Modern çağ, insanı kalabalıkların içinde yalnızlaştıran, gürültünün ortasında sağırlaştıran bir garip devir... Sokaklar ve ekranlar dolu ama gönüller "anlam"a aç. Herkes bir şeyler anlatıyor fakat kimse kimsenin derdine derman olacak o kalbi duyuşu gerçekleştiremiyor. Bu hengamenin içinde gözden kaçırdığımız en büyük hakikat ise şu: İnsanı yıkan da ayağa kaldıran da dış dünya değil; kendi zihninde, kalbinin o gizli dehlizlerinde başlattığı sessiz süreçtir.
Geçtiğimiz hafta sonu katıldığım o feyizli tasavvuf sohbetinde, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin eserlerinde sıkça vurguladığı bir hakikat yankılandı ruhumda: Rûh-i Sultânî ve Rûh-i Hayvânî.
İnsan, her sabah aslında görünmeyen bir meydan savaşına uyanıyor. Gözlerimizi dünyaya açtığımız o ilk saniyelerde, zihnimiz günün ilk hükmünü veriyor: "Bugün çok zor olacak", "Yine aynı yükler", "Yetişmeyecek".
İşte bu ses, Rûh-i Hayvânînin (nefsin) zihnimize sızdırdığı o meşhur vesvesedir. O an farkında değilizdir ama kaderimize ilk imzayı atmışızdır. Zira niyet, kaderin tohumudur. Efendimiz (sav); "Ameller niyetlere göredir" buyururken, sadece yaptığımız işi değil, o işe başlarken kalbimizde beslediğimiz zannı da kastediyordu.
Eskiler anlatır; bir bilge zata sormuşlar: "İnsanın içinde ne vardır?" Bilge zat cevap vermiş: "İnsanın içinde biri siyah, biri beyaz iki kurt sürekli dövüşür. Biri kötülüğü, hırsı ve karamsarlığı; diğeri ise iyiliği, şükrü ve umudu temsil eder." Sormuşlar: "Peki, hangisi kazanır?" Bilge zat tebessüm etmiş: "Siz hangisini daha iyi beslerseniz o kazanır!"
İşte zihin muhafızlığı, o beyaz kurdu, yani Rûh-i Sultânîyi besleme sanatıdır. Eğer zihnini suizanla (kötü zan), endişeyle ve negatif beklentilerle beslersen, hayvani ruhun o karanlık pençesi karakterini esir alır.
Biyolojik Bir Mucize ve Hüsnüzan
Bu sadece manevi bir nasihat değil, Allah’ın bedenimize koyduğu bir nizamdır. Zihinden geçen her menfi düşünce, bedende bir "tehdit" algısı oluşturur. Kalp ritmin değişir, nefesin daralır; adeta bir "kabz" hali yaşarsın. Allah Resulü (sav) bir Hadis-i Kudsi’de Rabbimiz’in şöyle buyurduğunu müjdeler: "Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle bulur." Eğer sen güne Allah’ın rahmetinden ümit keserek, "kötü geçecek" diyerek başlarsan, kendi kehanetini yaşayan bir mahkuma dönüşürsün. Oysa bir tebessüm, bir "Elhamdülillah" veya "Rabbim ne getirirse hayırdır" teslimiyeti; biyolojik zinciri kırar, beyindeki nurani yolları açar ve rûh-i sultânîyi asli vatanı olan huzura taşır.
Unutmayalım ki; düşünceler eyleme, eylemler alışkanlığa, alışkanlıklar ise karaktere dönüşür. Mevlana Hazretleri ne güzel ihtar eder:
"Kardeşim, sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun."
Eğer zihnini bir muhafız gibi korumazsan, o zihin zamanla karamsarlık otoyolları inşa eder. Şüpheyle bakan bir göz, zamanla güvenmeyi unutan bir kalp üretir. Karakter ise insanın kaderini belirleyen o büyük pusuladır. Kader, başımıza gelenlerin ötesinde; o gelenlere karşı kalbimizin takındığı tavırdır.
Bugün toplumun "dünya bozuldu" feryadı, aslında her birimizin kendi iç dünyasındaki nizamı kaybetmesinden başka bir şey değildir. Değişim içeriden başlar. Zihninin muhafızı olmayan, hayatının da muhafızı olamaz.
Gönül kapısında edep ile nöbet tut!
Hangi niyetin içeri gireceğine, hangi zannın kalbine yerleşeceğine sen karar ver. Çünkü dünya dışarıda değil; senin zihninde başlar, kalbinde mühürlenir ve rızana göre bir kader olarak tecelli eder. Allah, hepimizi zihnini rûh-i sultânînin terbiyesine verenlerden eylesin.
