçülür. İnsanlar birbirini daha çok tartmaya başlar; kim daha çok emek verdi, kim daha az değer gördü, kim daha çok yoruldu… Her şey görünmez bir deftere yazılır sanki.
Oysa insan ilişkileri sadece eşitlik hesabıyla yürümez. Hayat her zaman aynı yükü aynı anda iki omuza bırakmaz. Bazen biri daha çok taşır, diğeri yorulur. Bazen biri susar, diğeri dağılır. Ama ilişki tam da o eksik kalan yerde birbirini tamamlayabilmekle derinleşir.
Denge ilişkilerinde, tarafların yalnızca kadın–erkek fıtratı üzerinden değil; kardeşlikte, dostlukta ve insan ilişkilerinin tamamında karakter, mizaç ve potansiyel uyumu üzerinden de düşünülmesi gerekir. Çünkü her bağ aynı ölçüyle taşınmaz. Bazı insanlar birbirini tamamlar, bazıları ise yalnızca birbirine temas eder. Bu yüzden her ilişkiyi aynı terazide tartmaya çalışmak, insan tabiatının çeşitliliğini gözden kaçırmaktır.
İnsan sürekli kendini korumaya çalıştığında ise samimiyet geri çekilir. Her şeyi garanti altına alma isteği, zamanla insanı ilişkilerin içinde yaşayan biri olmaktan çıkarıp onları izleyen birine dönüştürür.
Çünkü gözü sürekli terazinin diğer kefesinde olan insan, ilişkiyi yaşamak yerine tartmaya başlar.
Ne verdiğini, karşısındakinin ne verdiğini hesap eder. Fakat böyle bir yerde gerçek denge kurulmaz; çünkü ilişki sadece ölçüyle ayakta kalmaz.
Ayetlerde iyilik, yardım ve infak gibi konular anlatılırken çoğu zaman belirli bir özne öne çıkarılmaz. Bu da insana başka bir şey düşündürür: Yüz yüze ilişkilerde sürekli bir denklik aramak yerine, iyiliğin kimden geldiğine değil, varlığına odaklanabilmek… Çünkü bazen yardım, beklediğimiz yerden değil; hiç hesap etmediğimiz bir gönülden gelir. İnsan bunu fark ettiğinde, hayatın yalnızca karşılıklı alışverişten ibaret olmadığını da anlamaya başlar.
İnsanı insan yapan şey bazen hak ettiğinden fazlasını verebilmesidir. Karşılık beklemeden emek gösterebilmesi, bağın hatırını nefsinin önüne koyabilmesidir. Çünkü bazı şeyler verdikçe azalmaz; güven gibi, merhamet gibi, samimiyet gibi… Paylaşıldıkça çoğalır. İnsan bunu fark ettiğinde, ilişkinin matematikle değil bereketle büyüdüğünü anlar.
Ve belki de bu yüzden, iyiliğin en büyük rakibi yine iyiliktir.
İnsan sürekli yaptığı iyiliğe baktığında, verdiğini büyütmeye başlar. Ama iyilik iyiliği doğurduğunda, göz artık kendi yaptığına takılı kalmaz. Verilenin hesabı tutulmaz; paylaşmanın huzuru öne çıkar. İnsan yalnızca maddi olarak değil, ruhen de bir sükûnete yaklaşır. Çünkü vermek, insana bahşedilmiş en güzel lütuflardan biridir. Eksiltmez; aksine insanın içindeki daralan yeri genişletir.
Burada insanın en görünmez tuzaklarından biri de şudur: sadece ilişkilerde değil, kendi iç dünyasında da Allah ile bir pazarlık dili kurmaya başlaması. İyiliği bir karşılık beklentisine dönüştürmek… Hâlbuki Kur’an’da:
“Onlar yemeği, kendileri ihtiyaç duysalar bile, Allah rızası için yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan 76:8)
Ve yine:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen en güzel olanla karşılık ver…” (Fussilet 41:34)
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu sözü de niyetin merkezde olduğunu hatırlatır:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Müslim)
Belki de insanın Allah ile ilişkisi bile, kullara olan tavrında görünür. Çünkü niyet yalnız ibadetle değil, insana gösterilen merhametle de şekillenir. İnsana sürekli hesapla yaklaşan biri, zamanla aynı dili Allah ile arasında da kurmaya başlar. Oysa rıza-i ilahi, pazarlıkta değil; niyetin samimiyetinde saklıdır.
Çünkü Allah rızası, “Ne aldım ne verdim?” sorusunun değil; “Ben bunu hangi niyetle yaptım?” sorusunun merkezindedir. Ve insan bazen verdiğinin karşılığını insandan değil, hayatın içindeki görünmez bereketten alır. Bir iyiliğin huzur olarak dönmesi, bir merhametin başka bir kapıyı açması, bir fedakârlığın insanın içini genişletmesi… Belki de gerçek denge tam burada kurulur. İnsanların terazisinde değil, ilahi hikmetin dağıttığı yerde.
İnsanın kendiyle ilişkisi de bundan bağımsız değildir. Sürekli kendini yargılayan, eksiklerini tartan, neden daha güçlü olmadığını sorgulayan biri; zamanla kendi içinde de bir muhasebe mahkûmu gibi yaşamaya başlar. Kendini sadece yeterli olduğunda değerli gören insan, kendi varlığını da başarıya ve karşılığa bağlar.
Oysa insanın kendisiyle ilişkisi sadece başarı ve hata hesabıyla kurulmaz. Bazen insan kendine de merhametle yaklaşmalı. Her düştüğünde kendini cezalandırmadan, her eksikte kendinden uzaklaşmadan… Çünkü insan tamamlanmış değil, oluş hâlinde bir varlıktır.
Belki de insanın kendi içinde kuracağı en sağlıklı denge, kendini sürekli tartmak yerine niyetini düzeltmeye çalışmasıdır.
Çünkü insan her zaman kusursuz olamaz; ama samimi olabilir.
Ve bazen en sahici bağlar, terazinin en çok sallandığı yerlerde kurulur.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

