İnsan hayata önce “ben” olarak başlamaz.
İlk ünsiyetini anne ve babayla kurar.
Bir sesle sakinleşir, bir bakışla güvende hisseder kendini.
Daha kim olduğunu bilmeden korunur, taşınır, büyütülür.
İnsan olmadan önce adımız “evlat”tır.
Yani varlığımızın ilk hali bile bir bağın içinde şekillenir.
İlk toplum oluşumunun özü de ailedir.
Aile yalnızca aynı evde yaşayan insanların toplamı değil, insanın dünyaya ilk anlam verdiği tümel bir kavramdır.
İnsan sevgiyi, sınırı, merhameti, paylaşmayı ve sorumluluğu önce orada öğrenir.
Topluma güven, ailede öğrenilir; aile bunu sağlayan ilk zemindir.
Çocuk dünyayı önce evin içinden tanır ve dış dünyaya dair bütün sezgilerini buradan devşirir.
Eğer aile içinde güven, saygı ve tutarlılık varsa, insan dış dünyayı da güvenilir bir yer olarak algılar.
Ama aile içinde kopukluk ve belirsizlik varsa, toplum da tehditkâr bir alan gibi görünmeye başlar.
Bu yüzden aile yalnızca bireyi büyüten bir yapı değildir; aynı zamanda toplumsal güvenin ilk kurucusudur.
İnsan “insana güvenilir” duygusunu önce anne babasında görür, sonra bunu hayata taşır.
Ailenin en büyük borcu ise sadece büyütmek değil, değer yargıları verebilmektir.
Çünkü insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu ilk olarak ailede öğrenir.
Burada “baba insan”, “anne insan” kavramı net verilmelidir; yani ebeveyn kusursuz bir otorite değil, sorumluluk taşıyan bir insan olarak anlaşılmalıdır.
Çocuk anne babasında sadece güç değil, hata, merhamet, sabır ve mücadele de görür.
İnancımızın ve dinimizin insana öğrettiği temel çizgi de budur:
İnsan, bireysel olarak başladığı yolculuğu ailede anlamlandırır, toplumda ise bunu çoğaltır.
Yani insan yalnız kalmak için değil, çoğalarak olgunlaşmak için vardır.
Ailede temellenen değerler toplumda davranışa dönüşür.
Bu noktada Hayy bin Yekzan dikkat çekici bir örnek sunar.
Hayy, bir adada tek başına büyür; doğayı gözlemler, düşünür, hakikati arar ve kendi aklıyla varlığı anlamaya çalışır.
Bu hikâye çoğu zaman “insan tek başına hakikate ulaşabilir” düşüncesiyle okunur.
Fakat hikâyenin asıl kırıldığı yer, Hayy’ın başka insanlarla karşılaşmasıdır.
Çünkü Hayy hakikati bulsa bile, onu yaşayabilmek ve aktarabilmek için topluma ihtiyaç duyar.
İnsanlardan uzak yaşarken eksik olmayan bilgi, insanların arasına girince imtihanla karşılaşır.
Merhamet, sabır, fedakârlık, tahammül ve sorumluluk ancak başka insanlarla birlikteyken görünür hâle gelir.
Yani insanın hakikati anlaması başka, onu insanlık içinde taşıması başkadır.
Burada aile çok daha merkezi bir yere oturur.
Çünkü insanın ilk toplumsal tecrübesi ailedir.
Hayy’ın yalnız adada yaşadığı eksiklik neyse, modern insanın aileden koparak yaşadığı eksiklik de odur.
Bugün birçok insan bilgiye ulaşabiliyor; kendini geliştirebiliyor, konuşabiliyor, düşünebiliyor.
Fakat bağ kurmakta, sorumluluk taşımakta, birlikte yaşamakta zorlanıyor.
Çünkü insan sadece düşünerek değil, ilişki içinde olgunlaşır.
Peygamberlerin hayatına bakıldığında da benzer bir yol görülür.
Tebliğ çoğu zaman aile içinden başlar, en yakın çevreyle sınırlı birkaç kişiyle devam eder.
Sonrasında bu çekirdek yapı güçlenir ve mesaj topluma açılır.
Yani değişim önce en küçük halkada başlar, sonra topluma yayılır.
Bu yüzden aile bir “Peygamber ocağı” gibi düşünülür;
insanın ahlaki yönünün, sorumluluk bilincinin ve merhamet duygusunun filizlendiği ilk yerdir.
Toplumsallaşmanın ilk adımı da burada atılır.
Fakat modern çağ bu doğal akışı çoğu zaman tersine çevirir.
Medya ve ekran kültürü bireyselliği merkeze alarak insanı bağlarından bağımsız bir varlık gibi sunar.
“Kimseye ihtiyaç duyma”, “yalnız başına yeterlisin”, “bağlılık yük getirir” gibi söylemler aidiyet duygusunu zayıflatır.
Tam burada ekran devreye girer ve insana şunu fısıldar:
“Sen yalnız başına yeterlisin.”
“Kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabilirsin.”
“Bağlılık seni sınırlar.”
Böylece insanın en doğal ihtiyacı olan yakınlık, bir zayıflık gibi gösterilir.
Oysa Hayy bin Yekzan bize başka bir şey söyler:
İnsan tek başına düşünebilir ama tek başına tamamlanamaz.
Çünkü insan; yalnızca aklıyla değil, kurduğu bağlarla da insandır.
Aynı ekran konforu zamanla ebeveyni de dönüştürür; anne baba olmayı unutan insan kendi bireysel çelişkilerine kapanır.
Sorumluluk yorucu, fedakârlık gereksiz, bağlılık ise yük gibi görülmeye başlanır.
Oysa insanı insan yapan şey yalnızca birey olması değil; bağ kurabilmesi, sorumluluk alabilmesi ve birlikte yaşayabilmesidir.
Çünkü insan; yalnızca kendi sesiyle değil, başkasına karşı taşıdığı sorumlulukla da insandır.
Bu noktada mesele ekranı tamamen reddetmek değildir.
Asıl mesele, ekranın insana ne öğrettiğidir.
Ekran; ya bireyselliği şişiren, bağları zayıflatan bir araç haline gelir
ya da insanı yeniden toplumsal sorumluluğa, aile bilincine ve değer aktarımına çağıran bir zemine dönüşür.
Bu yüzden bir düzenleme ihtiyacı vardır.
Ekran; aileyi küçültmeyen, ebeveyni değersizleştirmeyen, çocuğu yalnızlaştırmayan bir dil kurmalıdır.
Bireyi merkeze alırken bağı yok saymamalıdır.
Çünkü insan sadece “kendisiyle” değil, ilişkileriyle insandır.
Ekran bu ilişkileri görünmez kıldığında, insanın kendisi de eksilir.
