Hayat, sadece görünen ve dokunulan dünyadan ibaret olsaydı, yalnızca akıl bize günü kurtarmayı, anı yaşamayı ve biyolojik ömrümüz bitince sahneden çekilmeyi söylerdi. Akıl tek başına bencil olabilir; "Ben yoksam dünya da yok" diyerek sıyrılabilirdi. Fakat ne zaman ki devreye kalp girer, işte o zaman insanın içine o büyük, sarsıcı ve kaçınılmaz soru düşer: "Bu muazzam düzen, bu hisler, bu adalet arayışı ölümle bitebilir mi? Hayat bitince ne olacak?"
Kur'an-ı Kerim bu soruya şöyle cevap verir:
"İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?" (Kıyâme, 75/36)
Dünyadaki mahkemelerin hataları düzeltmek için istinafı, temyizi vardır. Ancak hayat sahnesi kapandığında kurulacak olan o büyük mahkemenin ne istinafı vardır ne de temyizi. Karar kesindir.
Öldükten sonra başımıza gelecek olanlar, aslında aklın ve kalbin birlikte yürüyeceği yedi aşamalı muazzam bir yolculuktur. Bu yolculuk, zamanı geldiğinde İsrafil'in o meşhur Sur borusuna üflemesiyle, yani diriltilme aşamasıyla başlar. Ölümün o asırlık uykusundan, kabirlerimizden bir anda doğrulup ayağa kalkarız.
Kur'an bu sahneyi şöyle tasvir eder:
"Sonra Sûr'a üflenmiştir. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden çıkıp Rablerine doğru akın etmektedirler." (Yâsîn, 36/51)
Akıl hemen burada durup şaşırır: "Yıllar önce toprağa karışmış bedenler nasıl yeniden canlanır?" der. Oysa aynı akıl, kafasını kaldırıp doğaya baktığında cevabı bulur. Kupkuru, adeta ölmüş kış toprağının her baharda milyonlarca bitki ve ağaçla yeniden canlandığını görürüz. İnsanı ilk kez yoktan var eden güç için, onu ikinci kez ayağa kaldırmak hiç de zor değildir.
Nitekim bir gün çürümüş bir kemik parçasını eline alan bir müşrik, Peygamberimize gelerek: "Şu çürümüş kemiği kim diriltecek?" diye sormuştu. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
"Onları ilk defa yaratan diriltecektir." (Yâsîn, 36/79)
Ayağa kalkışın hemen ardından, insanlık tarihi boyunca yaşamış herkesin bir araya getirildiği o büyük toplanma (haşr) anı gelir. Kalbimiz bu kalabalığı düşündüğünde ürperir ama bir yandan da büyük bir teselli bulur. Çünkü bu toplanma, dünyada hakkı yenmişlerin, hakkını alamadan göçüp giden mazlumların zalimlerle yüzleşeceği o büyük adalet randevusudur.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
"Hak sahiplerine hakları mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyunun hakkı bile boynuzlu koyundan alınacaktır." (Müslim)
Meydanda toplandıktan sonra süreç, her ümmetin kendi peygamberi önderliğinde Allah'ın huzuruna çıkarılmasıyla, yani arz aşamasıyla devam eder. Dünyadaki tüm rütbeler, zenginlikler ve torpiller geride kalmıştır.
Kur'an şöyle buyurur:
"Andolsun ki sizi ilk yarattığımız gibi teker teker huzurumuza geldiniz." (En'âm, 6/94)
Hemen peşinden gelen bilgilendirme safhasında ise herkesin eline bu dünyada ne yaptıysa milim milim yazılmış olan amel defterleri verilir. Artık sadece yazılanlar değil, dünyada günah ya da sevap işleyen ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz yani organlarımız bile dile gelip aleyhimize veya lehimize şahitlik etmeye başlar.
"O gün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder." (Yâsîn, 36/65)
İşte bu şahitliğin ardından, hesabın tam merkezi olan o dehşetli sorgulama safhası açılır. İlahi adaletin buradaki mantığı, dünyadaki mahkemelerden çok farklıdır. Orada soru, "Ne yaptın?" sorusundan ziyade, "Niçin yaptın?" sorusuna odaklanır. Çünkü ne yaptığımız zaten eksiksiz bir şekilde kayıtlıdır. O gün bizim niyetlerimiz, gizli saklı kalplerimiz masaya yatırılır.
Bu noktada Efendimiz'in meşhur hadisi yankılanır:
"Ameller niyetlere göredir." (Buhârî, Müslim)
Dünyada insanların gözünü boyamak için yapılan devasa işler orada bir hiç sayılabilirken; kimsenin görmediği bir köşede, sırf Allah rızası için verilmiş küçük bir sadaka veya bir yetimin başını okşamak insanı kurtarabilir.
Büyük İslam alimi İmam-ı Gazali tam da bu yüzden bizi uyarır. Der ki; insan daha bu dünyada nefes alırken kendi hesabını kendi aklıyla kesmeli, neyi niçin yaptığını her gün kalbine sormalıdır. Kendini burada vicdan terazisinde tartmayanların, o büyük sorgulama merkezinde işi gerçekten çetin olur.
Hz. Ömer'in şu sözü de aynı hakikati hatırlatır:
"Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz; büyük hesap günü için kendinizi hazırlayınız."
Sorgulama bitince, amellerin tartıldığı o büyük değerlendirme, yani mizan terazileri kurulur. Akıl burada tamamen teslim olur; çünkü bilir ki eğer bu evrende bir denge varsa, iyilikle kötülük mutlaka bir terazide tartılmalıdır.
Kur'an şöyle buyurur:
"Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır." (Enbiyâ, 21/47)
Aksi takdirde zalimin zulmü, mazlumun ahı havada kalır ki bu evrenin ruhuna aykırıdır. Kalp ise o terazinin başında büyük bir heyecanla bekler.
Ve nihayet yolculuk o kaçınılmaz neticeye varış ile son bulur; önümüzde artık sadece iki yol vardır: Sonuç ya sonsuz bir huzur yurdu olan Cennet ya da Cehennem...
Peygamber Efendimiz (sav) buyurur:
"Dünyada bir yolcu gibi ol." (Buhârî)
Çünkü asıl yurt, varılacak olan son yurttur.
Koca Yunus Emre, yüzyıllar öncesinden bizi o mezar taşlarına bakmaya davet ederek sanki bu süreci özetler:
"Sana ibret gerek ise gel göresün bu sinleri (mezarları),
Taşlar taşınmış üstüne, bilmezsin kimsinleri...
Yalancı dünyaya konup göçenler,
Ne söylerler ne bir haber verirler."
Rivayet edilir ki bir gün Harun Reşid, sarayının ihtişamını gösterirken büyük zahidlerden birine:
"Bu saltanat hakkında ne dersin?" diye sordu.
Alim şöyle cevap verdi:
"Eğer bu saraydan hiç çıkmayacak olsaydın, değerdi. Ama bir gün çıkacaksın. O halde asıl mesele ne kadar yaşadığın değil, huzura neyle çıkacağındır."
Madem ki bu hayatın sonunda kurulacak o büyük mahkemenin üst mahkemesi, itirazı, revizyonu yok... O halde akıllı bir insana düşen, henüz vakit varken, her akşam başını yastığa koyduğunda kalbinin derinliklerine inip kendine o büyük soruyu sormaktır:
"Ben bugün yaşadığım hayatı, yaptığım işleri... Gerçekten niçin yaptım?"
