"Özgürlük Yanılsaması ve İnsanın Unuttuğu Hakikat: Mâlik Değil Memluk"
Hepimiz bir "hürriyet" masalının peşinden koşuyoruz. Günümüz dünyası bize sürekli ne kadar bağımsız olduğumuzu, her şeyi yapmaya muktedir olduğumuzu ve kendi hayatımızın tek efendisi olduğumuzu fısıldıyor. İnsan, elindeki imkanlar arttıkça, cebindeki cüzdan şişip, altındaki koltuk yükseldikçe içten içe gizli bir kibir dağı inşa etmeye başlıyor. Her şeyi kendi başarısı, her nimeti kendi hakkı sanıyor.
Sınırsızlık arzusuyla kuşatılan günümüz insanı, "benim hayatım, benim kararım" dedikçe aslında görünmez bağlarla kendine bağlanıyor. Kendi isteklerini putlaştıran, her arzusunu bir emir telakki eden bu anlayış, kişiyi farkında olmadan büyük bir yalnızlığa ve bitmek bilmeyen bir tatminsizliğe sürüklüyor. Oysa insan, sonsuz ihtiyaçları olan ama gücü sınırlı bir varlık olarak, bu sahte büyüklük iddiasının altında ezilmekten başka bir sonuç elde edemiyor.
Ancak bu sahte özgürlük, aslında insanı kendi arzularının kölesi haline getiren bir yanılsamadan ibarettir. Kendini "başıboş" sanan insan, aslında her şeyi yutan ama hiçbir zaman doymayan bir nefis mekanizmasının dişlileri arasında ezilir. Şükretmeyi unutur, sahip olduklarını bir hırsız gibi sahiplenir ve kaynağını düşünmeden tüketir. İşte tam bu noktada Ramazan, ruhun imdadına yetişen ilahi bir duraklama, bir "fabrika ayarlarına dönüş" vaktidir.
Bediüzzaman Said Nursi, bu psikolojik ve manevi gerçeği Ramazan Risalesi’nde şu sarsıcı ifadelerle dile getirir:
"...Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar.
İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memluktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer."
Ramazan, aslında bir "acz" talimidir. Akşama kadar bir bardak suya el uzatamayan insan, aslında ne kadar zayıf ve ne kadar "ait" olduğunu hatırlar. O en basit su damlası bile, sahibinin izni olmadan dokunulamayacak bir emanete dönüşür. Bu mahrumiyet, insandaki o hayali efendilik iddiasını yıkar ve yerine gerçek bir kul olmanın vakarını koyar.
Gerçek özgürlük; her istediğini yapmak değil, neyi ne için yaptığını bilmek ve gerçek mülk sahibine teslim olmaktır. Ramazan’ın sofraları sadece karnımızı değil, bu idrakle ruhumuzu da doyurmalı. Kendimizi "sahip" değil "misafir" olarak gördüğümüz an, dünyanın ağır yükü omuzlarımızdan kalkacak ve şükrün o hafifletici huzuru kalbimize dolacaktır.
Şimdi bir düşünelim; emredilmediği sürece suya uzanamayan o el, aslında ne kadar büyük bir terbiyeden geçiyor? Rabbinin mülkünde bir misafir olduğunu anlayan nefis, kibir kamçısını elinden bırakıp şükrün yumuşak iklimine sığınıyor. Bu Ramazan, sadece bir açlık süreci değil, "ben"liğimizin sınırlarını çizdiğimiz ve asıl Sahibimize rücu ettiğimiz bir uyanış şöleni olsun. Çünkü kul olduğunu anlayan kişi, kainatın halifesi olma yolunda ilk adımını atmış demektir.