Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

Uzm.Dr. Tahsin Özenmiş Yazdı: Nereden Geliyoruz, Nereye Gidiyoruz?

Gündem 07.07.2026 - 05:24, Güncelleme: 07.07.2026 - 05:24
 

Uzm.Dr. Tahsin Özenmiş Yazdı: Nereden Geliyoruz, Nereye Gidiyoruz?

Nereden Geliyoruz, Nereye Gidiyoruz?
"Doğum bir başlangıç, ölüm bir son değil; ikisi de uzun bir yolculuğun duraklarıdır." Bazen insan, kalabalıkların içinde yapayalnız kaldığında; gecenin sessizliğinde kendi vicdanıyla baş başa oturduğunda yahut bir mezar taşının önünde durup düşünmeye mecbur kaldığında, yıllardır kaçtığı sorular yeniden karşısına çıkar. Sahip olduğu makamlar, servetler, başarılar ve alkışlar bir anlığına susar. Geriye yalnızca şu hakikat kalır: Bu dünyaya neden geldim? Yaşadığım hayatın anlamı nedir? Bir gün bu dünyadan ayrılacağım kesin ise, bütün bu koşuşturmanın nihai hedefi nedir? İnsanlığın en büyük meseleleri çoğu zaman laboratuvarlarda, kürsülerde veya saraylarda değil; işte bu sessiz muhasebe anlarında ortaya çıkar. İnsanlık tarihi boyunca tazeliğini koruyan bazı kadim düğümler vardır. Medeniyetler değişmiş, teknolojiler gelişmiş, hayat tarzları farklılaşmış; fakat insanın kalbinde yankılanan o büyük hakikat arayışı hiç değişmemiştir. İnsanoğlu, dün olduğu gibi bugün de varoluşsal kökenini, hayatın gayesini ve ölümün ötesinde ne bulunduğunu sarsılmaz bir merakla sorgulamaktadır. Bugün insanlık, bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşabilmektedir. Fakat aynı insanlık, anlam arayışında geçmiş asırlardan daha huzurlu görünmemektedir. Çünkü insanı tatmin eden şey yalnızca kuru enformasyon değildir; o, aynı zamanda mana açlığı çeken bir varlıktır. Ruh, fıtratın kaynağını, ömrün hakiki yönünü ve sonrasını bilmek ister. Bu arayış cevap bulmadığında en büyük servetler, en parlak başarılar ve en göz kamaştırıcı imkanlar bile içteki o derin boşluğu dolduramaz. Büyük mütefekkir Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye adlı eserinde insanlığın bu ezelî sorularını son derece etkileyici bir temsil ile dile getirir. Kâinat adına konuşan hikmet ilmi ile insanlık adına cevap veren Peygamber Efendimiz'i (sav) karşı karşıya getirir ve şöyle der: "Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet; istikbale teveccüh eden nev'-i beşerin talîalarına rastgelmiş, birden fenn-i hikmet şöyle bir takım sualleri irad etmiş ki:    "Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?" O vakit nev'-i beşerin hatib ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:    "Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı Ezel'in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi'-i evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü'l-Vücud olan Hâkim-i Ezel'dir. Biz maaşir-i beşer dahi, şimdi asr-ı saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü'l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.    İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!.. Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!.." (Asar-ı Bediiyye ) ​Bu temsilde Bediüzzaman, varoluşun düğümlerini çözen en büyük rehber olarak Peygamber Efendimiz'i (sav) nazara verir. Çünkü kâinatın manasını en doğru okuyan, insanın yaratılış sırrını en açık şekilde ders veren ve ölümün ardındaki ebediyet ufkunu en parlak biçimde gösteren O'dur. Bu sebeple bu ezeli muammanın cevabı; beşerî fikirlerin dar çerçevesinde değil, vahyin aydınlığında ve onun en mükemmel tebliğcisi olan Resûl-i Ekrem’in (sav) beyanında aranır. Bu satırlar dikkatle okunduğunda, insanın bütün varoluş serüveninin birkaç cümlede özetlendiği görülür. İnsan başıboş değildir. Tesadüflerin savurduğu bir yaprak, gayesiz bir yolcu veya kör kuvvetlerin ortaya çıkardığı geçici bir misafir değildir. Bilakis, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcının emriyle bu dünyaya gönderilmiş, kendisine belirli vazifeler verilmiş ve büyük bir istidat sermayesi emanet edilmiştir. Akıl, vicdan, merhamet, sevgi ve hakikati arama duygusu bu sermayenin parçalarıdır. Bugün insanlar kariyer planları yapıyor, yatırım hesapları açıyor, emeklilik projeleri kuruyor ve yıllar sonrasını hesaplıyor. Fakat bütün bu hesapların sahibinin bir gün bu dünyadan ayrılacağı gerçeği çoğu zaman konuşulmak istenmiyor. Ölümü konuşmaktan kaçan modern insan, aslında hayatın manasını konuşmaktan da kaçmış oluyor. Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, insanın nereden geldiğini açıklamaya çalışırken niçin geldiğini unutmasıdır. Oysa insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Kalbi, ruhu, vicdanı ve sonsuzluk arzusu taşıyan yönü vardır. Dünyanın hiçbir nimeti insandaki ebediyet isteğini susturamamaktadır. Çünkü insan fıtratı geçici olanla değil, kalıcı olanla tatmin olur. Bu sebeple insanın hakiki yolculuğu doğumla başlayıp ölümle biten kısa bir hikaye değildir; ölüm, daha geniş ve daha kalıcı bir hayatın kapısını açan bir geçittir. Bediüzzaman'ın ifadesindeki "asr-ı saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz" cümlesi ayrıca üzerinde durulmaya değerdir. İnsan dünyaya yalnızca tüketmek, eğlenmek veya maddî hedefler peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Bu hayat, ebedî hayatın hazırlık sahasıdır. Bir çiftçi nasıl hasat mevsimi için tohum ekerse, insan da burada ektiği her iyilik, her fedakarlık, her samimi niyet ve her güzel amel ile ebedî hayatının mahsulünü hazırlamaktadır. Belki de bu temsilin en çarpıcı tarafı, insanın ölüm karşısındaki konumunu değiştirmesidir. Çünkü burada ölüm bir yok oluş olarak değil, "şehristan-ı ebedü'l-âbâd" olarak tarif edilen sonsuz bir yurda doğru yapılan yolculuğun kapısı olarak görülmektedir. Böyle bir bakış açısına sahip olan insan için hayat anlamsız bir tesadüfler zinciri olmaktan çıkar; her olayın, her imtihanın ve her nefesin bir değeri ve hikmeti olduğu anlaşılır. Bugün insanlığın her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şey, belki de tam olarak budur: Bilgi yığınları arasında kaybolmadan önce varoluşun temel sorularına yeniden dönmek. Nereden geldiğimizi, niçin yaşadığımızı ve nereye gittiğimizi yeniden düşünmek. Çünkü bu sorulara verilen cevap, yalnızca dünya görüşümüzü değil; hayatımızı, ahlâkımızı, umutlarımızı ve ölüm karşısındaki duruşumuzu da belirlemektedir. Belki de insanın gerçek olgunluğu, bütün soruların cevabını bildiğini zannetmekte değil; doğru soruların peşine düşmektedir. Bediüzzaman'ın bu veciz muhaveresi, asırlar öncesinden bugünün insanına da aynı hakikati hatırlatıyor: Biz yeryüzüne tesadüfen savrulmuş varlıklar değiliz. Bir başlangıcımız olduğu gibi bir gayemiz, bir yolculuğumuz olduğu gibi bir menzilimiz vardır. Hayatın hengamesi içinde unuttuğumuz bu hakikatleri yeniden hatırlayabildiğimiz ölçüde, korkularımız yerini ümide, karmaşamız yerini manaya ve geçicilik duygumuz yerini ebediyet ufkuna bırakacaktır.
Nereden Geliyoruz, Nereye Gidiyoruz?

"Doğum bir başlangıç, ölüm bir son değil; ikisi de uzun bir yolculuğun duraklarıdır."

Bazen insan, kalabalıkların içinde yapayalnız kaldığında; gecenin sessizliğinde kendi vicdanıyla baş başa oturduğunda yahut bir mezar taşının önünde durup düşünmeye mecbur kaldığında, yıllardır kaçtığı sorular yeniden karşısına çıkar. Sahip olduğu makamlar, servetler, başarılar ve alkışlar bir anlığına susar. Geriye yalnızca şu hakikat kalır: Bu dünyaya neden geldim? Yaşadığım hayatın anlamı nedir? Bir gün bu dünyadan ayrılacağım kesin ise, bütün bu koşuşturmanın nihai hedefi nedir?

İnsanlığın en büyük meseleleri çoğu zaman laboratuvarlarda, kürsülerde veya saraylarda değil; işte bu sessiz muhasebe anlarında ortaya çıkar.

İnsanlık tarihi boyunca tazeliğini koruyan bazı kadim düğümler vardır. Medeniyetler değişmiş, teknolojiler gelişmiş, hayat tarzları farklılaşmış; fakat insanın kalbinde yankılanan o büyük hakikat arayışı hiç değişmemiştir. İnsanoğlu, dün olduğu gibi bugün de varoluşsal kökenini, hayatın gayesini ve ölümün ötesinde ne bulunduğunu sarsılmaz bir merakla sorgulamaktadır.

Bugün insanlık, bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşabilmektedir. Fakat aynı insanlık, anlam arayışında geçmiş asırlardan daha huzurlu görünmemektedir. Çünkü insanı tatmin eden şey yalnızca kuru enformasyon değildir; o, aynı zamanda mana açlığı çeken bir varlıktır. Ruh, fıtratın kaynağını, ömrün hakiki yönünü ve sonrasını bilmek ister. Bu arayış cevap bulmadığında en büyük servetler, en parlak başarılar ve en göz kamaştırıcı imkanlar bile içteki o derin boşluğu dolduramaz.

Büyük mütefekkir Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye adlı eserinde insanlığın bu ezelî sorularını son derece etkileyici bir temsil ile dile getirir. Kâinat adına konuşan hikmet ilmi ile insanlık adına cevap veren Peygamber Efendimiz'i (sav) karşı karşıya getirir ve şöyle der:

"Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet; istikbale teveccüh eden nev'-i beşerin talîalarına rastgelmiş, birden fenn-i hikmet şöyle bir takım sualleri irad etmiş ki:
   "Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?" O vakit nev'-i beşerin hatib ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:
   "Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı Ezel'in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi'-i evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü'l-Vücud olan Hâkim-i Ezel'dir. Biz maaşir-i beşer dahi, şimdi asr-ı saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü'l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.
   İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!.. Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!.."
(Asar-ı Bediiyye )

​Bu temsilde Bediüzzaman, varoluşun düğümlerini çözen en büyük rehber olarak Peygamber Efendimiz'i (sav) nazara verir. Çünkü kâinatın manasını en doğru okuyan, insanın yaratılış sırrını en açık şekilde ders veren ve ölümün ardındaki ebediyet ufkunu en parlak biçimde gösteren O'dur. Bu sebeple bu ezeli muammanın cevabı; beşerî fikirlerin dar çerçevesinde değil, vahyin aydınlığında ve onun en mükemmel tebliğcisi olan Resûl-i Ekrem’in (sav) beyanında aranır.

Bu satırlar dikkatle okunduğunda, insanın bütün varoluş serüveninin birkaç cümlede özetlendiği görülür. İnsan başıboş değildir. Tesadüflerin savurduğu bir yaprak, gayesiz bir yolcu veya kör kuvvetlerin ortaya çıkardığı geçici bir misafir değildir. Bilakis, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcının emriyle bu dünyaya gönderilmiş, kendisine belirli vazifeler verilmiş ve büyük bir istidat sermayesi emanet edilmiştir. Akıl, vicdan, merhamet, sevgi ve hakikati arama duygusu bu sermayenin parçalarıdır.

Bugün insanlar kariyer planları yapıyor, yatırım hesapları açıyor, emeklilik projeleri kuruyor ve yıllar sonrasını hesaplıyor. Fakat bütün bu hesapların sahibinin bir gün bu dünyadan ayrılacağı gerçeği çoğu zaman konuşulmak istenmiyor. Ölümü konuşmaktan kaçan modern insan, aslında hayatın manasını konuşmaktan da kaçmış oluyor.

Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, insanın nereden geldiğini açıklamaya çalışırken niçin geldiğini unutmasıdır. Oysa insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Kalbi, ruhu, vicdanı ve sonsuzluk arzusu taşıyan yönü vardır. Dünyanın hiçbir nimeti insandaki ebediyet isteğini susturamamaktadır. Çünkü insan fıtratı geçici olanla değil, kalıcı olanla tatmin olur. Bu sebeple insanın hakiki yolculuğu doğumla başlayıp ölümle biten kısa bir hikaye değildir; ölüm, daha geniş ve daha kalıcı bir hayatın kapısını açan bir geçittir.

Bediüzzaman'ın ifadesindeki "asr-ı saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz" cümlesi ayrıca üzerinde durulmaya değerdir. İnsan dünyaya yalnızca tüketmek, eğlenmek veya maddî hedefler peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Bu hayat, ebedî hayatın hazırlık sahasıdır. Bir çiftçi nasıl hasat mevsimi için tohum ekerse, insan da burada ektiği her iyilik, her fedakarlık, her samimi niyet ve her güzel amel ile ebedî hayatının mahsulünü hazırlamaktadır.

Belki de bu temsilin en çarpıcı tarafı, insanın ölüm karşısındaki konumunu değiştirmesidir. Çünkü burada ölüm bir yok oluş olarak değil, "şehristan-ı ebedü'l-âbâd" olarak tarif edilen sonsuz bir yurda doğru yapılan yolculuğun kapısı olarak görülmektedir. Böyle bir bakış açısına sahip olan insan için hayat anlamsız bir tesadüfler zinciri olmaktan çıkar; her olayın, her imtihanın ve her nefesin bir değeri ve hikmeti olduğu anlaşılır.

Bugün insanlığın her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şey, belki de tam olarak budur: Bilgi yığınları arasında kaybolmadan önce varoluşun temel sorularına yeniden dönmek. Nereden geldiğimizi, niçin yaşadığımızı ve nereye gittiğimizi yeniden düşünmek. Çünkü bu sorulara verilen cevap, yalnızca dünya görüşümüzü değil; hayatımızı, ahlâkımızı, umutlarımızı ve ölüm karşısındaki duruşumuzu da belirlemektedir.

Belki de insanın gerçek olgunluğu, bütün soruların cevabını bildiğini zannetmekte değil; doğru soruların peşine düşmektedir. Bediüzzaman'ın bu veciz muhaveresi, asırlar öncesinden bugünün insanına da aynı hakikati hatırlatıyor: Biz yeryüzüne tesadüfen savrulmuş varlıklar değiliz. Bir başlangıcımız olduğu gibi bir gayemiz, bir yolculuğumuz olduğu gibi bir menzilimiz vardır. Hayatın hengamesi içinde unuttuğumuz bu hakikatleri yeniden hatırlayabildiğimiz ölçüde, korkularımız yerini ümide, karmaşamız yerini manaya ve geçicilik duygumuz yerini ebediyet ufkuna bırakacaktır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1 )

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Mehmet Sonercan
(07.07.2026 08:08 - #384)
Bu satırlar dikkatle okunduğunda, insanın bütün varoluş serüveninin birkaç cümlede özetlendiği görülür. İnsan başıboş değildir. Tesadüflerin savurduğu bir yaprak, gayesiz bir yolcu veya kör kuvvetlerin ortaya çıkardığı geçici bir misafir değildir. Bilakis, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcının emriyle bu dünyaya gönderilmiş, kendisine belirli vazifeler verilmiş ve büyük bir istidat sermayesi emanet edilmiştir. Akıl, vicdan, merhamet, sevgi ve hakikati arama duygusu bu sermayenin parçalarıdır. çok güzel ifade edilmiş
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.