Uzm. Aile Danışmanı Belkıs Akay Yazdı: “Büyüklerin Küçüklerden Korktuğu Gün, Dünya Tersine Döner.”
Uzm. Aile Danışmanı Belkıs Akay Yazdı: “Büyüklerin Küçüklerden Korktuğu Gün, Dünya Tersine Döner.”
“Büyüklerin Küçüklerden Korktuğu Gün, Dünya Tersine Döner.”
Geçenlerde Güney Kore yapımı bir diziye denk geldim.“Teach You a Lesson”. Konusu oldukça dikkat çekici. İzlemenizi tavsiye ederim. Çığırından çıkmış bir eğitim sistemini ve artık hiçbir kuralı takmayan okul zorbalarını dizginlemek için gizli, özel bir birim kuruluyor. Kuralların ve cezaların yetersiz ve kağıt üzerinde kaldığı yerde; zorbalık yapanlara anladıkları dilden, yani güçle ve sertlikle karşılık veriliyor.
Diziyi izlerken ekran başında durup düşündüm. Evet, şiddet ve kaba kuvvet elbette kabul edilemez; insan onuruna aykırıdır, bunu tartışamayız bile ama insan şu soruyu da sormadan edemiyor. Kurallar caydırıcılığını bütünüyle kaybettiğinde, biz arsıza, zorbaya, başkalarının hayatını cehenneme çevirene neyle "dur" diyeceğiz?
Dizide bu gizli birimi, öğretmen olan evladını bu sistemde kurban vermiş bir bakan kuruyor ve asker kökenli eski damadı görev alıyor. Yanlara 2 kişi daha ekleniyor. Sadece dört kişilik inançlı bir ekip, devasa bir çürümüşlüğü sallamaya başlıyor. Fakat karşılarına sadece okulun zorba çocukları çıkmıyor; karşılarında asıl barikatı kuranlar, bu düzenden beslenen, ucu kendilerine dokunmasın diye pisliği halının altına süpüren koltuk sevdalısı içerideki bürokratlar oluyor.
Tanıdık geldi mi? Bugün de dünyanın neresine giderseniz gidin, eğitimdeki yozlaşmaya ses çıkaran; okulunu, sınıfını korumak için çırpınan her idealist eğitimcinin karşısına, ilk önce "Aman kurumun adı lekelenmesin, aman konfor alanımız bozulmasın" diyen o hantal, statükocu anlayışın duvarları örülmüyor mu?
Bugün sadece kendi ülkemizde değil, tüm dünyada sessiz ve derinden son derece tehlikeli bir kırılma yaşanıyor. Öğretmenlerin öğrencilerden korktuğu, velilerin okulu bastığı, büyüklüğün ve tecrübenin kıymetsizleştiği garip bir evrimden geçiyoruz.
Büyüklerin küçüklerden korktuğu, saygının sınırlarının unutturulduğu bir yerde dünya tersine döner. Hz. Ömer’in o zamansız, muazzam sözünü galiba çok çabuk unuttuk. “Zalime karşı merhamet, mazluma ihanettir.”
Bizler, modern pedagoji adına, "Aman çocukların özgüveni kırılmasın" efsaneleriyle büyütülen; sınır çizilmeyen, kural tanımayan, öğretmenine parmak sallayan bir neslin yetişmesine ne yazık ki göz yumduk. Sınırını bilmeyen çocuğun gerçek bir özgüveni olmaz. Onun sahip olduğu şey sadece kibridir, şımarıklığıdır ve zorbalığıdır. Biz çocuğun özgüvenini kurtaralım derken okulun da, toplumun da geleceğini, o kutsal adalet duygusunu kurban ettik.
Peki, bugün tam olarak ne durumdayız?
Bugün okullarımızda öğretmenler, tahtada ders anlatmaktan ziyade, "Acaba bugün bir öğrencimle karşı karşıya gelir miyim? Hakarete uğrar mıyım? Haklıyken haksız duruma düşer miyim?" kaygısıyla sınıfa giriyor. Sınıflar, bilginin ve irfanın aktarıldığı o huzurlu yuvalar olmaktan çıktı. Öğretmenlerin adeta ‘başım belaya girmesin' diyerek günü kurtarmaya, durumu idare etmeye çalıştığı birer sabır testine tutulduğu bir yere dönüştü. Bir zamanlar kapısından içeri girerken ceketimizi iliklediğimiz o ilim yuvalarında, şimdi cüretkarlık cesaret, saygısızlık ise bireysel özgürlük maskesi altında alkışlanıyor.
Daha da acısı, bu yangına körükle giden bir veli profili var karşımızda. Çocuğunun evdeki en ufak bir yaramazlığıyla baş edemeyen, ona tek bir kural dahi koyamayan anne-babalar, okul kapısına geldiklerinde adeta birer aslana dönüşüyorlar.
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" cümlesinin ardına sığınan, makamını, sıfatını veya maddi gücünü okula karşı bir silah gibi kullanan veli zorbalığı. Öğretmeni bir eğitimci, bir rehber olarak değil de, parası ödenmiş bir hizmetli gibi gören bu sığ zihniyet, çocuğunun her hatasını körü körüne savunmayı ebeveynlik sanıyor. Çocuğunun haksız olduğunu bildiği halde okulu basan, öğretmeni tehdit eden, kuralları hiçe sayan her veli, aslında kendi evladının ruhuna o zorbalık tohumlarını kendi elleriyle ekiyor.
Sonuç mu? Karşımızda ne büyüye saygısı ne küçüğe şefkati olan, hiçbir ahlaki otoriteyi tanımayan, bencil ve doyumsuz bir kitle birikiyor. Okulda öğretmenine had bildirmeyi marifet sayan bu çocuklar, sokağa çıktıklarında trafikte yol vermeyene kurşun sıkıyor, komşusunun hakkını çiğniyor, toplumun huzuruna kastediyor. Çünkü biliyorlar ki, yaptıkları her şey yanlarına kar kalıyor. Bu yeni düzende dersini hakkıyla dinleyen, emeğe saygı duyan o sessiz çocukların hakkı yenirken; sınıfın huzurunu bozanın, öğretmenine parmak sallayanın talepleri baş tacı ediliyor.
Biz cezayı, disiplini, yaptırımı ve sağlıklı sınırları "çağ dışı" ilan ederken, aslında kötülüğün önündeki en büyük barajı kendi ellerimizle yıktık. Adaletin o tatlı sert yüzünü, kuralların koruyucu disiplinini çekip aldığımız yerde, geriye ne şefkat kaldı ne de eğitim.
Şimdi sorma sırası bizde!
Kendi yetiştirdiğimiz bu kuralsız fırtınanın içinde boğulurken, yarın bu çocuklardan bizi, değerlerimizi ve bu ülkenin geleceğini korumalarını nasıl bekleyeceğiz?
Sözün özü, dayak çözüm değil ama adaletin tatlı sert yüzünü, kuralların esnemez disiplinini göstermek zorundayız. Şefkat göstermek, acizlikle karıştırılmamalıdır. Eğer bugün okullarımızda öğretmene ve büyüğe hakkı olan hürmeti yeniden teslim etmezsek, yarın sokaklarda adaleti arayacak tek bir yüz bile bulamayız.
Okul, cumhuriyetin ve adaletin eşitlik ilkesiyle yönetilmesi gereken bir yerdir. Dışarıdaki ünvanların okul kapısında sökülmesi gerekir. Güçlü olanın değil, haklı olanın ve kuralın kazandığı bir sistem kurmak zorundayız.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



