Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

Küresel Vicdanın Kadim Manifestosu: Hilfü'l-Fudûl

Modern Dünya Düzeninin Krizi Üzerine Bir Okuma —  “Miladi 590’da kurulan bir vicdan ittifakı, bugün suskun dünyanın en büyük eksikliğini hatırlatıyor; zulmün küreselleştiği bir çağda, adalet ancak vicdanın ittifakıyla ayağa kalkabilir.” ​Tarih, sadece kralların savaşlarını değil, bazen de erdemli kitlelerin "dur" diyebilme iradesini kaydeder. Miladi 590 yılında Mekke’de, Abdullah bin Cüd’an’ın evinde yankılanan o ses, bugün modern diplomasinin çıkmaz sokaklarında hâlâ bir yankı arıyor. Hilfü’l-Fudûl, yani Erdemliler İttifakı; ırk, din ve kabile asabiyetini elinin tersiyle iterek, adaleti "şahısların" değil, "insanlığın" merkezine koyan ilk sivil toplum hareketidir. ​Hz. Peygamber’in (s.a.s) yirmi yaşlarında bir genç olarak katıldığı ve yıllar sonra, "İslam döneminde de böyle bir ittifaka çağrılsam tereddütsüz icabet ederdim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 190) diyerek onurlandırdığı bu pakt, bize şunu fısıldar: Zulüm, failine bakılarak değil, mağdurun acısına bakılarak anlaşılır. ​ Güçler Dengesi mi, Haklar Dengesi mi?  ​Modern uluslararası ilişkiler teorileri, dünyayı "güçler dengesi" (balance of power) üzerinden okur. Oysa Hilfü’l-Fudûl, bize "haklar dengesini" teklif eder. Bugün BM Güvenlik Konseyi gibi yapıların "beşli çarkı" arasında ezilen dünya, aslında kurumsallaşmış bir kabile asabiyetinin kurbanıdır. Gazze’de yaşanan soykırım karşısında sessiz kalan uluslararası mekanizmalar, Doğu Türkistan’daki zulmü ekonomik çıkarlar uğruna görmezden gelen başkentler, aslında Mekke’nin o karanlık dönemindeki "güçlünün haklı olduğu" anlayışına geri dönüldüğünün kanıtıdır. ​Kur’an-ı Kerim, bu kolektif sorumluluğu ve adaletin mutlaklığını şu sarsıcı ayetle mühürler: "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, şahitliği eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır."(Nisa' Suresi, 135. Ayet) {Âyette, insanları adaletten ayıran iktisâdî, sosyal, psikolojik sebeplerin hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden veya şahitlik eden kimsenin yalnızca Allah korkusunun tesiri altında hareket etmesi telkin edilmiştir.}  ​Bu ayet, Hilfü’l-Fudûl’un hukuki ve ahlaki zeminini inşa eder. Adalet, konjonktürel bir tercih değil; ilahi bir emirdir. Beyrut’taki bir yetimin hakkı ile New York’taki bir sermayedarın hakkı arasında ontolojik bir fark olamaz. ​ Jeopolitik Pragmatizmin İflası: Venezuela’dan İran’a  ​Bugün Venezuela’da halkın üzerine çöken ekonomik ambargolar, İran üzerinden yürütülen bölgesel kuşatmalar veya Ortadoğu’nun parçalanmış haritaları, aslında modern dünyanın "ahlaki çöküşünün" somut haritasıdır.  Mezhepçi yaklaşımlar veya ideolojik kamplaşmalar, zulmün en büyük mühimmatıdır. Zulmün gücü, silah sanayisinden değil; mazlumların birbirine olan mesafesinden beslenir. ​Gerçek bir "Erdemliler İttifakı", ideolojilerin ötesine geçebilme cesaretidir. Bir Sünni’nin, bir Şii’nin hakkını savunduğu; bir Batılı aydının, bir Gazzeli annenin çığlığına tercüman olduğu an, Hilfü’l-Fudûl ruhu yeniden canlanmış demektir.  Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda başlattığı hukuk mücadelesi, bu kadim ruhun modern bir tezahürü, günümüzün "Cüd’an evi", yani erdemlilerin yeniden buluşacağı o adalet zemini arayışıdır. ​ Vicdanın Diplomasisi:   Sınırları Aşan Dayanışma ​Küresel kapitalizmin ve dijital diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bu yüzyılda, insanlık onurunu koruyacak olan şey devletlerin askeri kapasitesi değil, halkların kuracağı "Vicdan Ekseni" olacaktır. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, meydanlarda, makalelerde ve vicdanlarda inşa edilir. Mekke’nin dar sokaklarında başlayan o küçük grup, aslında bugün bizlere "sessiz kalmanın da bir suç ortağı olmak" anlamına geldiğini öğretmiştir. ​Unutulmamalıdır ki; denizlerde bir yün parçasını ıslatacak kadar su kaldığı sürece, adaleti savunmak bir tercih değil, varoluşsal bir borçtur. Zulmün küreselleştiği bir çağda, adaletin de küreselleşmesi elzemdir. ​ Sonuç: Yarının İnşası  ​Sonuç olarak; Hilfü’l-Fudûl sadece bir tarih dersi değil, bir gelecek projeksiyonudur. Gazze’den Doğu Türkistan’a, Venezuela’dan Afrika’nın sömürülen madenlerine kadar uzanan o büyük yarayı dikişleyecek olan yegane güç, "insan olmanın haysiyetinde" birleşenlerin azmidir. Çünkü tarih bize öğretmiştir ki: Zulüm ebedi olamaz; yeter ki erdemliler, zalimlerden daha örgütlü ve daha cesur olsun.
Ekleme Tarihi: 23 Mart 2026 -Pazartesi

Küresel Vicdanın Kadim Manifestosu: Hilfü'l-Fudûl

Modern Dünya Düzeninin Krizi Üzerine Bir Okuma —

 “Miladi 590’da kurulan bir vicdan ittifakı, bugün suskun dünyanın en büyük eksikliğini hatırlatıyor; zulmün küreselleştiği bir çağda, adalet ancak vicdanın ittifakıyla ayağa kalkabilir.”

​Tarih, sadece kralların savaşlarını değil, bazen de erdemli kitlelerin "dur" diyebilme iradesini kaydeder. Miladi 590 yılında Mekke’de, Abdullah bin Cüd’an’ın evinde yankılanan o ses, bugün modern diplomasinin çıkmaz sokaklarında hâlâ bir yankı arıyor.

Hilfü’l-Fudûl, yani Erdemliler İttifakı; ırk, din ve kabile asabiyetini elinin tersiyle iterek, adaleti "şahısların" değil, "insanlığın" merkezine koyan ilk sivil toplum hareketidir.

​Hz. Peygamber’in (s.a.s) yirmi yaşlarında bir genç olarak katıldığı ve yıllar sonra, "İslam döneminde de böyle bir ittifaka çağrılsam tereddütsüz icabet ederdim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 190) diyerek onurlandırdığı bu pakt, bize şunu fısıldar: Zulüm, failine bakılarak değil, mağdurun acısına bakılarak anlaşılır.


​ Güçler Dengesi mi, Haklar Dengesi mi? 

​Modern uluslararası ilişkiler teorileri, dünyayı "güçler dengesi" (balance of power) üzerinden okur. Oysa Hilfü’l-Fudûl, bize "haklar dengesini" teklif eder. Bugün BM Güvenlik Konseyi gibi yapıların "beşli çarkı" arasında ezilen dünya, aslında kurumsallaşmış bir kabile asabiyetinin kurbanıdır.

Gazze’de yaşanan soykırım karşısında sessiz kalan uluslararası mekanizmalar, Doğu Türkistan’daki zulmü ekonomik çıkarlar uğruna görmezden gelen başkentler, aslında Mekke’nin o karanlık dönemindeki "güçlünün haklı olduğu" anlayışına geri dönüldüğünün kanıtıdır.

​Kur’an-ı Kerim, bu kolektif sorumluluğu ve adaletin mutlaklığını şu sarsıcı ayetle mühürler:

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, şahitliği eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır."(Nisa' Suresi, 135. Ayet)
{Âyette, insanları adaletten ayıran iktisâdî, sosyal, psikolojik sebeplerin hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden veya şahitlik eden kimsenin yalnızca Allah korkusunun tesiri altında hareket etmesi telkin edilmiştir.} 

​Bu ayet, Hilfü’l-Fudûl’un hukuki ve ahlaki zeminini inşa eder. Adalet, konjonktürel bir tercih değil; ilahi bir emirdir. Beyrut’taki bir yetimin hakkı ile New York’taki bir sermayedarın hakkı arasında ontolojik bir fark olamaz.


​ Jeopolitik Pragmatizmin İflası: Venezuela’dan İran’a 

​Bugün Venezuela’da halkın üzerine çöken ekonomik ambargolar, İran üzerinden yürütülen bölgesel kuşatmalar veya Ortadoğu’nun parçalanmış haritaları, aslında modern dünyanın "ahlaki çöküşünün" somut haritasıdır.  Mezhepçi yaklaşımlar veya ideolojik kamplaşmalar, zulmün en büyük mühimmatıdır.

Zulmün gücü, silah sanayisinden değil; mazlumların birbirine olan mesafesinden beslenir.
​Gerçek bir "Erdemliler İttifakı", ideolojilerin ötesine geçebilme cesaretidir. Bir Sünni’nin, bir Şii’nin hakkını savunduğu; bir Batılı aydının, bir Gazzeli annenin çığlığına tercüman olduğu an, Hilfü’l-Fudûl ruhu yeniden canlanmış demektir. 

Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda başlattığı hukuk mücadelesi, bu kadim ruhun modern bir tezahürü, günümüzün "Cüd’an evi", yani erdemlilerin yeniden buluşacağı o adalet zemini arayışıdır.


​ Vicdanın Diplomasisi: 

 Sınırları Aşan Dayanışma
​Küresel kapitalizmin ve dijital diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bu yüzyılda, insanlık onurunu koruyacak olan şey devletlerin askeri kapasitesi değil, halkların kuracağı "Vicdan Ekseni" olacaktır. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, meydanlarda, makalelerde ve vicdanlarda inşa edilir.

Mekke’nin dar sokaklarında başlayan o küçük grup, aslında bugün bizlere "sessiz kalmanın da bir suç ortağı olmak" anlamına geldiğini öğretmiştir.
​Unutulmamalıdır ki; denizlerde bir yün parçasını ıslatacak kadar su kaldığı sürece, adaleti savunmak bir tercih değil, varoluşsal bir borçtur. Zulmün küreselleştiği bir çağda, adaletin de küreselleşmesi elzemdir.


​ Sonuç: Yarının İnşası 

​Sonuç olarak; Hilfü’l-Fudûl sadece bir tarih dersi değil, bir gelecek projeksiyonudur. Gazze’den Doğu Türkistan’a, Venezuela’dan Afrika’nın sömürülen madenlerine kadar uzanan o büyük yarayı dikişleyecek olan yegane güç, "insan olmanın haysiyetinde" birleşenlerin azmidir. Çünkü tarih bize öğretmiştir ki: Zulüm ebedi olamaz; yeter ki erdemliler, zalimlerden daha örgütlü ve daha cesur olsun.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.