Umre, aklın teslimiyetle yoğrulduğu, bedenin ise bu teslimiyeti adımlarla ikrar ettiği çok boyutlu bir arınma mektebidir. Bu kutlu yolculuk zahirde Harem-i Şerif’in kalbinde tavaf ve sa’y ile başlasa da ruhu, hacıların ayak izlerini takip ederek Arafat, Müzdelife ve Mina’nın sırrına uzanır.
Tavaf, mutlak merkezde ve vahdet ufkunda fenâ bulmak; Sa’y, kesretin ve hayat mücadelesinin ortasında kul olmanın sorumluluğunu kuşanmaktır. Kafilemizin 33 canı ile Harem-i Şerif’in mermerlerinden çölün bağrındaki kutlu menzillere attığımız her adım, bizi sadece fiziki tepecikler veya taş yapılar arasında değil; insanlık tarihinin fıtrat kodları arasında gezdirdi.
KÂBE’NİN ÇEKİM ALANINDA ERİMEK
Mekke’de saatler durur, bildiğimiz zaman hükmünü yitirir. İhramlarımızın içinde sadece beyaz birer örtüye bürünmüş gibi değil; unvanlarımızdan, cüzdanlarımızdan ve memleket telaşından sıyrılmış yalın birer kul olarak Kâbe’nin huzurundayız.
Hacerülesved’in hizasında durup elimizi kaldırdığımızda dilimizden rehber duamızın o ilk niyeti dökülüyor:
«Allah'ım! Beyt-i Haram'ını tavaf etmek istiyorum. Onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.»
Ardından, Hz. Âdem’den beri gök kubbede çınlayan o kadim tesbihle adımlarımız varlığın ritmine karışıyor:
«Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber...»
Neden Dönüyoruz?
Akıl durur, göz kamaşır ve insan bir an durup bakar: "Neden bu taş yapının etrafında sel gibi akıyoruz?"
Çünkü dönmek, var olmanın ilk ve en saf lisanıdır.
Başınızı kaldırıp semaya bakın; devasa galaksiler, aylar, güneşler sessizce bir nizam içinde döner. Başınızı eğip maddenin en küçük yapı taşına, atoma bakın; elektronlar bir saniye bile durmaksızın çekirdeğin etrafında pervane olur.
İşte Kâbe, yeryüzünün manevi çekirdeğidir. Tavafa giren mümin, kâinatın bu ilahi zikir korosuna kendi sesini ve nefesini katar; "Ben de bu nizamın bir zerresiyim" der.
Saatin tersine adımlarız mermerleri. Dünyanın telaşla akıp giden saatine, hırslarına, randevularına sırt çeviririz. Kalbimizi Kâbe’ye yaslar; zamanı adeta geriye, fıtratın başladığı o dupduru güne sararız. Yedi şavt boyunca insan kat kat benliğinden soyunur:
İlk turda omzundaki kibir ve benlik yükünü yere bırakır.
İkinci ve üçüncü turda kalbini nifaktan, gizli hesaplardan ve vesveselerden arındırır.
Turlar ilerledikçe mahşerin bilinciyle titrer ve yedinci adımda Kâbe'nin eşiğine affedilmenin huzuruyla yüz sürer.
Bastığımız o serin mermerlerde Hz. İbrahim’in çilesi, Hz. İsmâil’in teslimiyeti ve Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) kutlu ayak izleri saklıdır.
Efendimiz (s.a.v.) Mekke’ye girdiğinde başını tevazudan devesinin sırtına değdirecek kadar eğer, putları tek tek devirirdi. Kâbe’nin etrafında dönmek; sadece taş bir yapının çevresinde yürümek değil, insanın kendi göğsünde büyüttüğü kibir, para, şan ve makam putlarını tek tek yerle bir etmesidir.
ARAYIŞIN MEKTEBİ: SA’Y VE SEBEPLERE SARILMAK
Tavafımızı tamamlayıp Makam-ı İbrahim arkasında iki rekât namaz kıldıktan ve kana kana şifalı zemzemden içtikten sonra Safâ ile Merve tepelerinin arasına geçiyoruz. Niyetimiz gayet açık:
«Niyet ettim, Allah rızası için Safâ ve Merve arasında sa'y etmeye.»
Mes’â koridoruna adım attığımızda insan ister istemez tarihi ve mekânı sorguluyor: Evet, geçmişte burada büyük bir mucize yaşandı ama biz bugün buradan hayatımıza ne pay çıkaracağız?
Kendi hanemize, dükkânımıza, evlatlarımıza hangi hayat dersini alıp döneceğiz?
Gözünüzün önüne getirin: Çölün kavurucu sıcağında, bir damla suyun, tek bir yeşil yaprağın dahi olmadığı ıssız bir vadide kucağında kundaktaki bebeği İsmâil ile baş başa kalan bir anne: Hz. Hacer.
İbrahim Aleyhisselâm ilahi emir gereği onları oraya bırakıp dönerken Hacer validemiz sormuştu: "Bizi burada bırakmanı sana Allah mı emretti?" İbrahim (a.s.) "Evet" deyince, Hacer annemizin dudaklarından tarihin en sarsılmaz teslimiyet cümlesi döküldü: "Öyleyse Rabbim bizi zayi etmez, perişan bırakmaz!"
İşte meselenin can alıcı noktası tam burasıdır: Hacer validemiz teslim oldu ama gidip çadırında oturup gökten su inmesini beklemedi. Tepelerde kuyu olmadığını, o kurak dağlardan su çıkmayacağını bilecek kadar akıl ve idrak sahibiydi. Fakat "Nasıl olsa su yok" deyip kollarını bağlayıp oturmadı. Safâ’ya koştu, Merve’ye koştu; çabaladı, aradı.
Çünkü o çok iyi biliyordu ki: İnsana düşen vazife bahanelerin arkasına saklanmak değil, elinden gelen bütün sebeplere sımsıkı sarılmaktır.
Sa'y bize amansız bir fıtrat dersi veriyor:
Tembellik Tevekkül Değildir: Bizler hayatın fırtınalarında, ticaretimizde, ailemizde ve memleket meselelerimizde elimizden gelen tüm gayreti göstermek zorundayız. Kapı kapı dolaşacak, sebepleri sonuna kadar tüketeceğiz.
Mucize Beklemediğin Yerden Gelir: Hacer annemiz yedi kez tepecikler arasında koşturdu ama su onun ayak bastığı o sert dağlardan çıkmadı. Allah azze ve celle, suyu çaresiz yavrunun topuklarının altından, hiç umulmadık bir kum çukurundan kaynattı: Zemzem!
Demek ki gayret bizden, sebeplere sarılmak bizden; lakin ikram, netice ve hidayet yalnız ve ancak Allah’tandır.
MANEVİ ROTALARDA HİKMET ARAYIŞI: ARAFAT, MÜZDELİFE VE MİNA
Harem-i Şerif’teki ibadetlerimizin ardından kafilemizle birlikte yönümüzü kutlu hac menzillerine çevirdik. Hacıların hac günlerinde arşınladığı o mübarek toprakları Arafat’ı, Müzdelife’yi ve Mina’yı ziyaret ederek o iklimin manevi ağırlığını ve bize fısıldadığı hakikatleri anlamaya çalıştık.
Cebel-i Rahme’nin (Rahmet Dağı) eteklerine vardığımızda içimizi derin bir ürperti kapladı. Efendimiz’in (s.a.v.) "Hac Arafat’tır" buyurduğu o uçsuz bucaksız ovada durduk.
Arafat; bilmek, tanımak ve itiraf etmektir. İnsanın önce kendi acziyetini, günahlarını ve hiçliğini bilmesi; ardından Rabbini tanımasıdır. Hz. Âdem ile Hz. Havva validemizin yeryüzünde ayrılıktan sonra buluşup tövbelerinin kabul edildiği yer burasıdır. Mahşer gününün küçük bir provasıdır Arafat.
BİZ BUGÜNÜN SAHABİSİ OLABİLİR MİYİZ?
İster Safâ ile Merve arasındaki yeşil ışıklar altında koşalım, ister Arafat’ın ufkuna bakıp içimiz yana yana; «Rabbim! Günahlarımızı bağışla, bize merhamet et... Sen bizim bilmediklerimizi de bilirsin» diye yakaralım, hep aynı imtihanın ortasındayız.
Kafilemizin fertlerine baktım: Aramızdaki genç üniversitelimiz, esnafımız, saçları ağarmış teyzelerimiz, kucaktaki masum sabimiz... Hepimiz aynı tevazu ve teslimiyet zincirinin halkalarıyız.
İnsan sormadan edemiyor: Sahabe efendilerimiz bugün yaşasaydı ne yapardı?
Onlar bu ibadetleri klimalı salonlarda, otobüs pencerelerinden seyrederek ya da serin mermerlerde eda etmediler. İşkencelerin, boykotların, çöl fırtınalarının ortasında bu davayı omuzladılar. Eğer bugün aramızda olsalardı, Kâbe’nin tavafından, Safâ-Merve’nin sa’yinden, Arafat’ın vakfesinden ve Mina’nın fedakârlığından aldıkları bu diriliş ruhunu yalnızca bu mukaddes vadilerde bırakmazlardı.
Gaziantep’teki esnafın terazisine taşır, helal rızkı ve hakkı gözetirlerdi.
Samsun’daki gencin dimağına taşır, onu istikamet sahibi kılarlardı.
Adana’nın bereketli tarlasına, Malatya’nın vefalı insanına bu gayret ahlakını aşılar; "Hacer gibi ter dökmeyen zemzeme; İbrahim gibi teslim olmayan kurbiyete kavuşamaz" derlerdi.
Bugünün sahabisi olmak; çağın türlü buhranları karşısında pes etmemek, "Bizden bir şey olmaz" yılgınlığını bir kenara fırlatıp kendi dünyamızda Safâ ile Merve arasında koşan Hacer validemiz gibi çabalamak, Arafat bilinciyle uyanık kalmak ve Mina kararlılığıyla nefsin tuzaklarını taşlayabilmektir.
İhramlarımızdan sıyrılırken sırtımızdaki bütün günah yüklerini ve yorgunlukları bu kutlu eşiklerde bırakmış gibi hafifledik. Tavaf ile kalbimizin pasını sildik, Sa’y ile irademizi tazeledik.
Artık biliyoruz ki: Önümüzdeki hayat ne kadar çetin olursa olsun, sebeplere canla başla sarılan ve teslimiyetle Rabbine yönelen kulunu Mevlâ asla darda bırakmaz.
Kâbe-i Muazzama’nın gölgesinden, Arafat’ın ve Mina’nın kutlu esintisinden aziz milletimize ve bütün İslam âlemine kucak dolusu muhabbet, selam ve dualarla...


