İnsan bazen neden durduk yere hüzünlendiğini, neden bazı cümleleri duyar duymaz içinin sızladığını, neden bazı anılara hâlâ dayanamadığını açıklayamaz. Zaman geçmiş, olay bitmiş, insanlar gitmiştir ama kalpte bir şey yerli yerinde durmaz. Modern dil buna “travma” diyor. Tasavvuf ise çok daha kadim ve derin bir kelimeyle yaklaşır meseleye: yarım kalmışlık.
İbn Arabî’ye göre insan kalbi, yaşanan her hâdiseyi olduğu gibi kaydetmez; anlamlandıramadığını yarım bırakır. İşte travma dediğimiz şey, kalbin tamamlayamadığı bir tecrübedir. Ne bütünüyle reddedilmiştir ne de içine alınabilmiştir. Orada, kalbin bir kıyısında bekler.
Bugün psikoloji kitaplarında uzun uzun anlatılan birçok kavram, aslında asırlardır insanın iç dünyasında bilinen hakikatlerin modern tercümeleridir. Travma da bunlardan biridir. Ancak modern çağın farkı şudur: Travmayı genellikle “onarılması gereken bir bozukluk” gibi ele alır. Tasavvuf ise travmayı, insanın hakikat yolculuğunda bir durak olarak görür.
Çünkü kalp, başına gelen her şeyi aynı anda hazmedemez.
Kalbin Sindiremediği Hakikat
Her insanın hayatında “keşke olmasaydı” dediği anlar vardır. Bir kayıp, bir ihmal, bir terk ediliş, bir haksızlık… Bazen de çocuk yaşta yaşanmış ve anlamlandırılamamış bir suskunluk. İşte kalp, bu tür anları hemen içine alamaz. Zihnimiz unuttuğunu zanneder; fakat kalp unutmamıştır. Sadece beklemeye almıştır.
İbn Arabî’nin yaklaşımı burada çarpıcıdır: Kalp, hakikati bir anda taşıyamaz. Hakikat ağırdır. O yüzden bazı yaşantılar, kalbin yükünü aşar ve yarım kalır. Bu yarım kalmışlık, yıllar sonra bir cümlede, bir bakışta, bir ses tonunda kendini hatırlatır.
Modern insan bunu çoğu zaman “zayıflık” sanır. “Hâlâ mı etkileniyorsun?” denir. Oysa mesele zayıflık değildir; kalbin henüz tamamlayamadığı bir anlam vardır.
Travma, kalbin sustuğu yer değil; konuşmayı ertelediği yerdir.
Bastırmak mı, Tamamlamak mı?
Bugünün dünyasında acıyla baş etmenin en yaygın yolu bastırmaktır. “Geçti artık”, “takılma”, “önüne bak” gibi cümleler, iyi niyetli ama yüzeyseldir. Bastırılan her şey, başka bir yerden geri döner. Çünkü kalp, kendisine ait olanı geri ister.
İbn Arabî’ye göre insan, kalbini dinlemediği sürece nefsini iyileştiremez. Travma da tam bu noktada karşımıza çıkar: Kalbin duyulmamış talebi olarak.
Tasavvufun önerdiği şey, acının etrafından dolanmak değil; onunla edep üzere karşılaşmaktır. Ne dramatize ederek büyütmek ne de inkâr ederek küçültmek… Travma, ne düşmandır ne de kimliğimizin tamamıdır. O, yolculuğun bir parçasıdır.
Kalp, ancak anlaşıldığında tamamlanır.
Yarım Kalan Hikâyeler
Hepimizin içinde yarım kalmış hikâyeler vardır. Söylenememiş sözler, tutulamamış yaslar, vedası yapılamamış ayrılıklar… Bunlar insanın iç dünyasında düğüm olur. Zaman geçer ama düğüm çözülmez.
İbn Arabî’nin kalp anlayışında bu düğümler, insanın Hak ile ilişkisini de etkiler. Çünkü kalp sadece duyguların değil, mana idrakinin merkezidir. Kalbi yarım olanın idraki de yarımdır. O yüzden travma, sadece psikolojik değil; varoluşsal bir meseledir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar çok dindar oldukları hâlde huzursuz, çok bilgili oldukları hâlde yorgundur. Kalp yarım kalmıştır; bilgi tamamlamaz.
Travma Bir Engel mi, Bir Kapı mı?
Tasavvuf, her hâli bir imkân olarak görür. Acıyı bile. İbn Arabî’ye göre insanı olgunlaştıran şey, başına gelenler değil; onlarla kurduğu ilişkidir. Travma, eğer inkâr edilirse zincire dönüşür; eğer anlamlandırılırsa kapı olur.
Bu kapıdan geçen herkes aynı yere varmaz. Kimisi öfkeye, kimisi kabuğuna çekilmeye, kimisi merhamete ulaşır. Ama şurası kesindir: Travmayla yüzleşmeden derinleşmek mümkün değildir.
Kalbin yarım kaldığı yer, aynı zamanda derinleşmenin başladığı yerdir.
Tamamlanmak, Unutmak Değildir
Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Travmanın tamamlanması, onu unutmak demek değildir. Aksine, onu yerli yerine koyabilmektir. Hatıra kalır ama hükmü kalmaz. Acı vardır ama kimliği yönetmez.
Tasavvuf diliyle söylersek: Hâl, makam olmaz.
İbn Arabî’nin öğrettiği şey, insanın kalbiyle barışmasıdır. Kalbin kırıldığı yerden utanmaması, kendine kızmaması, “niye hâlâ böyleyim” dememesi… Çünkü kalp acele sevmez, acele iyileşmez.
Bugünün İnsanı ve Kalbin Yorgunluğu
Modern insanın en büyük yorgunluğu, hızdır. Her şey hızla geçmeli, iyileşme de hızlı olmalı sanılır. Oysa kalp, zamansızdır. Onun takvimi başkadır. Kalp, hazır olmadan tamamlanmaz.
Belki de bu yüzden çağımızda bu kadar çok “anlam yorgunu” insan var. Travmalar bastırılıyor ama kalpler dinlenmiyor. Konuşuluyor ama duyulmuyor. Anlatılıyor ama anlaşılmıyor.
İbn Arabî’nin çağları aşan sesi burada hâlâ geçerlidir: Kalp, kendisine ait olanla yüzleşmeden huzur bulmaz.
Son Söz Yerine
Belki de travmayı bir kusur gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Onu bir işaret, bir davet olarak okumalıyız. Kalbin “burada dur, bak, anla” dediği yer olarak…
Çünkü insan, en çok yarım kaldığı yerden olgunlaşır. Kalp, en çok kırıldığı yerden derinleşir. Ve bazen insan, ancak eksikliğini kabul ettiğinde bütünleşir.
Travma, kalbin suskunluğu değil; hakikate çağrısıdır.