Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Kur’an-ı Hakîm’in Her Tabakaya Karşı Bir Nevi İ’cazı Vardır

Gündem 23.08.2026 - 23:22, Güncelleme: 23.08.2026 - 23:22
 

Uzm.Dr Tahsin Özenmiş Yazdı: Kur’an-ı Hakîm’in Her Tabakaya Karşı Bir Nevi İ’cazı Vardır

Bir kitap düşünün… Onu okuyan herkes, aynı satırlara bakmasına rağmen farklı bir hakikatle karşılaşsın. Bir âlim onda ilim, bir edebiyatçı eşsiz bir belâgat, bir tarihçi geçmişin izlerini, bir hukukçu adaletin ölçülerini, bir gönül insanı ise kalbine açılan derinlikleri bulsun. Üstelik üzerinden asırlar geçmesine rağmen o kitap eskimesin; her çağda yeniden okunabilsin, her nesilde yeniden anlaşılabilsin.
Kur’an, insan sözü değildir. O, sınırsız ilim ve kudret sahibi Yaratıcının ezelî kelâmıdır. Kur’an’ın her tabakaya ayrı bir pencere açabilmesi, farklı çağlarda farklı insanlara hitap edebilmesi ve insanın derinleştikçe aynı ayette yeni ufuklar keşfetmesi, onun ilahî kelâm oluşunun bir tecellisidir. Bediüzzaman Said Nursî, Kur’an’ın bu yönünü son derece veciz bir şekilde şöyle ifade eder: "Kur'an-ı Hakîm'in her tabakaya karşı bir nevi i'cazı vardır. Ve bir tarzda, i'cazının vücudunu ihsas eder.    Mesela, ehl-i belâgat ve fesahat tabakasına karşı, hârikulâde belâgattaki i'cazını gösterir.    Ve ehl-i şiir ve hitabet tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek üslub-u bedî'in i'cazını gösterir. O üslup herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklit edemiyor. Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki hem âlî hem tatlıdır.    Hem kâhinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbarat-ı gaybiyedeki i'cazını gösterir.    Ve ehl-i tarih ve hâdisat-ı âlem uleması tabakasına karşı, Kur'an'daki ihbarat ve hâdisat-ı ümem-i sâlife ve ahval ve vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'cazını gösterir.    Ve içtimaiyat-ı beşeriye uleması ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'an'ın desatir-i kudsiyesindeki i'cazını gösterir. Evet, o Kur'an'dan çıkan şeriat-ı kübra, o sırr-ı i'cazı gösterir.    Hem maarif-i İlahiye ve hakaik-i kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur'an'daki hakaik-i kudsiye-i İlahiyedeki i'cazı gösterir veya i'cazın vücudunu ihsas eder.    Ve ehl-i tarîkat ve velayete karşı, Kur'an bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i'cazını gösterir ve hâkeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'cazını gösterir.    Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur'an'ın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder." Burada insanı hayrete düşüren şey, aynı kelimelerin farklı insanlarda farklı ufuklar açabilmesidir. Bir âlim onda ilim deryası görür. Bir edebiyatçı kelimelerin seçilişindeki inceliğe ve üslubundaki eşsizliğe hayran kalır. Bir tarihçi geçmiş ümmetlere dair haberleri düşünür. Bir toplum bilimci insan ve toplum hayatına dair ölçüler bulur. Bir gönül ehli ise aynı ayetlerin derinliklerinde ruhuna açılan bir yolculuğa çıkar. Kur’an sonsuz bir deryadır; insan, ondan ancak istidadı kadarını görebilir. Bir çocuk dinler, huzur bulur. Bir insan sıkıntıya düşer, teselli bulur. Ayet aynıdır; fakat muhatap değişmiştir. Hatta aynı insan bile yıllar sonra aynı ayete döndüğünde başka bir şey görebilir. Çünkü ayet değişmemiştir; insan değişmiştir. Hayat tecrübeleri, yaşadığı acılar, kayıplar, sevinçler ve öğrendiği hakikatler onun bakışını derinleştirmiştir. Dün zihninde duran bir ayet, bugün kalbinde konuşmaya başlayabilir. Bu yüzden Kur’an üzerinde tefekkür etmek, lafızdan manaya, kelimelerden hakikate doğru bir yolculuktur; kelimelerin ardındaki hakikate doğru yürümektir. Bir insan sözü, belli bir alanda üstün olabilir. Ama aynı sözün hem edebiyatçıya, hem âlime, hem tarihçiye, hem hukukçuya, hem gönül ehline ve hem de sıradan insana hitap ederek her birine kendi seviyesinde bir hakikat sunması sıradan bir sözün sınırlarını aşar. Üstelik bu söz, bin dört yüz yılı aşkın zamandır okunmasına rağmen ihtiyarlamamıştır. Bediüzzaman’ın "Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir" sözü yalnızca edebî bir güzelliğe dikkat çekmez. Kur’an’ın zaman karşısındaki canlılığına işaret eder. Bazı kitaplar vardır; yazıldığı dönemde çok etkileyicidir. Birkaç nesil sonra dili ağırlaşır, meseleleri uzaklaşır, tesiri azalır. Kur’an ise farklıdır. Kur’an’ın ayetleri eskimez; asırlar sonra bile insana sanki ilk defa nazil olmuş gibi dokunur. Çünkü insan değişirken, insanın temel meseleleri değişmez. İnsan hâlâ ölümden korkuyor. Hâlâ sevmek istiyor. Hâlâ kaybetmekten korkuyor. Hâlâ adalet arıyor. Hâlâ haksızlık karşısında öfkeleniyor. Hâlâ dünyanın geçiciliği karşısında kalıcı bir şey arıyor. Hâlâ "Ben kimim?", "Nereden geldim?", "Nereye gidiyorum?" sorularının peşinde. Ve Kur’an, insanın bu kadim sorularına hitap etmeye devam ediyor. Bir ayet bazen akla seslenir. Bir başka zaman kalbe… Bazen vicdana dokunur. Bazen korkutur. Bazen ümit verir. Bazen teselli eder. Bazen insanın yıllardır savunduğu bir düşünceyi sarsar ve onu kendisiyle yüzleştirir. Bazen yıllardır aradığı huzuru bir cümlenin içinde hissettirir. İşte bu yüzden Kur’an yalnızca okunan bir kitap değil, insanın kendisini karşısında bulduğu bir kitaptır. İnsana kendisini ve kâinatı anlaması için bir pencere açar. Sonsuz kudret sahibinin ezelî kelâmı olan Kur’an’ın insan zihnini aşan bir derinliğe sahip olması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, bu sonsuz derinliğin sınırlı bir insanın kalbine ve aklına hitap edebilecek şekilde sunulmuş olmasıdır. Kudret sahibinin ezelî kelâmına açılan pencereler tükenmez. Her çağda yeni bir pencere… Her insanda başka bir tecelli… Her okumada başka bir derinlik… Ve her okuyuşta yeniden keşfedilen bir mucizedir. "Elhasıl: Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i'cazını gösterir veya i'cazının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz."
Bir kitap düşünün… Onu okuyan herkes, aynı satırlara bakmasına rağmen farklı bir hakikatle karşılaşsın. Bir âlim onda ilim, bir edebiyatçı eşsiz bir belâgat, bir tarihçi geçmişin izlerini, bir hukukçu adaletin ölçülerini, bir gönül insanı ise kalbine açılan derinlikleri bulsun. Üstelik üzerinden asırlar geçmesine rağmen o kitap eskimesin; her çağda yeniden okunabilsin, her nesilde yeniden anlaşılabilsin.

Kur’an, insan sözü değildir. O, sınırsız ilim ve kudret sahibi Yaratıcının ezelî kelâmıdır. Kur’an’ın her tabakaya ayrı bir pencere açabilmesi, farklı çağlarda farklı insanlara hitap edebilmesi ve insanın derinleştikçe aynı ayette yeni ufuklar keşfetmesi, onun ilahî kelâm oluşunun bir tecellisidir.

Bediüzzaman Said Nursî, Kur’an’ın bu yönünü son derece veciz bir şekilde şöyle ifade eder:

"Kur'an-ı Hakîm'in her tabakaya karşı bir nevi i'cazı vardır. Ve bir tarzda, i'cazının vücudunu ihsas eder.
   Mesela, ehl-i belâgat ve fesahat tabakasına karşı, hârikulâde belâgattaki i'cazını gösterir.
   Ve ehl-i şiir ve hitabet tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek üslub-u bedî'in i'cazını gösterir. O üslup herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklit edemiyor. Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki hem âlî hem tatlıdır.
   Hem kâhinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbarat-ı gaybiyedeki i'cazını gösterir.
   Ve ehl-i tarih ve hâdisat-ı âlem uleması tabakasına karşı, Kur'an'daki ihbarat ve hâdisat-ı ümem-i sâlife ve ahval ve vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'cazını gösterir.
   Ve içtimaiyat-ı beşeriye uleması ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'an'ın desatir-i kudsiyesindeki i'cazını gösterir. Evet, o Kur'an'dan çıkan şeriat-ı kübra, o sırr-ı i'cazı gösterir.
   Hem maarif-i İlahiye ve hakaik-i kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur'an'daki hakaik-i kudsiye-i İlahiyedeki i'cazı gösterir veya i'cazın vücudunu ihsas eder.
   Ve ehl-i tarîkat ve velayete karşı, Kur'an bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i'cazını gösterir ve hâkeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'cazını gösterir.
   Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur'an'ın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder."

Burada insanı hayrete düşüren şey, aynı kelimelerin farklı insanlarda farklı ufuklar açabilmesidir.

Bir âlim onda ilim deryası görür. Bir edebiyatçı kelimelerin seçilişindeki inceliğe ve üslubundaki eşsizliğe hayran kalır. Bir tarihçi geçmiş ümmetlere dair haberleri düşünür. Bir toplum bilimci insan ve toplum hayatına dair ölçüler bulur. Bir gönül ehli ise aynı ayetlerin derinliklerinde ruhuna açılan bir yolculuğa çıkar.

Kur’an sonsuz bir deryadır; insan, ondan ancak istidadı kadarını görebilir.

Bir çocuk dinler, huzur bulur.

Bir insan sıkıntıya düşer, teselli bulur.

Ayet aynıdır; fakat muhatap değişmiştir.

Hatta aynı insan bile yıllar sonra aynı ayete döndüğünde başka bir şey görebilir. Çünkü ayet değişmemiştir; insan değişmiştir. Hayat tecrübeleri, yaşadığı acılar, kayıplar, sevinçler ve öğrendiği hakikatler onun bakışını derinleştirmiştir. Dün zihninde duran bir ayet, bugün kalbinde konuşmaya başlayabilir.

Bu yüzden Kur’an üzerinde tefekkür etmek, lafızdan manaya, kelimelerden hakikate doğru bir yolculuktur; kelimelerin ardındaki hakikate doğru yürümektir.

Bir insan sözü, belli bir alanda üstün olabilir.

Ama aynı sözün hem edebiyatçıya, hem âlime, hem tarihçiye, hem hukukçuya, hem gönül ehline ve hem de sıradan insana hitap ederek her birine kendi seviyesinde bir hakikat sunması sıradan bir sözün sınırlarını aşar.

Üstelik bu söz, bin dört yüz yılı aşkın zamandır okunmasına rağmen ihtiyarlamamıştır.

Bediüzzaman’ın "Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir" sözü yalnızca edebî bir güzelliğe dikkat çekmez. Kur’an’ın zaman karşısındaki canlılığına işaret eder.

Bazı kitaplar vardır; yazıldığı dönemde çok etkileyicidir. Birkaç nesil sonra dili ağırlaşır, meseleleri uzaklaşır, tesiri azalır.

Kur’an ise farklıdır.

Kur’an’ın ayetleri eskimez; asırlar sonra bile insana sanki ilk defa nazil olmuş gibi dokunur.

Çünkü insan değişirken, insanın temel meseleleri değişmez.

İnsan hâlâ ölümden korkuyor.

Hâlâ sevmek istiyor.

Hâlâ kaybetmekten korkuyor.

Hâlâ adalet arıyor.

Hâlâ haksızlık karşısında öfkeleniyor.

Hâlâ dünyanın geçiciliği karşısında kalıcı bir şey arıyor.

Hâlâ "Ben kimim?", "Nereden geldim?", "Nereye gidiyorum?" sorularının peşinde.

Ve Kur’an, insanın bu kadim sorularına hitap etmeye devam ediyor.

Bir ayet bazen akla seslenir.

Bir başka zaman kalbe…

Bazen vicdana dokunur.

Bazen korkutur.

Bazen ümit verir.

Bazen teselli eder.

Bazen insanın yıllardır savunduğu bir düşünceyi sarsar ve onu kendisiyle yüzleştirir.

Bazen yıllardır aradığı huzuru bir cümlenin içinde hissettirir.

İşte bu yüzden Kur’an yalnızca okunan bir kitap değil, insanın kendisini karşısında bulduğu bir kitaptır.

İnsana kendisini ve kâinatı anlaması için bir pencere açar.

Sonsuz kudret sahibinin ezelî kelâmı olan Kur’an’ın insan zihnini aşan bir derinliğe sahip olması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, bu sonsuz derinliğin sınırlı bir insanın kalbine ve aklına hitap edebilecek şekilde sunulmuş olmasıdır.

Kudret sahibinin ezelî kelâmına açılan pencereler tükenmez.

Her çağda yeni bir pencere…
Her insanda başka bir tecelli…
Her okumada başka bir derinlik…
Ve her okuyuşta yeniden keşfedilen bir mucizedir.

"Elhasıl: Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i'cazını gösterir veya i'cazının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz."

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.