"Bilim evrenseldir" ezberini dilimize pelesenk ettiğimiz günden beri, insana ait her rengi, coğrafyaya ait her kadim bilgiyi modern laboratuvarların soğuk masalarında kurban ediyoruz. Bilimi bir din, bilim insanını ise hatasız bir peygamber gibi gören bu kör ideolojiye (bilimciliğe) karşı sormak gerekir:
Eğer tıp mutlak ve tek bir evrensel doğrudan ibaret olsaydı; Çin’in bin yıllık nabız ilmi, Hindistan’ın element dengesi, Peygamberimizin şifa tavsiyeleri ve modern dünyanın moleküler tıbbı neden birbirinden bu kadar farklı yollardan yürürdü? Karadeniz’in hırçın dalgalarından doğan kemençe sesiyle, çölün dingin sükunetinden süzülen Arap makamları arasındaki o muazzam uçurum bize neyi anlatıyor?
Bize şunu anlatıyor: Doğanın yasaları evrenseldir çünkü o yasaların kaynağı insan aklı değil, evrenin mutlak yaratıcısıdır. Allah’ın evrene koyduğu sünnetullah (fizik ve biyoloji kuralları) her yerde aynı işler. Ancak insanın o bilgiyi işleme, anlama, sanata veya şifaya dökme biçimi yereldir, kültüre bağımlıdır ve sınırlıdır.
İşte tam bu noktada, batının pozitivist dogmalarına karşı medeniyetimizin en büyük dehasını, İmam Gazâlî’yi sahneye çağırmak zorundayız.
Gazâlî, hayatının bir döneminde mutlak hakikati sadece akılda ve felsefede aramış, fakat aklın insanı nihai bir evrensel kurala ulaştıramayacağını, aksine insanı büyük bir şüphe krizine sürükleyeceğini bizzat kendi ruhunda tecrübe etmiştir. Meşhur eseri Tehâfütü'l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) ile rasyonalist filozofların neden "mutlak kural koyucu" olamayacaklarını mantık kurallarıyla kanıtlamıştır.
Gazâlî’ye göre insan aklı göz gibidir, vahiy ve ilahi rehberlik ise ışık. Gözünüz ne kadar keskin, aklınız ne kadar dahi olursa olsun, zifiri karanlık bir odada ışık olmadan yönünüzü bulamaz, eşyanın hakikatini kavrayamazsınız. Işık (vahiy) olmadan, dünyanın en zeki gözü bile karanlıkta el yordamıyla mutlak kurallar koymaya çalışmaktan öteye gidemez.
Bugün "evrensel ahlak", "evrensel hukuk" veya "evrensel bilim" maskesi altında dünyaya dayatılan kuralların, aslında güçlü toplumların kendi yerel çıkarlarından ve kültürlerinden ibaret olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Çünkü insanın çapı, zaman ve mekanla sınırlı olan aklı, mutlak manada "evrensel bir kural koyucu" olmaya yetmez. İnsan, evrensel kuralların kusursuzca işlediği bir dünyada, ancak kendi çapı ve kültürü nispetinde bir anlam üreticidir.
Pedagojik Kibir: Bloom Taksonomisi'nin Sınırları
Aklın bu sınır tanımaz kibri, sadece laboratuvarları değil, bugün sınıflarımızı ve eğitim müfredatımızı da esir almış durumda. On yıllardır eğitim dünyasının kutsal metni muamelesi gören Bloom Taksonomisi'ni hatırlayalım. Öğrenciyi Bilgi düzeyinden alıp, Kavrama, Analiz ve Sentez basamaklarından geçirerek en tepedeki "Değerlendirme" tahtına oturtmayı hedefler.
Bu piramidin felsefi arka planı tehlikelidir; çünkü insan aklına, bilginin üzerinde mutlak bir hakimiyet, bir yargıçlık rolü biçer. Bilgiyi soğuk bir nesne, insanı ise o nesneye keyfince hükmeden kibirli bir otorite haline getirir. Öğrenci sentezler, değerlendirir, kural koyar ve sonunda "Bunu ben başardım, mülk aklındır" yanılgısına düşer. Bilgi, aklın kölesi haline getirildiğinde, ortaya ne yazık ki doğayı sömüren, insanı makineleştiren ruhsuz bir "bilimcilik" çıkar.
Eğitim felsefemizi bu ruhsuz pozitivizmin pençesinden kurtarmak istiyorsak, merdivenlerini batının kurduğu taksonomileri yıkıp, kendi medeniyetimizin kadim ve derinlikli eğitim tasavvuruna dönmek zorundayız. Çünkü bizim medeniyetimiz, insanı bilginin üzerinde hoyrat bir yargıç değil, bilginin karşısında edep sahibi bir talip olarak görür.
İşte bu noktada, Bloom’un seküler piramidinin karşısına, insanı ruhu ve kalbiyle bir bütün olarak ele alan İrfan ve Marifet Basamakları çıkar.
Bloom’un Kibri Karşısında İrfan Mektebi
Batı pedagojisi, aklı kalpten kopardığı için bilgiyi sadece istiflenecek, analiz edilecek ve üzerinde tahakküm kurulacak bir "meta" olarak görür. Oysa bizim medeniyet havzamızda bilginin nihai hedefi, insanı eşyaya hükmeden bir diktatör yapmak değil; insanı haddini bilen, nefsini terbiye eden bir "insan-ı kâmil" ufkuna taşımaktır.
Bloom’un hiyerarşisi ile bizim irfan geleneğimiz arasındaki derin uçurumu şu üç temel kavramla özetlemek mümkündür:
İlim (Veriden Hakikate): Bloom’un "Bilgi ve Kavrama" dediği şey, dış dünyanın formülasyonundan ibarettir. İslam düşüncesinde ise ilim, sadece satırlarda (kitaplarda) olan değil, sadırlarda (kalpte) kök salan bir nurdur. Bilgi, insanı yaratıcısına ve yaratılana karşı merhamete sevk etmiyorsa, o sadece Gazâlî’nin deyimiyle "faydasız bir yük"tür.
Arif Olmak (Analizden Marifete): Batı pedagojisi öğrenciyi nesneleri parçalamaya (analiz etmeye) zorlar. Parçalara ayrılan doğa, en sonunda kutsiyetini ve ruhunu kaybeder. Bizim eğitim tasavvurumuzda ise ulaşılması gereken yer "Marifet"tir. Marifet, parçalanmış bilginin arkasındaki tevhid perdesini aralamak, yani esere bakıp müessiri (Yaratıcı'yı) görebilme ferasetidir.
Hikmet (Değerlendirmeden Kulluğa): Bloom’un piramidinin zirvesindeki "Değerlendirme", insana kendini tanrılaştırma illüzyonu sunarken; bizim geleneğimizin zirvesi "Hikmet"tir. Hikmet, bilginin ahlakla, amelle ve adaletle buluşmasıdır. Hikmet tahtına oturan talebe, bilginin hakimi olduğunu değil, o bilginin sadece bir emanetçisi olduğunu idrak eder.
Gözün Işığı Vahiy, Kalbin Nuru Edeptir
Gazâlî’nin karanlık oda ve göz misaline geri dönecek olursak; modern eğitim sistemi, çocukların gözlerini (akıllarını) son teknoloji araçlarla keskinleştirmeye çalışırken, odayı zifiri karanlıkta bırakmaktadır. Vahyin, ahlakın ve maneviyatın ışığı olmadan keskinleşen akıllar; bugün atom bombası üreten, genetik kodlarla oynayarak gıda krizleri çıkaran, doğayı acımasızca sömüren "pedagojik dâhiler" yetiştirmektedir.
"İlim, amelsiz bir delilik; amel ise ilimsiz bir hiçtir." — İmam Gazâlî
Eğitimde "evrensel standart" adı altında dayatılan seküler müfredatlar, Anadolu’nun, Ortadoğu’nun ya da Asya’nın çocuklarına kendi ruhlarını unutturmayı hedefliyor. Kemençenin hırçınlığında ya da bir neyin üflenişinde saklı olan o yerel ve samimi şifa, sınıflarda sadece "incelenmesi gereken bir folklorik unsur" muamelesi görüyor. Sınıflarımız laboratuvar soğukluğuna büründükçe, sıralardan kalbi ürpermeyen, gökyüzüne baktığında sadece gaz kütleleri gören ruhsuz nesiller yetişiyor.
Kalbin Ufkuna Doğru Bir Hicret
"Bilim evrenseldir" tekerlemesi, batının kendi yerel kültürünü dünyaya "tek doğru" olarak dikte etme kurnazlığından başka bir şey değildir. Sünnetullah, yani Allah’ın fiziksel evrene koyduğu kurallar elbette her yerde aynıdır; su 100 derecede kaynar, yerçekimi her coğrafyada sabittir. Fakat insanın o kaynayan sudan ne üreteceği, o yerçekimiyle nasıl bir medeniyet inşa edeceği tamamen kalbin ufku, ruhun derinliği ve kültürün rengiyle ilgilidir.
Aklın sınırlarını kabul edip kalbin ufkuna açılmadığımız; Bloom’un kibirli tahtını devirip Gazâlî’nin edep ve marifet kürsüsüne oturmadığımız sürece, eğitimimiz batının fason bir taklidinden öteye geçemeyecektir.
İhtiyacımız olan şey; laboratuvarın soğuk masasına kalbin sıcaklığını üflemek, aklı vahiyle aydınlatmak ve bilimi, insanı yutan bir canavar olmaktan çıkarıp Allah’a ulaştıran bir vesile kılmaktır. Çünkü mülk aklın değil, mülkün gerçek sahibi Allah’tır; insana düşen ise o mülkte sadece edepli bir misafir olmaktır.
