MEHMET SÖNERCAN
Köşe Yazarı
MEHMET SÖNERCAN
 

Hakikatin Eşiklerinde Duran Gençlere

Bugünün gençleri, tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmamış bir bilgi selinin ortasında yaşıyor. Bir yanda her soruya birkaç saniyede cevap veren yapay zekâlar, diğer yanda sosyal medyanın dip akıntılarına benzeyen hızlı tüketim kültürü… Fakat tuhaf bir şey oluyor: Bilginin arttığı yerde hikmet azalıyor, hızın arttığı yerde derinlik kayboluyor, iletişimin çoğaldığı yerde anlam yoksullaşıyor. Belki de bu yüzden gençlerin zihninde aynı soru yankılanıyor: “Hakikat nedir ve ona nasıl ulaşılır?” Bu soru modern bir krizden değil, insanlığın kadim arayışından beslenir. Aristo’dan İbn Sînâ’ya, Hallâc’dan İbn Arabî’ye, Gazâlî’den Mevlânâ’ya kadar bütün büyük zihinler bu soruya cevap aradı. Fakat onların verdikleri cevaplar, gençlerin bugünkü sorularıyla hâlâ bire bir örtüşüyor. Hakikat, yalnızca felsefenin değil; psikolojinin, maneviyatın, sanatın ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezindedir. Modern çağın gürültüsüne rağmen, insanın iç sesi hâlâ aynı şey için çağrı yapar: “Kendini bil.” Bu cümle hem Mevlânâ’nın dergâh kapısında, hem de Aristo’nun mantık kitabında dolaşır. Ama bu bilme işinin yolu tek değildir. Hakikatin üç büyük kapısı vardır: Akıl (burhan), kalp (irfan) ve ilahi lütuf (feyz). Ve işte asıl soru tam burada başlar: Hakikat akıl yürütmeyle mi görülür? Kalp ile tecrübe edilerek mi tadılır? Yoksa bütünüyle ilahi bir lütufla mı nasip olur? Bu yazı, özellikle gençler için, bu üç sorunun izini süren bir yolculuktur. Akıl Yürütme – Burhanın Soğuk Ama Güvenilir Işığı Akıl… İnsanlığın evrensel dili. Matematiğin kurucusu, fiziğin kâşifi, felsefenin mimarı. Aristo’nun kıyası, Farabi’nin düzeni, İbn Sînâ’nın burhanı… Hepsi hakikati, neden-sonuç zincirinin kırılmadığı bir akıl yürütmeyle bulmaya çalıştı. Aklın yolu gençler için çok cezbedicidir; çünkü ölçülebilir, kanıtlanabilir, evrenseldir. Modern dünyanın gözünde de en güvenilir yöntem budur. Ancak akıl, gerçeğe götüren bir kapının eşiğine kadar gelir; kapıyı açamaz. Mevlânâ bu sınıra şöyle işaret eder: “Akıl deniz kıyısında durur; denizin ortasına kalp yelken açar.” İbn Sînâ da aynı itirafı yapar: “Ben akılla Allah’ın varlığını ispat ettim; ama O’nu akılla tadamadım.” Gençlerin “bilgi var ama huzur yok” hâlinin sebebi de buradadır. Akıl doğruyu gösterir, ama kalbin boşluğunu doldurmaz. Kalbin Yolu – Tasavvufî Arayışın Derin Suları Tasavvufun bütün büyükleri, hakikatin yalnızca düşünerek değil, yaşayarak; yalnızca akıl yürüterek değil, kalbi arındırarak keşfedileceğini söyler. Bugünün gençleri bilgiye hızla ulaşıyor, fakat içsel yolculuğu ağırdan alıyor. Modern hayatın ritmi insanı kendisinden uzaklaştırıyor: bitmeyen bildirimler, sürekli kıyas, görünür olma baskısı, dikkat dağınıklığı… Bu gürültünün ortasında tasavvuf bize başka bir şey fısıldar: “Hakikat dışarıda değil, içeri doğru kazıldıkça bulunur.” Sufilerin “seyr-i enfüsî” dediği içe yolculuk tam budur. Suyun Susturduğu Gurur Rivayet olunur ki, Bağdat yakınlarında yaşayan genç bir talebe vardı. İlim sahibiydi, zekiydi, söz hüneri yerindeydi. Ancak içinde gizli bir kibir taşıyordu. Bir gün büyük bir şeyhin sohbetine katıldı. Şeyh onu görünce gülümsedi ve hiçbir şey söylemeden nehir kenarına götürdü. Nehir berrak akıyordu. Şeyh, talebeye: “Bu suyun hakikatini görmek ister misin?” dedi. Genç şaşırdı ama “Evet.” dedi. Şeyh avucuyla suyu aldı, yavaşça talebenin yüzüne serpti: “Evladım, sen hakikati suya bakmak sanıyorsun. Oysa hakikat, suyun sana dokunduğu andır. Su, tutulmaya gelmez; temas edilince anlaşılır.” Talebe anlamamış görünce devam etti: “Sen çok okuyorsun ama az yaşıyorsun. Hakikatin kokusuna aşinasın ama kendisine temas etmiyorsun. İnsan okuduklarıyla aklını, yaşadıklarıyla kalbini büyütür.” Talebe o anda sustu. Çünkü hakikatin ilk dersini almıştı: Bilgi biriktirmek ayrı, hakikati tatmak ayrıdır. Bugün gençlerin yaşadığı krizin özeti de budur: Veri çok, temas yok. Bilgi çok, tecrübe yok. Söz çok, hal yok. Mevlânâ, Şems ile karşılaşınca ilmin hâle dönüştüğünü anladı ve gençlere şunu miras bıraktı: “Aklın varsa gönül yolculuğuna çık; gönlün varsa akılla onu koru.” Bu, hakikate giden üç kapının yeniden özetidir: Akıl hazırlar, Kalp idrak eder, Lütuf tamamlar. İlahi Lütuf – Gazali’nin Büyük Uzlaştırması İnsan çabalar, düşünür, arar, terler… Ama bazen hakikat, insanın adımına karşılık O’nun attığı bir adımla gelir. Mevlânâ’nın sözü burada anlam kazanır: “Sen adım attıkça yol açılır. Ama bazen yol sana adım atar.” Gazali’nin itirafı ise bu üç kapıyı birleştirir: “Kesin bilgiye akılla ulaştığımı sandım; fakat Allah kalbimi nurlandırınca hakikati gerçekten gördüm.” Gençler için mesaj şudur: Aramaktan vazgeçme. Aklınla düşün, kalbinle sez, lütufla doğrulan. Üçü birleşince hakikat artık senden ayrı bir şey değildir.  
Ekleme Tarihi: 11 Aralık 2025 -Perşembe

Hakikatin Eşiklerinde Duran Gençlere

Bugünün gençleri, tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmamış bir bilgi selinin ortasında yaşıyor. Bir yanda her soruya birkaç saniyede cevap veren yapay zekâlar, diğer yanda sosyal medyanın dip akıntılarına benzeyen hızlı tüketim kültürü…

Fakat tuhaf bir şey oluyor: Bilginin arttığı yerde hikmet azalıyor, hızın arttığı yerde derinlik kayboluyor, iletişimin çoğaldığı yerde anlam yoksullaşıyor.

Belki de bu yüzden gençlerin zihninde aynı soru yankılanıyor:

“Hakikat nedir ve ona nasıl ulaşılır?”

Bu soru modern bir krizden değil, insanlığın kadim arayışından beslenir.
Aristo’dan İbn Sînâ’ya, Hallâc’dan İbn Arabî’ye, Gazâlî’den Mevlânâ’ya kadar bütün büyük zihinler bu soruya cevap aradı. Fakat onların verdikleri cevaplar, gençlerin bugünkü sorularıyla hâlâ bire bir örtüşüyor.

Hakikat, yalnızca felsefenin değil; psikolojinin, maneviyatın, sanatın ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezindedir. Modern çağın gürültüsüne rağmen, insanın iç sesi hâlâ aynı şey için çağrı yapar:

“Kendini bil.”

Bu cümle hem Mevlânâ’nın dergâh kapısında, hem de Aristo’nun mantık kitabında dolaşır. Ama bu bilme işinin yolu tek değildir. Hakikatin üç büyük kapısı vardır: Akıl (burhan), kalp (irfan) ve ilahi lütuf (feyz).

Ve işte asıl soru tam burada başlar:

Hakikat akıl yürütmeyle mi görülür?
Kalp ile tecrübe edilerek mi tadılır?
Yoksa bütünüyle ilahi bir lütufla mı nasip olur?

Bu yazı, özellikle gençler için, bu üç sorunun izini süren bir yolculuktur.

Akıl Yürütme – Burhanın Soğuk Ama Güvenilir Işığı

Akıl… İnsanlığın evrensel dili. Matematiğin kurucusu, fiziğin kâşifi, felsefenin mimarı.
Aristo’nun kıyası, Farabi’nin düzeni, İbn Sînâ’nın burhanı… Hepsi hakikati, neden-sonuç zincirinin kırılmadığı bir akıl yürütmeyle bulmaya çalıştı.

Aklın yolu gençler için çok cezbedicidir; çünkü

  • ölçülebilir,
  • kanıtlanabilir,
  • evrenseldir.

Modern dünyanın gözünde de en güvenilir yöntem budur.
Ancak akıl, gerçeğe götüren bir kapının eşiğine kadar gelir; kapıyı açamaz.

Mevlânâ bu sınıra şöyle işaret eder:

“Akıl deniz kıyısında durur; denizin ortasına kalp yelken açar.”

İbn Sînâ da aynı itirafı yapar:

“Ben akılla Allah’ın varlığını ispat ettim; ama O’nu akılla tadamadım.”

Gençlerin “bilgi var ama huzur yok” hâlinin sebebi de buradadır.
Akıl doğruyu gösterir, ama kalbin boşluğunu doldurmaz.

Kalbin Yolu – Tasavvufî Arayışın Derin Suları

Tasavvufun bütün büyükleri, hakikatin yalnızca düşünerek değil, yaşayarak; yalnızca akıl yürüterek değil, kalbi arındırarak keşfedileceğini söyler.
Bugünün gençleri bilgiye hızla ulaşıyor, fakat içsel yolculuğu ağırdan alıyor. Modern hayatın ritmi insanı kendisinden uzaklaştırıyor:

  • bitmeyen bildirimler,
  • sürekli kıyas,
  • görünür olma baskısı,
  • dikkat dağınıklığı…

Bu gürültünün ortasında tasavvuf bize başka bir şey fısıldar:

“Hakikat dışarıda değil, içeri doğru kazıldıkça bulunur.”

Sufilerin “seyr-i enfüsî” dediği içe yolculuk tam budur.

Suyun Susturduğu Gurur

Rivayet olunur ki, Bağdat yakınlarında yaşayan genç bir talebe vardı.
İlim sahibiydi, zekiydi, söz hüneri yerindeydi. Ancak içinde gizli bir kibir taşıyordu.

Bir gün büyük bir şeyhin sohbetine katıldı. Şeyh onu görünce gülümsedi ve hiçbir şey söylemeden nehir kenarına götürdü.

Nehir berrak akıyordu.

Şeyh, talebeye:
“Bu suyun hakikatini görmek ister misin?” dedi.

Genç şaşırdı ama “Evet.” dedi.

Şeyh avucuyla suyu aldı, yavaşça talebenin yüzüne serpti:
“Evladım, sen hakikati suya bakmak sanıyorsun. Oysa hakikat, suyun sana dokunduğu andır. Su, tutulmaya gelmez; temas edilince anlaşılır.”

Talebe anlamamış görünce devam etti:
“Sen çok okuyorsun ama az yaşıyorsun. Hakikatin kokusuna aşinasın ama kendisine temas etmiyorsun. İnsan okuduklarıyla aklını, yaşadıklarıyla kalbini büyütür.”

Talebe o anda sustu. Çünkü hakikatin ilk dersini almıştı:
Bilgi biriktirmek ayrı, hakikati tatmak ayrıdır.

Bugün gençlerin yaşadığı krizin özeti de budur:
Veri çok, temas yok.
Bilgi çok, tecrübe yok.
Söz çok, hal yok.

Mevlânâ, Şems ile karşılaşınca ilmin hâle dönüştüğünü anladı ve gençlere şunu miras bıraktı:

“Aklın varsa gönül yolculuğuna çık; gönlün varsa akılla onu koru.”

Bu, hakikate giden üç kapının yeniden özetidir:

  • Akıl hazırlar,
  • Kalp idrak eder,
  • Lütuf tamamlar.

İlahi Lütuf – Gazali’nin Büyük Uzlaştırması

İnsan çabalar, düşünür, arar, terler…
Ama bazen hakikat, insanın adımına karşılık O’nun attığı bir adımla gelir.

Mevlânâ’nın sözü burada anlam kazanır:
“Sen adım attıkça yol açılır. Ama bazen yol sana adım atar.”

Gazali’nin itirafı ise bu üç kapıyı birleştirir:

“Kesin bilgiye akılla ulaştığımı sandım; fakat Allah kalbimi nurlandırınca hakikati gerçekten gördüm.”

Gençler için mesaj şudur:
Aramaktan vazgeçme.
Aklınla düşün, kalbinle sez, lütufla doğrulan.
Üçü birleşince hakikat artık senden ayrı bir şey değildir.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.