Matematiğin evrenselliğiyle övünürüz. İki kere iki, dünyanın neresine giderseniz gidin dört eder. Tokyo'da da böyledir, İstanbul'da da, Tiran'da da. Bu, insanlığın ortak aklının en saf, en tartışmasız ürünlerinden biridir. Ancak iş insanın kendisine, ruhuna ve toplumsal varlığına geldiğinde, bu netlik bir anda buğulanır. Çünkü insan, soğuk bir sayı dizisi değildir; o tarihidir, kültürüdür, inancıdır, acısıdır ve en önemlisi alışkanlıklarıdır.
Bugünlerde yapay zekâya giderek daha fazla "insan" soruları soruyoruz. "Ne yapmalıyım?", "Bu ilişkide haklı mıyım?", "Yasımı nasıl tutmalıyım?" gibi... Bir zamanlar yalnızca aile büyüklerine, bilge dostlara ya da sahasında uzman birine yöneltilen bu hayati sorular, artık algoritmaların önüne düşüyor. Ve ilginç olan şu: Bu sistemler çoğu zaman kendinden emin, düzenli ve tutarlı cevaplar veriyor. Ama asıl kritik mesele gözden kaçıyor: O cevapların hangi dünyaya, hangi değerler kümesine ait olduğu.
Algoritmik Bir "Kültürel Bagaj"
Çünkü yapay zekâ dediğimiz şey, boşlukta oluşmuş, steril bir akıl değil. Onu besleyen devasa veri yığınları var. Bu veriler ise çoğunlukla belirli toplumların düşünme biçimlerini, önceliklerini ve normlarını yansıtıyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ "herkes için" konuştuğunu iddia ederken, aslında belirli bir dünyanın dilini evrenselleştiriyor.
Örneğin, bireysellik meselesini ele alalım. Batı düşünce sisteminde bireyin kendi sınırlarını çizmesi, "hayır" diyebilmesi ve kendi mutluluğunu her şeyin önüne koyması "sağlıklı" bir davranış olarak kodlanmıştır. Yapay zekâ da size sunduğu tavsiyelerde bu bireyci merceği kullanır. Ancak bizim gibi daha kolektif, bağların kutsal sayıldığı kültürlerde; aile sorumlulukları ve fedakârlık bambaşka bir ağırlık taşır. Yapay zekâya "Yaşlı anneme bakmak kariyerimi engelliyor, ne yapmalıyım?" diye sorduğunuzda, size en rasyonel bakım evi seçeneklerini ve zaman yönetimi çizelgelerini sunabilir. Oysa o algoritma, "Cennet annelerin ayakları altındadır" düsturunun bir insanın iç dünyasındaki manevi sarsıntısını ve o "borcun" rasyonel olmayan güzelliğini ölçemez.
Yas ve Vefa: Veriye Sığmayan Duygular
Yas meselesini düşünelim. Bazı toplumlarda acı, profesyonel bir yardım eşliğinde ve sessizce yaşanması gereken bir "süreçtir". Bazı toplumlarda ise yüksek sesle, toplu dualarla, kırkı çıkarılan ritüellerle ifade edilir. Yapay zekânın "sağlıklı yas süreci" tanımı, hangi kültürün normuna göre şekilleniyor? Ya da evlilik... Bir yerde iki bireyin özgür ve geçici sözleşmesi olarak görülen evlilik, bizim coğrafyamızda iki ailenin, iki geçmişin ve iki geleceğin birleşmesi demektir. Algoritma için "verimsiz" görülen bir ilişki, bizim kültürümüzde "vefa" ve "sabır" ile bambaşka bir boyuta evrilebilir.
El-Cezerî’den Bugüne: Akıl ve Kalbin İttifakı
Bu kültürel çıkmazı anlamak için en doğru adres, tarihimizin kendi içindedir. 12. yüzyılda Cizre’de yaşayan El-Cezerî, su saatlerinden müzik çalan robotlara kadar yüzlerce mekanik düzenek tasarladı. Bugünün gözüyle bunlar birer mühendislik harikasıdır. Ancak Cezerî için bu icatlar salt teknik bir merakın ürünü değildi. O, bilgiyi bir ibadet, aklı ise Allah’ın kainata yerleştirdiği düzeni okuma aracı olarak görüyordu.
Kur'ân-ı Kerîm’in "Akletmiyor musunuz?", "İbret almıyor musunuz?" hitapları, aklı sadece hesap yapan bir makineye değil, hikmeti arayan bir pusulaya dönüştürür. İslam medeniyetinde akıl, kalpten ve vicdandan kopuk bir güç değildir. Cezerî’nin makineleri suyla çalışıyordu; peki bizim bugün kullandığımız "dijital akıl" hangi değerin suyuyla besleniyor?
Kendi Pusulamızı İnşa Etmek
Asıl mesele şu: Biz yapay zekâyı tarafsız bir hakem gibi görmeye meyilliyiz. Oysa o, görünmez bir "kültürel sömürgecilik" riski taşıyor. Eğer bu yönlendirmeler kendi kültürel bağlamımızdan kopuksa, insanı farkında olmadan kendi değerleriyle, ailesiyle ve toplumuyla gizli bir çatışmaya sürükleyebilir.
Yapay zekâyı bir "otorite" değil, bir "araç" olarak konumlandırmalıyız. Ondan gelen cevabı nihai hakikat değil, bir perspektif olarak görmeliyiz. Ama daha da önemlisi; kendi dil modellerimizi, kendi değerlerimizi, tasavvufumuzun hoşgörüsünü ve Anadolu’nun ferasetini içeren kendi veri setlerimizi inşa etmeliyiz. Bir yapay zekâ, bir Yunus Emre’nin "yaratılanı severiz yaratandan ötürü" felsefesini de en az "kişisel haklar" kadar iyi bilmelidir.
Matematikte tek bir doğru olabilir ama insan söz konusu olduğunda doğrular çoğullaşır, renklenir ve derinleşir. Yapay zekâ bu çoğulluğu bir gün anlayabilir mi, bu bir tartışma konusu. Ama bizim onu ne kadar sorguladığımız ve kendi kültürel pusulamızı ne kadar koruduğumuz, işte asıl hikâye burada başlıyor. Akıl, ancak kalple mühürlendiğinde bizi "biz" yapan cevaplara ulaştırır.
Sonuç olarak, yapay zekâya yönelttiğimiz sorular aslında kendimize tuttuğumuz bir aynadır; oradan gelen cevaplar ise mutlak doğrular değil, belirli bir aklın süzgecinden geçmiş önerilerdir. Bu yüzden her cevabı kendi değerlerimiz, inançlarımız ve hayat tecrübemizle tartmalı; bize uyanı alıp uymayanı sorgulamayı bilmeliyiz. Yapay zekâdan istifade edelim ama onu irademizin ve vicdanımızın önüne koymayalım. Çünkü insanı insan yapan şey, sadece doğruyu bulmak değil; o doğruyu hangi anlamla, hangi niyetle ve hangi kalple taşıdığıdır.
