İncinmemenin Kadim Reçetesi
Bugün insanın diliyle kalbi arasında görünmez bir mesafe oluştu. Herkes iyi niyetli konuşuyor ama yorgun. Herkes ilişkilerden söz ediyor ama savunmada. En çok duyduğumuz cümle ise artık neredeyse bir refleks hâline geldi: “Sınır koymayı öğrenmelisin.”
Bu cümle, çağımızın ruh hâlini ele veriyor. Çünkü insan, ilk kez bu kadar yakın, ilk kez bu kadar açık ve ilk kez bu kadar korunmasız. Sosyal ilişkiler arttıkça temas çoğaldı; temas çoğaldıkça incinme derinleşti. Kalp, her temasla biraz daha yoruldu.
Amerikalı psikologlar Henry Cloud ve John Townsend’ın kaleme aldığı Sınırlar kitabının bu kadar ilgi görmesi tesadüf değil. Kitap, modern insanın tükenmişliğini doğru teşhis ediyor: Ölçüsüz talepler, belirsiz beklentiler ve duygusal istismar… İnsan, kendini korumayı bilmezse tükeniyor. Bu doğru.
Yanlış olan, çözümün yalnızca duvar örmek olduğu zannı.
Çünkü insanlık, incinmeyi bugünün problemi olarak yaşamadı. Kalp, asırlardır kırılıyor. İnsan, asırlardır hayal kırıklığına uğruyor. O hâlde sormak gerekir: Bizim medeniyetimiz bu meseleyle nasıl yüzleşti? Duvar mı ördü, yoksa insanı mı olgunlaştırdı?
Ölçüsüz Yakınlık: Kalbin Aklı Susturduğu Yer
Bizi en çok yoran şey, çoğu zaman başkalarının kusuru değildir. Asıl yoran, o kusura verdiğimiz ölçüsüz yakınlıktır. Kalbin hızlıca bağlanması, aklın muhasebesini susturduğunda sevgi, fark etmeden tükenmişliğe dönüşür.
Kalp, sevgi için yaratılmıştır. Merhamet, fedakârlık, şefkat ve bağ kurma kapasitesi onun en kıymetli tarafıdır. Kalbi kapatmak, insanın kendini inkâr etmesi demektir. İslam ahlakı kalbi asla kapatmayı önermez.
Ancak kalbin bir zayıflığı vardır: Ölçüyü sevmez. Coşar, taşar, verir. İşte tam bu noktada akıl devreye girer. Akıl, kalbi susturmak için değil; onu korumak için vardır.
Akıl; ölçüdür, muhasebedir, yönetimdir. Kime ne kadar yaklaşılacağını, nerede durulacağını, hangi beklentinin makul olduğunu akıl tayin eder. Sevginin istismara, yakınlığın ise tükenmişliğe dönüşmesini engelleyen tek güç budur.
Bizim medeniyetimiz, bu dengeyi “sınır” adı verilen dışsal bir duvarla değil; hak ve sorumluluk bilinciyle kurar. İlişkiler, baştan bu denge üzerine inşa edilir.
Hudûdullah: Yasak Değil, Emniyet
Bu dengenin üst çatısını oluşturan kavram Hudûdullahtır. Hudûdullah, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi sadece bir yasaklar listesi değildir. Aksine, insanı koruyan ilahi bir emniyet hattıdır.
Bu sınırlar; canı, malı, onuru, zamanı, emeği ve kalbi muhafaza eder. İnsanı daraltmak için değil; dağılmasını önlemek için vardır. Aklın görevi ise bu emniyet hattını fark etmek ve ona riayet etmektir.
Hudûdullah bilinci olan insan, ne kendini feda eder ne de başkasını merkeze koyar. Her ilişkiyi “hak” ve “sorumluluk” terazisinde tartar. Böylece ölçüsüz yakınlık tuzağına düşmez.
Birine değer verirken kalbine danışır; ama ne kadar yaklaşacağına, ne kadar fedakârlık yapacağına aklıyla karar verir.
İncinmemenin Gerçek Yolu: Kemâl
İslam, incinmemenin yolunu dış dünyayı kontrol etmekte değil; iç dünyayı olgunlaştırmakta arar. Bu olgunluğun adı kemâldir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin meşhur dizesi bu hakikati sarsıcı bir açıklıkla ortaya koyar:
“İncinen incitenden. Kemâl’de noksan imiş.”
Bu cümle rahatsız edicidir. Çünkü suçu bütünüyle karşı tarafa yüklememize izin vermez. Sorumluluğu bize iade eder. Şunu söyler: Seni incitenin kusuru olabilir; fakat seni yıkan, o kusurun sende bulduğu karşılıktır.
Olgunluk arttıkça, başkasının hatası insanı yıkmaz. Sadece bir hakikat bilgisi olarak yerini alır. Olan biten, kişiliğe değil; gerçeğe dair bir veri hâline gelir.
İbn Arabî: Herkes Kendi Mertebesinde
Şeyh-i Ekber İbn Arabî, varlığa bakarken insana büyük bir ferahlık kazandırır. Der ki: Herkes, bulunduğu mertebenin gereğini yapar.
Bu bakış, insanı olayları kişiselleştirmekten kurtarır. Başkasının kusurlu davranışı, çoğu zaman bizim değerimizle değil; onun idrak seviyesiyle ilgilidir. Akıl, bu ayrımı yapabildiğinde kalp daha az yaralanır.
Gençlere düşen en önemli görevlerden biri budur: Haksızlıkla karşılaştığında hemen duygunun içine gömülmemek. Bir adım geri çekilip akılla sormak: Bu davranış, gerçekten bana mı dair; yoksa onun sınırlılığına mı?
Bu soru, incinmenin şiddetini ciddi biçimde azaltır.
İsar Ahlakı: Ölçülü Fedakârlık
Her “hayır” demek erdem değildir. Bazen erdem, isar ahlakıyla fedakârlık yapabilmektir. Ancak bu fedakârlık, bilinçsiz bir tükeniş değildir.
İsar, insanın kendisi muhtaçken başkasını tercih etmesidir. Ama bu tercih, aklın çizdiği sınırlar içinde gerçekleşir. Aklın onaylamadığı fedakârlık, zamanla kırgınlık üretir.
Mevlânâ’nın Mesnevi’sindeki ceviz hikâyesi bunu anlatır: Değer, verilen şeyde değil; o şeyi verirken çekilen zahmette, taşınan niyette ve hissedilen samimiyettedir.
İnsanlara verdiğiniz değeri, ne kadar çok verdiğinizle değil; ne kadar bilinçle verdiğinizle ölçün.
Duvar Değil, Derinlik
Modern dünyanın “sınır koy” çağrısı bir savunma refleksidir. Bizim medeniyetimizin sunduğu akıl–kalp dengesi ise bir inşa çağrısıdır.
İncinmemenin yolu dünyaya duvar örmekten değil; özünü derinleştirmekten geçer. Beklentiyi insanlardan çekip Allah’a yöneltmekten geçer. Kalbi merhametle açık tutarken, aklı filtre olarak kullanmaktan geçer.
Köklerinden beslenen insan, fırtınalarda savrulmaz. Ölçüsüz yakınlıktan uzak durur. Ne kendini tüketir ne de kalbini kapatır.
İşte bu, özüne dönen insanın incinmeme sanatıdır.