Nietzsche Mevlana’yı Neden Anlayamazdı?
Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini iddia ederken onu fark edilmez zincirlerle kuşattı. Bugün insan, aklını putlaştırdığı; benliğini merkeze aldığı; kalbi, sabrı ve hikmeti ise tali gördüğü bir düşünce ikliminde yaşamaya zorlanıyor. Bize sürekli “kendin ol”, “güçlü ol”, “öne geç”, “hak ettiğini hemen al” deniliyor. Ancak bu telkinlerin ardında, insanı içten içe parçalayan büyük bir yanılgı gizli: İnsanı yalnızca akla ve güce indirgeyen bir dünya tasavvuru.
Oysa Anadolu irfanı, insanı ne sadece akılla ne de yalnızca güçle tanımlar. Bizim medeniyetimiz, akıl–kalp–sabır dengesini merkeze alan bir insan anlayışı inşa etmiştir. Bugün yaşadığımız zihinsel ve ruhsal bunalım, işte bu dengenin bozulmasının doğal bir sonucudur.
İnsanı İkiye Bölenlerin Büyük Yanılgısı
Modern düşünce, insanı çoğu zaman keskin ayrımlar üzerinden tanımlar: Güçlüler ve zayıflar, kazananlar ve kaybedenler, önde olanlar ve geride kalanlar. Hayat, adeta sürekli bir rekabet alanı; insanlar ise birbirinin rakibi olarak konumlandırılır. Bu anlayışa göre güçlü olan, iradesini dayatabilen; zayıf olan ise uyum sağlayan, bekleyen ve sabreden kişidir.
Ne var ki bu bakış, insanı sadece biyolojik ve psikolojik bir varlık olarak ele alır. Ruh, vicdan ve merhamet bu tabloda ya yok sayılır ya da birer zaaf olarak görülür. Oysa insan, yalnızca almak ve hükmetmek için yaratılmamıştır. İnsan, anlam arayan, bağ kuran, sorumluluk taşıyan bir varlıktır.
Bizim irfan geleneğimiz, gücü tahakkümde değil; dengede, adalette ve tevazuda arar. Güçlü olmak, başkasını ezmek değil; nefsini terbiye edebilmektir. Bu yönüyle Anadolu irfanı, insanı ikiye bölen değil; insanı kendisiyle barıştıran bir anlayış sunar.
“Ben” Merkezli Hayat mı, “Biz” Bilinci mi?
Modern insan, kendisini merkeze almayı özgürlük zanneder. Toplumsal bağlar, sorumluluklar ve fedakârlıklar çoğu zaman “yük” olarak algılanır. Başkası için yaşamak, geri kalmışlık; paylaşmak ise güç kaybı gibi sunulur. Böyle bir dünyada insan, yükseldikçe yalnızlaşır; kazandıkça içten içe eksilir.
Oysa bizim medeniyetimiz, insanı “ben”in dar hapishanesinden çıkarıp “biz”in geniş ufkuyla tanıştırır. Mevlana’nın insan anlayışında güç; yalnız kalabilmekte değil, başkasıyla birlikte var olabilmektedir. Bir başkasının derdiyle dertlenmek, insanı küçültmez; bilakis büyütür.
Bir mumun başka bir mumu yakmakla ışığından bir şey kaybetmemesi gibi, insan da paylaştıkça eksilmez. Modern bireycilik bunu anlamakta zorlanır; çünkü gücü sadece sahip olmakta ve üstün gelmekte arar. Oysa hakiki güç, insanın kendi benliğini aşabilmesidir.
Akıl Tek Başına Yeter mi?
Çağımızda en çok tekrarlanan cümlelerden biri şudur: “Aklını kullan.” Ancak bu akıl, çoğu zaman vicdandan ve merhametten arındırılmış bir hesap makinesine dönüşmüştür. Kar–zarar dengesi, fayda analizi ve kişisel çıkar, aklın yegâne ölçütü hâline gelmiştir. Kalp devre dışı bırakıldığında, akıl en büyük adaletsizlikleri bile meşrulaştırabilir.
Bizim irfan geleneğimiz ise “akl-ı selim” kavramını merkeze alır. Bu, vicdanla temas hâlindeki akıldır. Aklın kalple buluştuğu yerde hikmet doğar. Sadece bilen değil, anlayan bir insan modeli ortaya çıkar.
Bir yetimin başını okşarken hissedilen güç, hiçbir tahakküm biçimiyle ölçülemez. Çünkü bu güç, kalpten beslenir. Akıl bir şeyi kavrar; kalp ise ona anlam kazandırır. İşte bu yüzden, akıl ve kalbin izdivacı olmadan kurulan her medeniyet eksik kalmaya mahkûmdur.
Sabır: Yanlış Anlaşılan Büyük Erdem
Sabır, modern dünyada çoğu zaman pasiflik ve boyun eğişle eş tutulur. Oysa sabır, hareketsizlik değil; vaktini bilen bir iradedir. Acelecilik, güç sanılırken; sabır küçümsenir. Hâlbuki sabır, öfkeye yenilmeyen aklın ve umudunu yitirmeyen kalbin ortak ürünüdür.
Anadolu irfanında sabır, insanı olgunlaştıran bir süreçtir. Beklemek değil; hazırlanmak demektir. Mevlana’nın ifadesiyle sabır, genişliğe açılan bir anahtardır. Aceleci tutkular çabuk söner; sabırla yoğrulan işler ise kalıcı olur.
Bugün insanın tükenmişliğinin temelinde, her şeyi hemen istemesi yatmaktadır. Sabırdan kopmuş bir hayat, derinlik üretemez.
Acı, Sevgi ve Hakikat
Modern bakış açısı, acıyı çoğu zaman aşılması gereken bir engel olarak görür. Oysa irfan geleneğimizde acı, insanı arındıran bir eşiktir. Acı, egoyu büyütmez; egoyu eritir. İnsan, acıdan kaçtıkça sığlaşır; acıyla yüzleştikçe derinleşir.
Sevgi ise bu yolculuğun merkezindedir. Sevgi, bir bağımlılık değil; insanı insan yapan en temel hakikattir. Akıl, belli bir noktaya kadar yol alabilir; fakat sevgi, aklın tıkandığı yerde insanı sonsuzluğa taşır.
Bugün insanlık, parçalanmış bir zihinle huzur arıyor. Akıl kalpten, tutku sabırdan, birey toplumdan kopmuş durumda. Oysa çözüm, yeni bir icat değil; kadim bir hatırlayıştır.
Yarın, sadece aklın soğuk koridorlarında değil; akıl ve kalbin birlikte attığı gönül bahçelerinde kurulacaktır. Biz, parçalayan anlayışlara karşı birleştiren irfanı; tahakküme karşı tevazuyu; aceleci hırslara karşı sabrın sükûnetini savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü bu toprakların hakikati, insanı eksilten değil; insanı tamamlayan bir medeniyet tasavvurudur.
Rabbimiz, aklımızı kalbimizin nuruyla aydınlat, kalbimizi hikmetle diri tut. Bizi benliğin dar zindanından çıkarıp merhametin ve adaletin geniş ufkuna eriştir. Sabırla yoğrulmuş bir irade, sevgiyle kurulmuş bir dünya inşa edebilmeyi bizlere nasip eyle. Amin
