Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Sana mı Bağlandım, Yoksa Sende Bulduğum Kendime mi?
Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Sana mı Bağlandım, Yoksa Sende Bulduğum Kendime mi?
Seni mi Seviyorum, Yoksa Senin Yanındaki Kendimi mi?
İnsan ilişkilerinde kendimize sormaktan kaçındığımız sorular vardır. Çünkü bazı soruların cevabı, karşımızdakinden çok bizi anlatır. Belki de en zorlarından biri şudur:
Ben gerçekten seni mi seviyorum, yoksa senin bana hissettirdiğin hâli mi?
Birinin bizi dinlemesi, anlaması, merak etmesi, önemsemesi ve yanında kendimizi değerli hissetmemiz elbette güzeldir. Fakat zaman zaman kişiye değil, onun hayatımızda oluşturduğu duyguya bağlanırız. Bizi seveni değil, bizde iyi bir his uyandıranı sever hâle geliriz.
İşte burada sevgiyle ihtiyaç birbirine karışmaya başlar. İhtiyaç, karşısındakinden bir şey bekler.
Sevgi ise karşısındaki kişinin de kendine ait bir dünyası olduğunu unutmaz.Bugün birçok ilişki farkında olmadan bir alışveriş mantığına dönüşüyor.
“Sen beni anla, ben de seni anlayayım.”
“Sen yanımda ol, ben de senin yanında olayım.”
“Sen bana değer ver, ben de sana vereyim.”
Başlangıçta bunlar karşılıklılık gibi görünür. Fakat zamanla görünmeyen bir hesap defteri açılır:
Ben senin için ne yaptım, sen benim için ne yaptın?
Ve ilişki, yakınlıktan çok muhasebeye benzemeye başladığında yorgunluk kaçınılmaz olur.
Çünkü gönülden verilen şey, karşılığını beklemeye başladığı anda anlamını değiştirir.Her rahatsızlık toksik değildir.Çağımızın ilişkilerinde sık kullandığımız kelimelerden biri “toksik”.
Elbette manipülasyonun, aşağılanmanın, sürekli değersizleştirilmenin ve psikolojik şiddetin olduğu ilişkiler normalleştirilemez.
Fakat her anlaşmazlığı toksiklik olarak tanımlamak da başka bir savrulmadır.
Her eleştiri zarar değildir.
Her “hayır” reddedilmek değildir.
Her sınır sevgisizlik değildir.
Her istediğimizi yapmayan kişi kötü niyetli değildir.
Bazen konu karşımızdakinin bize zarar vermesi değil, bizim istediğimiz gibi davranmamasıdır.
Bu ikisini ayırt edebilmek, ilişkisel olgunluğun önemli göstergelerinden biridir. Dolayısıyla hayatımızdaki insanların da bize benzemeyen düşünceleri, sınırları, öncelikleri ve seçimleri olabilir.
Eşimiz bütün ihtiyaçlarımızı karşılamak zorunda değildir.
Dostumuz her zaman bizi anlamayabilir.
Anne babamız hayatımızdaki bütün boşlukları dolduramaz.
Çocuğumuz ise bizim tasarladığımız bir hayatı yaşamak için dünyaya gelmez.
Birinin ihtiyacımızı karşılamaması, onun kötü olduğu anlamına gelmez.
Bazen de yalnızca ihtiyaçlarımız örtüşmüyordur. Sevilmek başka, onaylanmak başkadır. İlişkilerdeki en büyük karışıklıklardan biri burada başlıyor. Sevildiğimizi, çoğu zaman bize katıldıklarında hissediyoruz.
“Beni seviyorsa bana hak verir.”
“Beni seviyorsa beni eleştirmez.”
“Beni seviyorsa benim tarafımda durur.”
Oysa gerçek yakınlık her zaman onaylanmak değildir.
Bazen seni seven biri sana itiraz eder.
Bazen bir dostun seni durdurur.
Bazen eşin duymak istemediğin bir gerçeği söyler.
Çünkü sevgi yalnızca rahatlatan bir duygu değildir; zaman zaman insanı kendisiyle karşılaştıran bir aynadır.
Seni her zaman rahat ettiren değil, gerektiğinde kendine bakmanı sağlayan ilişki daha sahici olabilir.
O halde biz sevmeyi biliyor muyuz?
Sevilmek istiyoruz.
Anlaşılmak, önemsenmek, aranmak, özlenmek, seçilmek…
Bunların hepsi insani ihtiyaçlar.
Fakat çoğu zaman sormadığımız soru şu:
Ben sevmeyi biliyor muyum?
Çünkü sevilmek istemek kolaydır. Sevmek ise davranış bekler. Dinlemeyi, beklemeyi, sınır tanımayı, farklılığa tahammül etmeyi ve bazen haklı olduğumuz hâlde tartışmayı büyütmemeyi gerektirir. Sevmek, karşımızdakini kendimize benzetmek değildir.
Onun bizden farklı olmasına izin verebilmektir.
Evlilikte görünmeyen yük
Bu mesele en çok evliliklerde belirginleşiyor. Eşimizden bizi mutlu etmesini, anlamasını, bütün eksiklerimizi tamamlamasını bekliyoruz.Oysa bir insanın bütün iç boşluklarını başka bir insanın doldurmasını beklemek, ilişkinin taşıyamayacağı bir yükü ona bırakmaktır.
Eşimiz eşimizdir. Terapistimiz değil. Kurtarıcımız değil.Geçmişimizin bütün yaralarını iyileştirmekle görevli kişi değil.
Aynı durum çocuklarımız için de geçerli. Çocuğumuz bizim yaşayamadığımız hayatı yaşamak için gelmedi. Eksiklerimizi tamamlamak, hayallerimizi gerçekleştirmek ya da toplum karşısında bizim başarı hikâyemizi taşımak onun görevi değil. Çocuk, bizim devamımız değil; bize emanet edilmiş ayrı bir hayattır. Bunu unuttuğumuzda sevgi, fark etmeden sahiplenmeye dönüşür.
Belki de özlediğimiz kişi değil, onun yanındaki hâlimizdir. Bir insan hayatımızdan çıktığında büyük bir boşluk hissederiz.
“Ben onu çok seviyordum” deriz. Belki gerçekten seviyorduk. Ama bazen özlediğimiz şey kişinin kendisi değil, onun yanındayken olduğumuz hâlimizdir.
Onun yanında değerliydik.
Güvende hissediyorduk.
Özeldik.
Görülüyorduk.
Ve o insan hayatımızdan çıktığında sanki bütün bu duygular da elimizden alınmış gibi olur.Tam burada insanın kendisine sorması gereken daha derin bir soru vardır:
“Ben onu mu özlüyorum, yoksa onun yanındaki kendimi mi?”
Bu soru biraz can yakar. Ama bazı soruların görevi zaten rahatlatmak değil, insanı kendisiyle karşılaştırmaktır.
Karşımızdakini mi seviyoruz, zihnimizdeki hâlini mi?
Bir başka yanılgı da insanı olduğu gibi görmek yerine, zihnimizde tasarladığımız hâliyle sevmektir.
“Şöyle davransa…”
“Böyle konuşsa…”
“Beni biraz daha öncelese…”
“Benim gibi düşünse…”
Sonra gerçek kişiden uzaklaşıp kafamızdaki versiyonuyla yaşamaya başlarız.
Oysa yetişkinlik, karşımızdakinin bizim istediğimiz kişi olmadığını fark ettiğimiz yerde başlar.
Onu değiştirmeden yanında durabiliyor muyuz?
Katılmadığımız düşüncesine rağmen saygımızı koruyabiliyor muyuz?
Bize ait olmadığını bilerek sevebiliyor muyuz?
İşte sevgi biraz da burada özgürleşir. Çünkü sevgi sahip olmak değildir. Birini seviyor olmak, onun üzerinde mülkiyet hakkı kurmaz. Sevdiğimiz kişinin kendi yolu, sınırları, kararları ve hayatı vardır. Belki sevginin en zor tarafı da budur:
Birini severken onun sana ait olmadığını kabul edebilmek.
Biraz da kendimize bakalım
İlişkilerimizi düzeltmek için sürekli karşı tarafı sorguluyoruz. “Beni neden anlamıyor?”
Belki önce:
“Ben onu ne kadar anlamaya çalışıyorum?”
“Neden bana ilgi göstermiyor?”
“Ben onun ihtiyaçlarını gerçekten fark ediyor muyum?”
“Neden beni seçmiyor?”
Belki de:
“Ben neden kendimi onun seçmesine muhtaç hissediyorum?” İnsan sürekli karşısındakine baktığında kendi payını göremez. Oysa bazen ilişkinin yönünü değiştiren şey, diğerinin davranışı değil; bizim kendimize yönelttiğimiz dürüst bir sorudur. Dolayısıyla daha fazla insan bulmak değildir.
Yanımızda ki insanı daha doğru görebilmektir.
Daha çok sevilmek değil, daha sahici sevebilmektir.
Daha fazla ilgi görmek değil, gerçekten temas edebilmektir.
Ve bütün bu soruların sonunda geriye tek bir soru kalır:
“Sen bana ne hissettiriyorsun?” değil;
“Ben senin hayatında nasıl bir insan oluyorum?” Belki gerçek sevgi, insanın kendine bu soruyu sorabildiği yerde başlar.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



