MEHMET SÖNERCAN
Köşe Yazarı
MEHMET SÖNERCAN
 

Gaziantep’in Manevi Muhafızları ve Hikmetli Büyükleri

Sahabe Ruhu, Şehir Hafızası ve Varlığın Birliği Bazı şehirler vardır; taşla değil, şahitlikle kurulur. Bazı şehirlerin tapusu tapu sicilinde değil, gönül defterinde yazılıdır. Gaziantep işte böyle bir şehirdir. Bu şehir, sadece bir kale etrafında büyümüş bir yerleşim değildir; o, “Kün” emrinin Anadolu’daki yankılarından biri, varlığın birliğinin taşta, suda, kelamda ve insanda tecelli ettiği kadim bir eşiktir. Vahdet-i Vücud nazarında şehirler de insanlar gibidir: Doğar, olgunlaşır, imtihanlardan geçer ve bir “hâl” kazanır. Gaziantep’in hâli, şehadetle yoğrulmuş hikmettir. Arza Düşen İlk Cemre: Sahabe Ruhu ve Şehrin Doğuşu Tasavvufta cemre, sadece baharın habercisi değildir; donmuş olanın çözülmesi, katılaşmış kalbin yeniden akmaya başlamasıdır. Gaziantep’e düşen ilk cemre, sahabe ruhudur. Hz. Ökkeşiye ve Seydi Vakkas… Bu isimler birer tarih notu değil; şehrin manevi mihenk taşlarıdır. Vahdet-i Vücud perspektifinden bakıldığında sahabe, “ben”den vazgeçip “O”nda fani olmuş insan tipidir. Onlar fethe toprak için değil, hakikatin görünür olması için geldiler. Hz. Ökkeşiye’nin makamına doğru yürürken hissedilen o derin sükût, aslında bir sesleniştir: “Varlık iddian ne kadar azsa, hakikate o kadar yakınsın.” Gaziantep’in burçlarında yankılanan ezan, sadece bir çağrı değildir; aklı kalbin emrine çağıran ilahi bir davettir. Bu şehirde fetih, kılıçtan önce kalpte gerçekleşmiştir. Bu yüzden Gaziantep, bir sınır şehri değil; iki âlemin birleştiği bir menzildir. Taşın Zikri ve Mimari Hikmet: Şeyh Fethullah’ın Sessiz Dersi İbnü’l-Arabî, bu âlemi “hayal” olarak tarif eder. Ama bu hayal, boş bir görüntü değil; mana denizinin katılaşmış hâlidir. Gaziantep’te bu hakikatin en berrak göründüğü mekânlardan biri Şeyh Fethullah Külliyesi’dir. Şeyh Fethullah, taş üstüne taş koyarken bir şehir planlamacısı değil; bir kalp mimarı gibi davranmıştır. Külliye; camisiyle, medresesiyle, zaviyesiyle bir bütündür. Bu bütünlük, insanın iç dünyasındaki dengeyi yansıtır: Akıl – Kalp – Nefis. Kasteller, livaslar, yer altından sessizce akan sular… Bu şehirde su bile vahdeti öğretir. Su tektir ama her kastelde farklı bir surette görünür. Feyz de böyledir. Kaynağı birdir, tecellisi çoktur. Dar sokaklarda yürürken gördüğümüz her kemer, her kapı, her taş süsleme; Allah’ın isimlerinin şehirdeki nakışları gibidir. Gaziantep’te mimari, eylem hâlinde tevhiddir. İlimden İrfana Köprü: Mütercim Âsım ve Kelamın Hikmeti Vahdet-i Vücud’un merkezinde “kelime” vardır. Çünkü varlık, ilahi kelamın görünür hâlidir. Gaziantep’in yetiştirdiği en büyük ilim ve irfan köprülerinden biri olan Mütercim Âsım Efendi, kelimelerin izini sürerken aslında Mutlak Kelam’a yaklaşmıştır. Kamus-ı Okyanus, sadece bir sözlük değildir. O eser, aklın nereye kadar derinleşebileceğinin ispatıdır. Ama Âsım Efendi’yi büyük kılan şey, aklı kalpten ayırmamış olmasıdır. Onun Antep’ten İstanbul’a uzanan yolculuğu, dışarıdan bakıldığında bir ilim seyahati; içeriden bakıldığında ise nefsin hicretidir. Bugün veri çağında yaşıyoruz. Bilgi her yerde. Ama hikmet yoksa, bilginin de vücudu yoktur. Kalbin imbiğinden geçmeyen bilgi, sayısal bir yığından ibarettir. Mütercim Âsım, bize hâlâ şunu fısıldar: “Kelime sorumluluktur; sınır değil.” Son Devir Gönül Sultanları Bir şehrin asıl muhafızları, surlarda nöbet tutanlar değil; gönülleri ayakta tutanlardır. Gaziantep’in yakın dönem manevi hafızasında Mehmet Emin Er, Adil Özberk ve Ahmet Ziylan gibi isimler, Vahdet-i Vücud’u kitap raflarından çıkarıp hayatın ortasına taşıdılar. Onlar için tasavvuf, soyut bir teori değil; çarşıda dürüstlük, sofrada bereket, insan ilişkilerinde merhametti. Adil Özberk Hoca’nın vakarı, Ahmet Ziylan’ın hikmetli susuşu, Mehmet Emin Er’in kuşatıcı dili… Hepsi aynı hakikatin farklı yüzleriydi. Kimseyi dışlamadan, herkesi “bir”in parçası olarak gördüler. Onlar “ibnü’l-vakt” idiler. Anı yaşarken anı aşabilenler… Gaziantep’in sokaklarında yürürken, bir esnafın terazisinde, bir yaşlının duasında, bir gencin arayışında hakikatin izini sürdüler. Gençlere Kalan Miras: Eşikler Şehri Gaziantep Bugün yapay zekânın, hızın ve yüzeyselliğin hüküm sürdüğü bir çağdayız. Gençler çok şey biliyor ama nerede duracaklarını bilmiyorlar. İşte Gaziantep’in manevi büyükleri, bize hâlâ geçerli bir pusula sunuyor: Tevekkül ve Müşahede. Bu şehir, gençlere hâlâ eşikler sunuyor. Kapılar açık. Ama geçmek cesaret istiyor. Gaziantep’in manevi muhafızları bize şunu öğretti: Varlık birdir. İnsan kıymetlidir. Şehir bir emanettir. Ve hakikat, hâlâ arayanını bulur.
Ekleme Tarihi: 21 Ocak 2026 -Çarşamba

Gaziantep’in Manevi Muhafızları ve Hikmetli Büyükleri

Sahabe Ruhu, Şehir Hafızası ve Varlığın Birliği

Bazı şehirler vardır; taşla değil, şahitlikle kurulur.
Bazı şehirlerin tapusu tapu sicilinde değil, gönül defterinde yazılıdır.
Gaziantep işte böyle bir şehirdir.

Bu şehir, sadece bir kale etrafında büyümüş bir yerleşim değildir; o, “Kün” emrinin Anadolu’daki yankılarından biri, varlığın birliğinin taşta, suda, kelamda ve insanda tecelli ettiği kadim bir eşiktir. Vahdet-i Vücud nazarında şehirler de insanlar gibidir: Doğar, olgunlaşır, imtihanlardan geçer ve bir “hâl” kazanır. Gaziantep’in hâli, şehadetle yoğrulmuş hikmettir.

Arza Düşen İlk Cemre: Sahabe Ruhu ve Şehrin Doğuşu

Tasavvufta cemre, sadece baharın habercisi değildir; donmuş olanın çözülmesi, katılaşmış kalbin yeniden akmaya başlamasıdır. Gaziantep’e düşen ilk cemre, sahabe ruhudur.

Hz. Ökkeşiye ve Seydi Vakkas…
Bu isimler birer tarih notu değil; şehrin manevi mihenk taşlarıdır. Vahdet-i Vücud perspektifinden bakıldığında sahabe, “ben”den vazgeçip “O”nda fani olmuş insan tipidir. Onlar fethe toprak için değil, hakikatin görünür olması için geldiler.

Hz. Ökkeşiye’nin makamına doğru yürürken hissedilen o derin sükût, aslında bir sesleniştir:

“Varlık iddian ne kadar azsa, hakikate o kadar yakınsın.”

Gaziantep’in burçlarında yankılanan ezan, sadece bir çağrı değildir; aklı kalbin emrine çağıran ilahi bir davettir. Bu şehirde fetih, kılıçtan önce kalpte gerçekleşmiştir. Bu yüzden Gaziantep, bir sınır şehri değil; iki âlemin birleştiği bir menzildir.

Taşın Zikri ve Mimari Hikmet: Şeyh Fethullah’ın Sessiz Dersi

İbnü’l-Arabî, bu âlemi “hayal” olarak tarif eder. Ama bu hayal, boş bir görüntü değil; mana denizinin katılaşmış hâlidir. Gaziantep’te bu hakikatin en berrak göründüğü mekânlardan biri Şeyh Fethullah Külliyesi’dir.

Şeyh Fethullah, taş üstüne taş koyarken bir şehir planlamacısı değil; bir kalp mimarı gibi davranmıştır. Külliye; camisiyle, medresesiyle, zaviyesiyle bir bütündür. Bu bütünlük, insanın iç dünyasındaki dengeyi yansıtır:
Akıl – Kalp – Nefis.

Kasteller, livaslar, yer altından sessizce akan sular…
Bu şehirde su bile vahdeti öğretir. Su tektir ama her kastelde farklı bir surette görünür. Feyz de böyledir. Kaynağı birdir, tecellisi çoktur.

Dar sokaklarda yürürken gördüğümüz her kemer, her kapı, her taş süsleme; Allah’ın isimlerinin şehirdeki nakışları gibidir. Gaziantep’te mimari, eylem hâlinde tevhiddir.

İlimden İrfana Köprü: Mütercim Âsım ve Kelamın Hikmeti

Vahdet-i Vücud’un merkezinde “kelime” vardır. Çünkü varlık, ilahi kelamın görünür hâlidir. Gaziantep’in yetiştirdiği en büyük ilim ve irfan köprülerinden biri olan Mütercim Âsım Efendi, kelimelerin izini sürerken aslında Mutlak Kelam’a yaklaşmıştır.

Kamus-ı Okyanus, sadece bir sözlük değildir. O eser, aklın nereye kadar derinleşebileceğinin ispatıdır. Ama Âsım Efendi’yi büyük kılan şey, aklı kalpten ayırmamış olmasıdır.

Onun Antep’ten İstanbul’a uzanan yolculuğu, dışarıdan bakıldığında bir ilim seyahati; içeriden bakıldığında ise nefsin hicretidir.

Bugün veri çağında yaşıyoruz. Bilgi her yerde. Ama hikmet yoksa, bilginin de vücudu yoktur. Kalbin imbiğinden geçmeyen bilgi, sayısal bir yığından ibarettir. Mütercim Âsım, bize hâlâ şunu fısıldar:

“Kelime sorumluluktur; sınır değil.”

Son Devir Gönül Sultanları

Bir şehrin asıl muhafızları, surlarda nöbet tutanlar değil; gönülleri ayakta tutanlardır. Gaziantep’in yakın dönem manevi hafızasında Mehmet Emin Er, Adil Özberk ve Ahmet Ziylan gibi isimler, Vahdet-i Vücud’u kitap raflarından çıkarıp hayatın ortasına taşıdılar.

Onlar için tasavvuf, soyut bir teori değil;
çarşıda dürüstlük,
sofrada bereket,
insan ilişkilerinde merhametti.

Adil Özberk Hoca’nın vakarı, Ahmet Ziylan’ın hikmetli susuşu, Mehmet Emin Er’in kuşatıcı dili… Hepsi aynı hakikatin farklı yüzleriydi. Kimseyi dışlamadan, herkesi “bir”in parçası olarak gördüler.

Onlar “ibnü’l-vakt” idiler. Anı yaşarken anı aşabilenler…
Gaziantep’in sokaklarında yürürken, bir esnafın terazisinde, bir yaşlının duasında, bir gencin arayışında hakikatin izini sürdüler.

Gençlere Kalan Miras: Eşikler Şehri Gaziantep

Bugün yapay zekânın, hızın ve yüzeyselliğin hüküm sürdüğü bir çağdayız. Gençler çok şey biliyor ama nerede duracaklarını bilmiyorlar. İşte Gaziantep’in manevi büyükleri, bize hâlâ geçerli bir pusula sunuyor:
Tevekkül ve Müşahede.

Bu şehir, gençlere hâlâ eşikler sunuyor.
Kapılar açık.
Ama geçmek cesaret istiyor.

Gaziantep’in manevi muhafızları bize şunu öğretti:
Varlık birdir.
İnsan kıymetlidir.
Şehir bir emanettir.

Ve hakikat, hâlâ arayanını bulur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.