Mercan Ciğerli
Köşe Yazarı
Mercan Ciğerli
 

Modernlik ile Miras Arasında Sıkışan Anne-Babalık

Bugün birçok insanla yaptığım sohbetlerde özellikle çocuk yetiştirme meselesinde ortak bir noktaya rastlıyorum: Anne-babalar iyi niyetli, değerlerine bağlı, temiz kalpli… Ama aynı zamanda yorgun, kararsız ve zaman zaman çaresiz.Çünkü artık hayat eskisi gibi değil. Anne ve baba birlikte çalışıyor, zaman daralıyor, hayat hızlanıyor. Fakat buna rağmen içimizde taşıdığımız bir inanç, bir kültür ve bir terbiye mirası var. İşte tam da bu yüzden, modern hayat ile kadim değerler arasında sessiz bir gerilim oluşuyor.Bir yanda geçmişten gelen ahlak, edep ve ölçü… Diğer yanda hız, özgürlük ve sürekli değişim talep eden bir dünya… Eskiden bir çocuk sadece anne ve babanın değil, bir evin hatta bir mahallenin çocuğuydu. Anneanne dizinde masallar dinlenir, babaanneyle hayatın incelikleri öğrenilirdi. Sözden çok hâl aktarılırdı.Zaten hakiki eğitim de budur.   “Bilgi aktarılır, hâl sirayet eder.” Çocuk da en çok bu sirayetten nasiplenir. Bugün ise bu bağlar zayıflıyor. Anne-babalar kendi anne-babalarına baktığında bazen bir çelişki görüyor. Kendilerine değer aktaran o büyükler, modern hayatın içinde sarsılmış, dengesini kaybetmiş gibi görünebiliyor. Bu da güven duygusunu zedeliyor. Böyle olunca şu soru ortaya çıkıyor: “Ben çocuğumu kime ve neye emanet ediyorum?” Ve çocuk; anneanne dizinden, babaanne duasından uzaklaşıp kreşlere, okullara ve dershanelere daha erken bırakılıyor. Oysa bu kurumlar bilgi verir… Ama her zaman bir kök, bir aidiyet duygusu veremez. Böylece çocuk; evde duyduğu değerlerle dış dünyanın sunduğu anlayışlar arasında kalır. Bu da onun iç dünyasında görünmeyen ama derin çatışmalar oluşturur. Tam bu noktada Hz. Ali’nin şu sözü bir pusula gibidir: “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.” Bu söz bize şunu hatırlatır: Zamana uyum sağlamak, köklerden kopmak değildir. Nitekim peygamberler bu dengeyi en güzel şekilde kurmuştur. Hz. İbrahim, evladıyla konuşurken onu dinler, istişare eder. Hz. Yakup, acı karşısında sabrı ve merhameti öğretir. Hz. Muhammed ise çocuklarla kurduğu ilişkide sevgi, ölçü ve şefkati yaşayarak gösterir. Aynı dengeyi tarihimizde de görürüz. Fatih Sultan Mehmet sadece bilgiyle değil, derin bir terbiye ile yetiştirildi. Onun eğitimi, aklı kadar kalbini de inşa eden bir süreçti. Çünkü insanı insan yapan sadece bilgi değil, o bilginin oturduğu hâlidir. Bu yüzden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle der: “Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Ama bu söz; geçmişi terk etmek değil, geçmişten güç alarak yeniyi kurabilmektir. Ve İbnü'l-Arabî’nin işaret ettiği gibi: İnsan, hakikati kendi kabına göre anlar. Bu yüzden çocuğa verilecek eğitim; onun zamanına, hâline ve kapasitesine uygun olmalıdır. Bugün yaşanan asıl sorun şudur: İki farklı dil var ama tercüme yok. Eskiden “ayıp” diye öğretilen hassasiyet, bugün “özgürlük” diye sorgulanıyor. Eskiden “büyük sözü dinlemek” bir erdemken, bugün “kendi kararını vermek” öne çıkıyor. Mesele hangisinin doğru olduğu değil… Mesele, bu iki dili birbirine çevirememek. Tasavvuf büyüklerinin dediği gibi: “Mal değil, hâl bırakın. Çünkü mal biter, hâl kalır.” Anne-baba hem köklerine sadık kalmak istiyor hem de çocuğunu çağın gerisinde bırakmaktan korkuyor. Ama bu denge kurulamayınca, içten içe bir yorgunluk başlıyor. Oysa sorun ne tamamen geçmişte, ne de tamamen bugünde… Sorun; bağın zayıflamasında. Çünkü çocuk; sadece bakılan değil, bağ kurulan bir varlıktır. Ve o bağ ne kadar sahiciyse, çocuk o kadar sağlam büyür. Peki Ne Yapmalı? Her şeyden önce anne ve baba; çocuk yetiştirme konusunda aynı zeminde buluşmalı. Ahlak, terbiye, kültür ve inanç… Bunlar çocuğa parça parça değil, bir bütün olarak geçer. Anne ve baba farklı yönlere çektiğinde; çocuk sadece kararsız kalmaz, güven de kaybeder. Çünkü çocuk için en büyük güven; anne ve babanın aynı istikamete bakmasıdır. Ve burada önemli bir başka nokta daha var: Yetişkinler, yeniden “büyük” gibi davranmayı öğrenmeli. Büyük olmak; sadece yaş almak değil, duygusunu yönetebilmek, öfkesini çocuğa yüklememek, sınır koyarken merhameti kaybetmemektir. Bugün çocuklar; yön arayan yetişkinlerin arasında büyüyor. Bu da onları erken olgunlaştırıyor ama içten zayıflatıyor. Oysa bir evde gerçekten “büyük” olan biri varsa; çocuk acele etmez büyümeye. Çünkü yaslanacağı bir akıl, sığınacağı bir kalp vardır. Unutmamak gerekir ki; çocuk en çok söyleneni değil, tutarlılığı öğrenir. Anne-babanın iç dengesi, çocuğun karakterine dönüşür. Modern Çağın Bolluğunu Yönetebilmek Artık insan yoklukla değil, bollukla sınanıyor. Her şey var, her şeye ulaşmak kolay… Ama asıl mesele; bu kadar çok şeyin içinde neyin gerçekten gerekli olduğunu ayırt edebilmek. Çünkü bugün “ihtiyaç” sandığımız pek çok şey; aslında anne-babanın kendi geçmişinden gelen eksikliklerin bir yansımasıdır. Kendi çocukluğunda eksik kalanları çocuğuna fazlasıyla vermek, duygusal boşlukları maddi imkânlarla doldurmaya çalışmak… Bunlar iyi niyetlidir ama ölçüsüzdür. Oysa her fazla, bir süre sonra yük olur. Çocuk; her şeye sahip olarak değil, neyin yeterli olduğunu öğrenerek büyür. Denge kurulmadığında bolluk, bereket olmaktan çıkar ve anlamı yavaş yavaş aşındırır. Son Söz Bu çağın ihtiyacı; ne tamamen geçmişe dönmek ne de bütünüyle modernliğe teslim olmak… Asıl ihtiyaç; kökü sağlam, yüzü zamana dönük bir denge kurabilmek.
Ekleme Tarihi: 15 Nisan 2026 -Çarşamba

Modernlik ile Miras Arasında Sıkışan Anne-Babalık

Bugün birçok insanla yaptığım sohbetlerde özellikle çocuk yetiştirme meselesinde ortak bir noktaya rastlıyorum:
Anne-babalar iyi niyetli, değerlerine bağlı, temiz kalpli…
Ama aynı zamanda yorgun, kararsız ve zaman zaman çaresiz.Çünkü artık hayat eskisi gibi değil.
Anne ve baba birlikte çalışıyor, zaman daralıyor, hayat hızlanıyor.
Fakat buna rağmen içimizde taşıdığımız bir inanç, bir kültür ve bir terbiye mirası var.

İşte tam da bu yüzden, modern hayat ile kadim değerler arasında sessiz bir gerilim oluşuyor.Bir yanda geçmişten gelen ahlak, edep ve ölçü…
Diğer yanda hız, özgürlük ve sürekli değişim talep eden bir dünya…

Eskiden bir çocuk sadece anne ve babanın değil, bir evin hatta bir mahallenin çocuğuydu.
Anneanne dizinde masallar dinlenir,
babaanneyle hayatın incelikleri öğrenilirdi.
Sözden çok hâl aktarılırdı.Zaten hakiki eğitim de budur.
 

“Bilgi aktarılır, hâl sirayet eder.”
Çocuk da en çok bu sirayetten nasiplenir.

Bugün ise bu bağlar zayıflıyor.

Anne-babalar kendi anne-babalarına baktığında bazen bir çelişki görüyor.
Kendilerine değer aktaran o büyükler, modern hayatın içinde sarsılmış, dengesini kaybetmiş gibi görünebiliyor.
Bu da güven duygusunu zedeliyor.

Böyle olunca şu soru ortaya çıkıyor:
“Ben çocuğumu kime ve neye emanet ediyorum?”

Ve çocuk;
anneanne dizinden, babaanne duasından uzaklaşıp
kreşlere, okullara ve dershanelere daha erken bırakılıyor.

Oysa bu kurumlar bilgi verir…
Ama her zaman bir kök, bir aidiyet duygusu veremez.

Böylece çocuk;
evde duyduğu değerlerle dış dünyanın sunduğu anlayışlar arasında kalır.
Bu da onun iç dünyasında görünmeyen ama derin çatışmalar oluşturur.

Tam bu noktada Hz. Ali’nin şu sözü bir pusula gibidir:
“Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.”

Bu söz bize şunu hatırlatır:
Zamana uyum sağlamak, köklerden kopmak değildir.

Nitekim peygamberler bu dengeyi en güzel şekilde kurmuştur.
Hz. İbrahim, evladıyla konuşurken onu dinler, istişare eder.
Hz. Yakup, acı karşısında sabrı ve merhameti öğretir.
Hz. Muhammed ise çocuklarla kurduğu ilişkide sevgi, ölçü ve şefkati yaşayarak gösterir.

Aynı dengeyi tarihimizde de görürüz.
Fatih Sultan Mehmet sadece bilgiyle değil, derin bir terbiye ile yetiştirildi.
Onun eğitimi, aklı kadar kalbini de inşa eden bir süreçti.

Çünkü insanı insan yapan sadece bilgi değil,
o bilginin oturduğu hâlidir.

Bu yüzden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle der:
“Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Ama bu söz; geçmişi terk etmek değil,
geçmişten güç alarak yeniyi kurabilmektir.

Ve İbnü'l-Arabî’nin işaret ettiği gibi:
İnsan, hakikati kendi kabına göre anlar.
Bu yüzden çocuğa verilecek eğitim; onun zamanına, hâline ve kapasitesine uygun olmalıdır.

Bugün yaşanan asıl sorun şudur:
İki farklı dil var ama tercüme yok.

Eskiden “ayıp” diye öğretilen hassasiyet,
bugün “özgürlük” diye sorgulanıyor.
Eskiden “büyük sözü dinlemek” bir erdemken,
bugün “kendi kararını vermek” öne çıkıyor.

Mesele hangisinin doğru olduğu değil…
Mesele, bu iki dili birbirine çevirememek.

Tasavvuf büyüklerinin dediği gibi:
“Mal değil, hâl bırakın. Çünkü mal biter, hâl kalır.”

Anne-baba hem köklerine sadık kalmak istiyor
hem de çocuğunu çağın gerisinde bırakmaktan korkuyor.
Ama bu denge kurulamayınca, içten içe bir yorgunluk başlıyor.

Oysa sorun ne tamamen geçmişte,
ne de tamamen bugünde…

Sorun; bağın zayıflamasında.

Çünkü çocuk; sadece bakılan değil, bağ kurulan bir varlıktır.
Ve o bağ ne kadar sahiciyse, çocuk o kadar sağlam büyür.

Peki Ne Yapmalı?

Her şeyden önce anne ve baba;
çocuk yetiştirme konusunda aynı zeminde buluşmalı.

Ahlak, terbiye, kültür ve inanç…
Bunlar çocuğa parça parça değil, bir bütün olarak geçer.

Anne ve baba farklı yönlere çektiğinde;
çocuk sadece kararsız kalmaz, güven de kaybeder.

Çünkü çocuk için en büyük güven;
anne ve babanın aynı istikamete bakmasıdır.

Ve burada önemli bir başka nokta daha var:
Yetişkinler, yeniden “büyük” gibi davranmayı öğrenmeli.

Büyük olmak;
sadece yaş almak değil,
duygusunu yönetebilmek,
öfkesini çocuğa yüklememek,
sınır koyarken merhameti kaybetmemektir.

Bugün çocuklar; yön arayan yetişkinlerin arasında büyüyor.
Bu da onları erken olgunlaştırıyor ama içten zayıflatıyor.

Oysa bir evde gerçekten “büyük” olan biri varsa;
çocuk acele etmez büyümeye.
Çünkü yaslanacağı bir akıl, sığınacağı bir kalp vardır.

Unutmamak gerekir ki;
çocuk en çok söyleneni değil, tutarlılığı öğrenir.

Anne-babanın iç dengesi, çocuğun karakterine dönüşür.

Modern Çağın Bolluğunu Yönetebilmek

Artık insan yoklukla değil, bollukla sınanıyor.
Her şey var, her şeye ulaşmak kolay…

Ama asıl mesele; bu kadar çok şeyin içinde neyin gerçekten gerekli olduğunu ayırt edebilmek.

Çünkü bugün “ihtiyaç” sandığımız pek çok şey;
aslında anne-babanın kendi geçmişinden gelen eksikliklerin bir yansımasıdır.

Kendi çocukluğunda eksik kalanları çocuğuna fazlasıyla vermek,
duygusal boşlukları maddi imkânlarla doldurmaya çalışmak…

Bunlar iyi niyetlidir ama ölçüsüzdür.

Oysa her fazla, bir süre sonra yük olur.

Çocuk; her şeye sahip olarak değil,
neyin yeterli olduğunu öğrenerek büyür.

Denge kurulmadığında bolluk, bereket olmaktan çıkar
ve anlamı yavaş yavaş aşındırır.

Son Söz

Bu çağın ihtiyacı;
ne tamamen geçmişe dönmek
ne de bütünüyle modernliğe teslim olmak…

Asıl ihtiyaç;
kökü sağlam, yüzü zamana dönük bir denge kurabilmek.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.