Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Evlat Nöbeti mi, Duygu Nöbeti mi?

Gündem 21.04.2026 - 18:05, Güncelleme: 21.04.2026 - 18:05
 

Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Evlat Nöbeti mi, Duygu Nöbeti mi?

Bir süredir aynı sorunun etrafında dönüp duruyoruz: “Çocuklar neden değişti?”
Ama belki de asıl soru şu olmalı: Biz neyi kaybettik? Çünkü mesele çocuklar değil. Mesele, bizim kaybettiğimiz duyular. Görmek, duymak, dokunmak, tatmak, koklamak… İnsanı hayata bağlayan bu beş kapı, bugün açık gibi görünüyor ama aslında işlevini yitirmiş durumda. Bakıyoruz ama görmüyoruz. İşitiyoruz ama duymuyoruz. Temas ediyoruz ama hissetmiyoruz. Modern dünya bize sürekli şunu fısıldıyor: “Duyularını kullan.” “Sen özelsin, duyguların var.” Kulağa hoş geliyor. Ama eksik. Çünkü duyuların olması yetmez. Onları doğru istikamette kullanmak gerekir. İnsana verilen göz, sadece bakmak için değildir; hakikati fark etmek içindir. Kulak, sadece ses duymak için değil; doğru ile yanlışı ayırt etmek içindir. Tam da burada “duyu serisi” dediğimiz şey devreye girer. Duyular birbirinden bağımsız değil, bir bütünün parçalarıdır. Bir zincirin halkaları gibi… Birini zayıflattığınızda, diğerleri de etkilenir. Görme bozulursa anlam zayıflar… Anlam zayıflarsa kalp bulanır… Kalp bulanırsa insan yönünü kaybeder. Bugün yaşadığımız kriz tam olarak budur: Duyu serisinin kopması. Ve bu kopuşun en ağır sonucu şudur: Ferasetin kaybı. Feraset, sadece görmek değildir. Gördüğünü doğru okuyabilmektir. Duyduğunu tartabilmektir. Hissedileni hakikate bağlayabilmektir. Ama duyuları körelen bir insanın feraseti de körelir. Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama doğruyu seçmek çok zor. Çünkü bilgi arttı, ama berraklık azaldı. Hız arttı, ama isabet kayboldu. Sonuç mu? Aile içinde kopuş… Okulda tahammülsüzlük… Toplumda yönsüzlük… Bundan iki yıl önce bir anaokulunda küçük bir deney yapıldı. Adına “teknoloji detoksu” dendi. Çocuklarla bir anlaşma yapıldı: Belirli bir süre boyunca ekran yok. Çocuklar sözlerini tuttu. Ama 12. günden sonra telefonlar çalmaya başladı. Arayanlar çocuklar değil, ebeveynlerdi. “Bu ne kadar sürecek?” “Çocuk böyle devam edecek mi?” Oysa çocuklar gayet iyiydi. Hatta bir çocuk, şehir dışındaki babasıyla görüntülü konuşmayı reddetti: “Bu yasak.” dedi. Burada durup düşünmek gerekiyor. Bir çocuk sözünü tutarken, neden bir yetişkin zorlanır? Çünkü çocuk duyusunu kaybetmemiştir. Ama yetişkin kaybetmiştir. Daha da çarpıcı olan şu: Ebeveynler gelip şunu sordu: “Çocuğum buzdolabını açıp kapatıyor…” “Oyuncaklarıyla konuşuyor…” “Bu normal mi?” Evet. Bu normal. Anormal olan, bizim buna yabancılaşmamız. Çünkü biz artık doğallığı unuttuk. Sakinliği unuttuk. Sıkılmayı bile unuttuk. Oysa sıkılmak, insanın kendine dönmesidir. Sessizlik, duyuların yeniden uyanmasıdır. Ama biz bu alanı tamamen ekranlara teslim ettik. Evlerimiz mahremiyetini kaybetti. Hayatımız sergilenen bir vitrine dönüştü. Çocuklar bunu görüyor. Ve şunu öğreniyor: “Her şey gösterilebilir.” Sonra da biz soruyoruz: “Bu çocuk neden sınır bilmiyor?” Asıl mesele burada başlıyor. Çocuğa kitapla, nasihatle, teoriyle ulaşmaya çalışıyoruz. Ama çocuk sözden değil, hâlden öğrenir. Görmek isteyen bir çocuğa anlatamazsınız… Gösterirsiniz. Duymak isteyen bir çocuğa açıklayamazsınız… Yaşatırsınız. Bu yüzden belki de en kritik noktadayız: Biz hep “evlat nöbeti” tutmaya çalışıyoruz. Çocuğu korumaya, yönlendirmeye, düzeltmeye… Ama belki de önce şunu sormalıyız: Biz kendi duygularımızın nöbetini tutabiliyor muyuz? Kendi elimizdeki telefonu kontrol edebiliyor muyuz? Kendi evimizdeki ekranı sınırlayabiliyor muyuz? Kendi kapımızdan içeri neyi aldığımızın farkında mıyız? Çünkü herkes şikâyetçi. Ama kimse kendinden başlamıyor. Oysa değişim en yakından başlar. Kendi duyularını toparlayan bir insan… kendi ferasetini yeniden kazanır. Ferasetini kazanan insan ise sadece kendini değil, evladını da korur. Belki de çözüm çok büyük adımlarda değil… küçük ama samimi bir başlangıçta: Bir akşam fişi çekmekte. Bir an durup gerçekten bakmakta. Bir sesi gerçekten duymakta. Çünkü çocuklar… sözümüzü değil, duyularımızı miras alır.
Bir süredir aynı sorunun etrafında dönüp duruyoruz: “Çocuklar neden değişti?”

Ama belki de asıl soru şu olmalı:

Biz neyi kaybettik?

Çünkü mesele çocuklar değil.

Mesele, bizim kaybettiğimiz duyular.

Görmek, duymak, dokunmak, tatmak, koklamak…

İnsanı hayata bağlayan bu beş kapı, bugün açık gibi görünüyor ama aslında işlevini yitirmiş durumda.

Bakıyoruz ama görmüyoruz.

İşitiyoruz ama duymuyoruz.

Temas ediyoruz ama hissetmiyoruz.

Modern dünya bize sürekli şunu fısıldıyor:

“Duyularını kullan.”

“Sen özelsin, duyguların var.”

Kulağa hoş geliyor.

Ama eksik.

Çünkü duyuların olması yetmez.

Onları doğru istikamette kullanmak gerekir.

İnsana verilen göz, sadece bakmak için değildir;

hakikati fark etmek içindir.

Kulak, sadece ses duymak için değil;

doğru ile yanlışı ayırt etmek içindir.

Tam da burada “duyu serisi” dediğimiz şey devreye girer.

Duyular birbirinden bağımsız değil, bir bütünün parçalarıdır.

Bir zincirin halkaları gibi…

Birini zayıflattığınızda, diğerleri de etkilenir.

Görme bozulursa anlam zayıflar…

Anlam zayıflarsa kalp bulanır…

Kalp bulanırsa insan yönünü kaybeder.

Bugün yaşadığımız kriz tam olarak budur:

Duyu serisinin kopması.

Ve bu kopuşun en ağır sonucu şudur:

Ferasetin kaybı.

Feraset, sadece görmek değildir.

Gördüğünü doğru okuyabilmektir.

Duyduğunu tartabilmektir.

Hissedileni hakikate bağlayabilmektir.

Ama duyuları körelen bir insanın feraseti de körelir.

Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay.

Ama doğruyu seçmek çok zor.

Çünkü bilgi arttı, ama berraklık azaldı.

Hız arttı, ama isabet kayboldu.

Sonuç mu?

Aile içinde kopuş…

Okulda tahammülsüzlük…

Toplumda yönsüzlük…

Bundan iki yıl önce bir anaokulunda küçük bir deney yapıldı.

Adına “teknoloji detoksu” dendi.

Çocuklarla bir anlaşma yapıldı:

Belirli bir süre boyunca ekran yok.

Çocuklar sözlerini tuttu.

Ama 12. günden sonra telefonlar çalmaya başladı.

Arayanlar çocuklar değil, ebeveynlerdi.

“Bu ne kadar sürecek?”

“Çocuk böyle devam edecek mi?”

Oysa çocuklar gayet iyiydi.

Hatta bir çocuk, şehir dışındaki babasıyla görüntülü konuşmayı reddetti:

“Bu yasak.” dedi.

Burada durup düşünmek gerekiyor.

Bir çocuk sözünü tutarken,

neden bir yetişkin zorlanır?

Çünkü çocuk duyusunu kaybetmemiştir.

Ama yetişkin kaybetmiştir.

Daha da çarpıcı olan şu:

Ebeveynler gelip şunu sordu:

“Çocuğum buzdolabını açıp kapatıyor…”

“Oyuncaklarıyla konuşuyor…”

“Bu normal mi?”

Evet.

Bu normal.

Anormal olan, bizim buna yabancılaşmamız.

Çünkü biz artık doğallığı unuttuk.

Sakinliği unuttuk.

Sıkılmayı bile unuttuk.

Oysa sıkılmak, insanın kendine dönmesidir.

Sessizlik, duyuların yeniden uyanmasıdır.

Ama biz bu alanı tamamen ekranlara teslim ettik.

Evlerimiz mahremiyetini kaybetti.

Hayatımız sergilenen bir vitrine dönüştü.

Çocuklar bunu görüyor.

Ve şunu öğreniyor:

“Her şey gösterilebilir.”

Sonra da biz soruyoruz:

“Bu çocuk neden sınır bilmiyor?”

Asıl mesele burada başlıyor.

Çocuğa kitapla, nasihatle, teoriyle ulaşmaya çalışıyoruz.

Ama çocuk sözden değil, hâlden öğrenir.

Görmek isteyen bir çocuğa anlatamazsınız…

Gösterirsiniz.

Duymak isteyen bir çocuğa açıklayamazsınız…

Yaşatırsınız.

Bu yüzden belki de en kritik noktadayız:

Biz hep “evlat nöbeti” tutmaya çalışıyoruz.

Çocuğu korumaya, yönlendirmeye, düzeltmeye…

Ama belki de önce şunu sormalıyız:

Biz kendi duygularımızın nöbetini tutabiliyor muyuz?

Kendi elimizdeki telefonu kontrol edebiliyor muyuz?

Kendi evimizdeki ekranı sınırlayabiliyor muyuz?

Kendi kapımızdan içeri neyi aldığımızın farkında mıyız?

Çünkü herkes şikâyetçi.

Ama kimse kendinden başlamıyor.

Oysa değişim en yakından başlar.

Kendi duyularını toparlayan bir insan…

kendi ferasetini yeniden kazanır.

Ferasetini kazanan insan ise

sadece kendini değil,

evladını da korur.

Belki de çözüm çok büyük adımlarda değil…

küçük ama samimi bir başlangıçta:

Bir akşam fişi çekmekte.

Bir an durup gerçekten bakmakta.

Bir sesi gerçekten duymakta.

Çünkü çocuklar…

sözümüzü değil,

duyularımızı miras alır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.